Şahsen fakir de Etyen Mahcupyan gibi bu üzerinde yazıldığı kağıdı değemeyecek, “iddianame” adı atında sunulan Hürriyet, Cumhuriyet asparagas derlemelerine Ergenekoncu çetelerin “istihabaratı” ilavesi ile oluşturulan (hatta bizzat Ergenekoncuların bilgisayarlarında oluşturulduğuna dair deliller de yer aldı medyada), gayrimeşru, gayriahlaki, gayri-hukuki tezviratlar manzumesine cevap vererek şereflendirmemesi taraftarı idim.
Ama başları giyotine götürülmek istenen onlar. “Bekâra karı boşamak kolay” hesabı onlara akıl verme hakkını kendimde görsem de (herkes gibi) onlardan benim bilgeliğimden istifade etmemeyi seçmelerini de anlayışla karşılarım.
Onlar da fakirin ve Mahcupyan’in tavsiyesi yerine daha önce ne Erbakan’a ne kapatılan diğer partilere fayda sağlamayan gayrimeşru olanı meşrulaştıran yolu, yani “savunan adamlar” olmayı seçtiler. Ben hala verilecek kararın onların “savunması” ile alakası olmayacağı görüşünde olduğumu gene not düşeyim deftere.
Bu günkü niyetim sadece aşağıda sunacağım Ak Parti’nin müdafaasında yer alan geçmişte, laikliklerinden sival olunmaz siyasetçi, devlet adamı, kadını zevatın “türban” konusunda serdettikleri fikirleri nakletmek.
(devamı…)
Laikçi faşistlerin kendi jakoben anlayışlarına destek bulmak için gerektiğinde “din de bizim millet te devlet de” sloganındaki “Altın Üçgeni” ni (ki bunu Ak Parti kullansa idi Apturamangiller ertesi gun kapatır idi), “El-Ezher’den diploma getirten” Deniz, İlhan Hocafendilerin fetvalarını da, MKA’ün sözlerinin kimini “Nutuk” tan dahi çıkaran, kimini çarpıtan, fotoğraflarını dahi fotoshop yolu ile tahrif eden (örneğin “türbanlı” Latife Hanım’ı çıkaran) laikçi seviyeyi artık kanıksamış vaziyetteyiz.
Ben “Atatürk dindar idi” veya bu günkü manada “demokrat idi” gibi bir iddia sahibi değilim. (Atatürk’ün dine bakışına bir nebze değindim daha önce. (bkz. “Post-Modern Secularism: The Turkish Version“). Ama onun eylem ve söylemlerini inceleyenler Atatürk’ün bu günkü “dincilere” laikçi faşistlere olduğundan çok daha yakın olduğu kanaatinde birleşiyorlar.
Aşağıdaki haberi bu bakımdan manidar buldum.
Namaz kılan subayı gammazlayan vekili, Atatürk trenden indirmiş
Mustafa Kemal Atatürk, namaz kılmayı suçmuş gibi gören bir milletvekilinin sonraki seçimlere katılmasını da engellemiş. (devamı…)
A poem sent by a reader with a request to be published here. Here it is:
(Bir okur asagidaki siiri gonderdi yayinlamami rica etti, buyurun:). BLY
A poem by Enes METİNOĞLU
MY PRISON
We have made it this far
You have gotta change your room
Change the sight
Sit elephants down
Follow the horizon
All this time we going through
All this time (devamı…)
”Yılın maçını“ seyretme konusunda ikilem içindeyim. Zira Türkiye’ye döndüğümden beri topu topuna üç tane lig maçı seyrettim; üçünde de Sivas yenildi. Fener- Sivas maçını stadda temaşa eyledim; Sivas-Fener ve Sivas-Beşiktaş maçlarını TV’de. Hal böyle olunca “sen Sivas’ın maçlarını seyretme; uğursuz geliyorsun“ diyen yeğenime hak vermeye başladım her ne kadar hurafelere fazla itibar etmesem de. Öte yandan kanı kırmızı bir yiğido olaraktan böylesi bir maçtan uzak durursam kendime saygım azalır. Ayriyeten o heyecanı yaşamak, gerçek hayattan biraz kaçamak yapma fikri de cazip gelmiyor değil. Acaba seyrederken yanımda muska taşısam faydası olur mu ki?
Maçın ve şampiyonluğun bilimsel analizlerine gelecek olursak:
(devamı…)
Hayata Fenerli olarak başladım. İlkokul yıllarımda Turgay Şeren, Metin Oktay, Can Bartu zamanı idi. Ortaokul yıllarımda Sivasspor kuruldu ve ikinci lige kabul edildi. İlk başkanı da merhume Almanca öğretmenimin eşi, sınıf arkadaşım Doğan’ın babası, zamanın belediye başkanı, sonradan CHP ve SHP milletvekilliği yapacak olan merhum Ahmet Durakoğlu idi. Tabiatı ile Sivasspor Fener’den önce geldi. 1968 yılındaki Kayseri’deki maç olaylarında 50’den fazla insan hayatini kaybettiğinde onların “futbol şehitleri” olduğunu söyleyenlerden idim. Aralarında tanıdığım çocuklar, büyükler vardı. Allah’a şükür bu elim olay ne Sivas ne Kayseri halkı üzerinde kalıcı izler bıraktı. Bu gün her iki şehir de gerek futbol kulüpleri gerek seyircilerin sergilediği seviye açısından gurur duyulacak durumda.
Sivasspor fanatikliğim üniversite yıllarında sadece taraftarlığa dönüştü. (devamı…)
(Bunu yorum olarak yazmıştım bir yazının sonunda. Ama huyum batsın yufka yürekliyimdir; yorum okumayan okurların bu bilgelik incilerinden mahrum kalmasına gönlüm razı olmadı. Ortaya bu yazı çıktı.)
Hubbez rumuzlu yorumcu, “Türkiye’deki bütün partiler dinci” demiş.
Sizi bilmem ama bence haksız da sayılmaz. Gerçi bazılarının dininin ateizm, bazılarınınkinin daha köktendinci şekli olan, bir kilogram ateizme bir kilogram despotizm katılarak elde edilen laisizm (=laikcilik= toplumu da kendisilestirmenin meşruyetine itikad) dini olduğu söylenir ama esas tehlike “İslam dinciliği” bence. Demedi mi Onur Oymen Amerika’lı gazeteci Dionne Nissbaum’a “tamam sizde dine saygı var, vicdan özgürlüğü var, ifade hürriyeti var eyvallah; çünkü sizde İslami tehlike yok, bizde var. Aha bu başörtülülerin örtüleri var ya? İste o Nazilerin kahverengi, Faşistlerin siyah gömleğinin tıpkısının aynısı” ? (devamı…)
Kendimi bildim bileli lâfazanlık Türk sol hareketinin en etkin olarak kullandığı silahlardan olmuştur. 60’larda daha çocukluğumda ve 70’lerin başlarındaki lise yıllarımda sola meyletmemdeki en önemli etkenlerden biri ergenlik cağının idealizmi, isyankârlığı ise diğeri de onu ezilen ezen, hak, adalet edebiyatı, romantik, popülist söylemler ile manipüle etmeyi bilmiş Ecevit, Nazım Hikmet ve diğer sol tandanslı şairler, yazarlar ve kool sembolleri, sloganlari olmuştur.
İyi hatırlarım 1 Mayıs 1977’yi. İTÜ’de öğrenci idim. Her gün muhtelif sol fraksiyonlar ile ülkücü gençliğin karıştığı “anarşi” eylemlerinde birkaç gencin can verdiği, insanların ellerinde gazete ile yolda yürümeye korktuğu, ülkücü ve solcu mahallelerin, kahvelerin, kurtarılmış bölgelerin bulunduğu, polisin dahi kendi içerisinde biri birine düşman kamplara bölündüğü yıllar idi o yıllar. Taksim’de olay çıkacağı gerek günler öncesinden bekleniyordu. (devamı…)
Vakit Gazetesi’ni nerdeyse hiç okumam; kendilerinden öğreneceğim fazla şey olmadığı için. Hakları gasp edilen başörtülülerin haklarını savunduğunu, mağdur mazlum İslami entitelerin sesi olmaya çalıştığını biliyorum. Ama beni daha fazla “bileme” dışında bir işlevinin olmadığını da düşünüyorum bu “siyah Müslümanların” gazetesinin. Ne feraset, ne basiret ne bilgi olarak bu gazetenin bana verebileceği fazla bir şey olmadığı kanaatindeyim. Abdurrahman Dilipak’in birikimine saygımı da ifade edeyim bu vesile ile de hakki kalmasın.
Bu Hüseyin Üzmez karakterini 30 kusur yıldır bilirim. 1952 senesinde Ahmet Emin Yalman’a suikast teşebbüsü ile hapse giren “ilk sağ eylemci”’nin “fikir adamı” olduğunu duyardık ama bu eylem dışında herhangi bir fikri ile müşerref olduğumu hatırlamıyorum. Ahmet Emin Yalman gibi faşizan, Cumhuriyet seçkincisi, laikçi bir karakterden nefret etmiş olması anlaşılması zor değildi; hatta sempati duyma sebebi idi o zamanlar. Birçok arkadaş için bu rüştünü ispatlamaya “mücahit ağabey” olması için yeterli idi, her ne kadar onun ismini duyduğum 70’lerde bizler “milli görüşçü” gençlik olarak şiddetin hiçbir türlüsüne bulaşmamış olsak da.
(devamı…)

Biraz çağdaş ol Deniz! Flört falan ettiği yok. Biliyorsun senin üstüne gül koklamaz.
Bir kere barıştırdım, bir daha da yapmam ona göre!
Sadece “B Planı uygulaması” yapıyor Paşa.
B Planı da ne mi? Ah, kulaklarıma inanamıyorum! Duymadın mı? Oku askerin ennn sevgili (senden sonra canım) köşe kadısını da, öğren.
B Planı uygulaması
M.Ali Kışlalı
23/04/2008 (2100 kişi okudu) (devamı…)