Son zamanlarda Turkiye’deki demokrat intelligentisa arsinda guc kazanan bir trend de malesef magdur dindarlarin demokratligini sorgulama olmustur. “kendileri icin demokrat” deyimi artik laikci sozluk’ten liberal demokrat terminolojisine de girmeye baslamistir.
Laikcilerin fasizan baskilari altinda yeteri kadar inlemiyorlarmis gibi dindar kesim birde demokratlar taraindan “demokrasi sammiyeti” sinavina tabii tutulmaktadirlar. “tamam bunda ne var, gercek demokrat oldugunuzu isbatlayinki samimiyetiniz anlasilsin ve talepleriniz daha ciddiye alinsin” denebilir. Fakat su sinav sorularina bakin Allah askina.
Daha once ozel idarelerde olan ickili eglence yerlerinin bulunabilecegi bolge belirleme isini beldiyelere devredilmesi kanun teklifinden dolayi “bunlar icki yasagi getireckler; hatta getirdiler, sonra seriati getirecekler” diye suclaniyorsunuz ve “demokrasi sinavindan” zayif aliyorsunuz.
Izinsiz egitim kurumu acanlar (yalniz Kur’an kurslari degil bale veya tenis kursu dahil herhangibir gayeye matuf) icin cezanin uc yildan, daha once oldugu gibi 2 yila indirilmesin teklif ederseniz, keza ayni suclama. Sinirlama gibi sinirlari genisletme de demokrasi sinavindan cakmaniza sebebiyet verebilir. Bir kere supheli olmaya gorun.
Duvarinda “Hakimiyet Kayitsiz Sartsiz Milletindir” yazan millet iradesinin tecelli yeri olan TBMM’nin kurulus yildonumunde Baskan bu sozun anlamini aciklayan, ve bunun icresinde laikligin milletin din ve vijdan hurriyetini de icerdigini hatirlatan konusmasindan dolayi “demokratik laik cumhuriyeti yikmaya calismak” la sucaniyor ve Bulentinejad adi verlerek gene demokrasi sinavindan caktiriliyor.
Bu demokrasi testinden gecebilmek icin hukumetin ve AK-Parti’nin bircok uyeleri musamahakarlikta sinir tanimaz oluyor. Bu musamahasizlara musamahayi Mevlana’nin da otesine tasiyan devlet bakani Abdullatif Sener “icki iceni sevebilmeliyiz” diyerek musamahanin yeni bir tanimini yapti. Oysa demokrasilerde bir insan kendi ahlaki veya dini degerlerine ters gelen aktiviteleri SEVEBILMEK sorunda degildir. Bunu beklemek Koru’nun yazisinda dedigi gibi oxymoron (tezat barindiran ifade) olur: Nefret ettigi seyi sevmek. Bu insanin kendini reddemesinden baska birsey degildir. Cogulcu demokrasi de kisiden beklenen sevebilmek, veya hosgoru dahi degildir, tolerans (musamaha) dir.
Ama yukarida bahsettigim olaylar demokratladan degil fasist laikclerden kaynaklanmaktadir. Sosyal liberal demokratlarin yaptigi ise biraz daha farklidir. Onlar dindarlarin insan haklarini liberallikleri geregi savunurken, muhafazakarlardan da kendileri gibi liberal olmalarini beklemektedirler. Fakat kullandiklari musamaha testi laikcilerinkinden fazla farkli degildir. Dindar insandan dininin, aile ahlakinin yasakladigi uygulamalara hosgoru ile yaklasmasini bekliyorlar. Dindar kimseler ulkenin kanunlarina tabiidir, digerleri gibi. Cogulcu demokraside her segmentin degerinin nisbi temsilinden sosyal mevzularda bir konsensus, veya sentez cikar. Bu mutabakat metnidir herkesin riayet etmek zorunda oldugu, hoslanmak zorunda degil. Bir ateist te dindalardan hoslanmak zorunda degildir; sadece kisisel tercihini baskasina dayatmamak zorundadir ve toplumun degerlerinden cikan kanunlara riayet etmek.
Asagidaki Koru yazisindan anlasildigi gibi Gulay Gokturk, kizlarimizi gayrimesru cocuk yapmaya tesvik eden Ece Temelkuran’in muhafazakarlarca desteklenmesini isterken tam da bu liberal muhafazakarlik oxymoron’unu istemektedir onlardan.
Iste yazi:
Fehmi KORU
f.koru@yenisafak.com.tr
Ne sınavı?
Evlilik dışı ilişkileri, hatta evlenmeden çocuk sahibi olmayı muhafazakârlar da savunmalı mı?
İlk bakışta insanı sersemletecek kadar ters gelen bir beklenti bu. ‘Muhafazakâr’, adı üstünde, ‘topluma ait değerleri korumaktan yana olan’ demek; bu anlamın düşünce hayatına ve siyasete yansıyan yönü de pek farklı değildir. Muhafazakâr, en kısa anlamıyla, dünyada belli bir ‘ahlâkî düzen’ olduğuna ve bu düzenin korunması gerektiğine inanan insandır.
Tanımdaki anahtar sözcük, tahmin edilebileceği üzere, ‘ahlâkî’ sözcüğü… ‘Oksimoron’ (zıtların tevhidi) gibi görünse bile, ‘muhafazakâr’ bir demokrattan, hatta ekonomik anlamda liberalizmi savunan bir muhafazakârlıktan söz etmek mümkündür; ancak konu ‘ahlâk’ alanına geldiğinde, muhafazakâr kişinin gerçek tavrı belirginleşir. Muhafazakâr olma iddiasındakiler arasından ‘aykırı davrananlar’ çıkmaz mı, çıkabilir elbette; ancak geçtiğimiz yıllarda Amerikalı ünlü muhafazakâr Bill Bennett’in kumar hastalığı öğrenildiğinde patlayan tartışmaların ortaya koyduğu gibi, bu durum insanları ‘şok’ eder…
Bir muhafazakarın, evlilik dışı ilişkileri ve evlenmeden çocuk sahibi olmayı savunması beklenemez; savunduğu taktirde artık onun muhafazakârlığından söz edilemez. Bir muhafazakârdan talep edilebilecek en ileri tavır, kendisininkinden farklı -aykırı- görüşlerin de savunulabileceğini kabul etmesidir. Bu tavır da zordur, ama Türk muhafazakârlığı nicedir bu tavrı benimsemiş durumda. Muhafazakârlarımızın önemli bir bölümü, en aykırı görüşlerin özgürce savunulabilmesi konusunda girdikleri nice sınavdan alınlarının akıyla çıkmış bulunuyorlar.
Bu konuya girmemin sebebi, Gülay Göktürk’ün Bugün gazetesinde çıkan ‘Muhafazakârların Bam Teli’ başlıklı yazısı oldu. “Kadınlar evlilik dışı çocuk doğurmaktan korkmasın” diye yazdığı ve ‘gayr-ı meşru çocuk’ kavramını sorguladığı için Basın Konseyi tarafından kınanan bir Milliyet yazarını ele aldığı yazısında, Gülay Göktürk, eğer yanlış anlamadıysam, muhafazakârları yazarın görüşlerine sahip çıkmaya çağırıyor…
Sorun, Milliyet yazarının ‘aykırıyı savunabilmesi’ özgürlüğüyse, yazar yazısını yazmış ve muhafazakâr kesimden hiç ses çıkmamış işte.
Dikkat edin, “O görüşler de savunulabilsin” demiyor Gülay Göktürk, görüşlerin muhafazakârlar tarafından savunulmasını istiyor. Okuyalım: “Bu konu, Ece Temelkuran’dan ziyade, aile değerlerine önem veren geniş muhafazakâr kesim açısından bir ’sınav’ değeri taşıyor. Muhafazakâr kesimin bu ‘tahammül sınavı’ndan başarıyla çıkması, bizim kendimize özgü koşullarımız yüzünden, dünyanın diğer ülkelerine göre Türkiye’de daha da büyük önem taşıyor.”
‘Bize özgü koşullar’ uzun yıllardır tartışageldiğimiz ‘yaşam tarzı’ ile ilgili konular. Ülkemizde muhafazakâr bir iktidar var ve dört yıldır bu alanda hiçbir vukuatı yok ama yine de sayıca çokluğun verdiği haklılık duygusuyla ‘yaşam tarzı’na müdahale etmesinden endişelenenler bulunuyor. Başı örtme özgürlüğünü savunanlar açısından ’sınav değeri’ taşıyan da buymuş. “İşte bu yüzden” diyor Gülay Göktürk, “Evlilik dışı çocuk doğurmanın savunulması gibi bir noktada muhafazakâr kesimin kanaat önderlerinin, basın kuruluşlarının ne diyeceklerini merak ediyorum.”
İyi de, sözgelimi ben, duruşuma aykırı böyle bir görüşü neden savunayım ki? Evlilik kurumuna önem veriyorum ve çocuğun kadın ile erkeğin yasal birlikteliğinden meydana gelmesini doğru buluyorum. Sahip olduğum görüşler beni ülkemdeki muhafazakâr çoğunluğun içine yerleştirdiği için temel ilkelerime aykırı bir tavır almamı benden beklemek insafsızlıktır.
Türkiye’de fiilî durum ‘muhafazakâr müsamahasını’ yeterince yansıtıyor zaten: Muhafazakârlar tasvip etmese, doğru bulmasa da, evlilik dışı ilişkiler engel tanımadan devam ediyor ülkemizde, evlilik dışı birlikteliklerin ürünü çocuklar da nüfusa kaydediliyorlar…
Başörtüsü özgürlüğü üzerinde mutabakata ulaşmak için başka ne ’sınavlar’ var acaba? Yoksa yine sınıfta mı kaldık?
