Komplo teorilerine bir bakış
11 Eylül trajedisi üzerine üretilen komplo teorilerinin, ifade edilen şüpheler ve destek olarak sunulan dokümanların sadece çetelesini tutmak dahi bir kitap doldurur. Sadece bu yazı için dolaştığım çoğu Amerikan kaynaklı web sitelerinden, belki kullanırım diye topladığım alıntılar yüz sayfadan fazla tuttu. Pek çok terim gibi “komplo teorisi” kullanıcının gayesi doğrultusunda elastik hale gelmiş kavram kargaşasına kurban gitmiş terimlerdendir. Günümüzde gerek Türkçedeki “komplo teorisi (aslında iki kelime de Türkçe değil ya, geçelim şimdilik), gerek İngilizce’ de tercih edilen “conspiracy theory” nerdeyse sadece “devlet veya merkezi versiyon” ya da “establishment” (bundan sonra “Düzen” olarak ifade edilecektir) dışındaki açıklama versiyonları için kullanılır olmuştur. Hemen her kullanılışta bir küçümseyicilik, ciddiye almama vurgusu vardır; kavramın kendisi bunu içermemesine rağmen. Oysa komplo teorisini üretmek marjinal veya “merkez dışı” mihrakların tekelinde değildir. Pek ala resmi, yâda merkezi otorite yani hâkim gücün kendisi komplo teorileri üretebilir, samimi olarak inanarak veya kasıtlı fabrikasyon olarak. Mevzu’u daha iyi anlamak için şöyle bir zihinsel egzersiz yapalım: Wall Street Journal’a göre Alman Halkı’nın yüzde 20’si 11 Eylül saldırılarını Amerikan Hükümeti’nin yaptığını düşünüyormuş; diğer Batı ülkelerinde de önemli ölçüde benzeri görüş sahibi olanlar varmış. Diyelim ki bu oran yüzde 20 değil de, bütün Batı ülkelerinde yüzde elinin üzerinde. Dünyanın gerisinde ve İslam dünyasında bu rakamın daha küçük olacağı düşünülmeyeceğine göre, menfi manada kullanılan “komplo teorisi” diye Amerikan Hükümeti’nin açıklamasına mı, yoksa bu alternatif görüş sahiplerininkine mi diyeceğiz? Kiminin komplo teorisi kiminin hakikati olabildiği gibi tersi de varittir.
11 Eylül üzerine ABD hükümetini içine alan “düzen” ve bundan bağımsız çeşitli mihrakların pek çok komplo teorileri vardır. Hemen hepimiz, ekranlardaki polisiye romanlardaki suç soruşturmalarında polisin bir şüphelinin fail olup olmadığına karar verirken baktığı iki ana sorgulamanın, motif ve fırsat olduğunu biliriz. Motif sorusu, şüphelinin bu filli ifa etmek için motifi var mı sorusudur? Cevap “evet” ise ikinci soru “peki suç islemeye fırsatı var mı idi” dir. Bir numaralı şüpheli, ABD hükümetinin resmi açıklamasındaki 19 Müslüman. Bunlar için, motif sorusunun cevabi “evet” fırsat sorusununki ise, bu kişilerin hala yaşadığına veya olay sırasında başka yerde olduğuna dair herhangi bir inanılır veri sunulmadığına göre, gene “evet” tir. İki numaralı şüpheli (birinci ile bağlantılı olduğu iddia edilen) Usame bin Ladin için: Motif? Evet, tabiatı ile. Fırsat, gene evet diyelim, aksini gösteren bilgimiz olmadığına göre. Ama bitmedi; her ikisine de evet deyince spesifik deliller incelenir. Usame bin Ladin için delil üretilememiştir şimdiye kadar. Pek çok Batili akli başında araştırmacı-yazar’ın da belirttiği gibi Afganistan’ın dağlarında bir mağaradan, bu kadar sofistike bir operasyonu bu derece güvenli dört ayrı hedefe karsı bu derece başarı ile yönetmesinin pek mantıkla bağdaşır tarafı yok. El-Kaide en fazla suca yardim ve faillere yataklık ve ideolojik bilenme sağlamış olabilir; en fazla dolaylı suçlu yapar bu onu. Nitekim Usame olay sonrası açıklamada “biz yapmadık ama yapandan Allah razı olsun” dedi aynen değilse mealen. Kendisinin daha önce yaptığı şiddet eylemlerini inkâr etme gibi bir sicili yoktur. Bu tür, bazılarının hürriyet savaşçısı, bazılarının terörist addettiği, davaları için şiddete başvuran örgütler yaptıkları eylemleri inkâr ettikleri pek enderdir; tersine, yapmadıkları eylemleri üstlenmelerine daha sık rastlanır ki o dahi ciddi örgütlerin değil adını duyurmaya çalışan örgütlerin bas vurduğu bir rol kapma stratejisidir. Kısacası Usame-bin Ladin’in bu işi organize ettiği argümanı mesnetten yoksundur yani bir resmi komplo teorisidir. Son zamanlarda Ladin’in bu kişilerle çekilmiş videoları gösterilerek bu teoriyi ispatlamaya çalışmaktadır ABD ve destekçileri tarafından; fakat bu videolar gerçek ise en fazla bu şahısların Afganistan’da eğitim gördüğünü veya Ladin ile gönül, ideal birliğini kanıtlar; onun operasyonu planladığı ve icrasını idare ettiğini değil. Yukarda bahsettiğim mantık testini geçemiyor bu teori de.
Diğer komplo teorisi ise bizim merkez medya dâhil bütün dünya merkezi medyası, yani Batı’daki hâkim gücün “komplo teorisi” dediği zaman kastettiğidir: Bu is “içerden” yani “düzenin aktörleri” tarafından yapıldı. Burada “düzen tarafından” ya da “içerden” demek Bati dünyasının veya İsrail-ABD Inc.’in (ben ABD’nin Ortadoğu veya İslam dünyasına yönelik politikalarında ABD ve İsrail’i ayırmadığım için kullandığım terim) ortak iradesi demek değildir; onu temsil eden herhangi bir kesim olabilir, oralarda da “derin devlet” vardır bizimkine fazla benzemese de. Bu teoriyi savunanlar birkaç tane, kafayı bilim veya politik kurgu ile bozmuş gençlerden ibaret değil. İngiliz Independent Gazetesi’nin saygın yazarı Robert Fisk dâhil pek çok Bati’li araştırmacı, yazar-çizer, analist değişik dozlarını ve versiyonlarını savunuyor bu teorinin. Sırf buna ayrılmış 911truth.org gibi pek çok site var internette. Bu komplo teorileri çoğunlukla “içerden yapıldığını” destekleyen kuvvetli deliller sunmak yerine “resmi açıklamayı” çürütme üzerine yoğunlaşıyor. Patlamaların sismik kayıtlarını inceleyip, sismografın bir uçak çarpması değil, ancak dinamit, bomba veya benzeri patlayıcının oluşturabileceği cinsten olduğu, acılan deliğin Boeing 747 ‘ye ait olamayacağı, binaların yıkılma düzeni, yıkıntıların dağılışı düzeninin açıklanan ile uyuşmadığı gibi pek çok teknik şüpheler yanında devlet organlarının olay sonrası ve öncesi davranışlarına bakarak, bunu yapmak için motifi hatta planları olduğunu vurgulayan komplo teorileri de mevcut. Benim görüşüm “içerden yapıldı” teorisinin inandırıcı olmadığıdır.
Neden “içerden” olacağını düşünmüyorum?
Amerika’nın yakın sicilinde pek çok komplolar vardır; listelemeye gerek yok Zaten bu komplo teorilerinin kökeninde de bu kirli sicile dayanan “gene garanti kirli eller vardır bu iste” muhakemesi vardır. Ama geçmişteki bu tur komploların hemen hepsi başkalarına karsıdır. Kendi halkının asli unsuruna karsı çok azdır. Burada “asli unsur” derken sabit bir grup değil şartlara göre değişken bir sınıftan bahsediyorum. Dün bunun içine Kızılderili, zenci, Latin kökenli, hatta Japon bile dâhil değildi. Bugün Müslümanlar hariçtedir. Bu dâhil veya hariç olma durumu da izafi bir kavramdır, yani ayni grup bir balgamda dâhil diğer balgamda hariç olabilir. Fakat önemli olan ABD hükümetinin asli unsuru da içine alan belirsiz bir kesime karşı böyle şeytani bir komploya girişmesinin hiçte mantıki olmadığıdır. Yazının ilk bölümünde de değindiğim gibi zaten 1989’ da demir perdenin çökmesi ile İslam dünyası yeni düşman olarak belirlenmişti ve Bati halkı yıllardır psikolojik olarak buna hazırlanmakta idi. Beyin kadrosunu ABD’de devlet, akademi ve medyada kilit pozisyonlarda bulunmuş Yahudiler ve birkaç çoğunlukla Evanjelik ve Siyonist Hıristiyan’ın katilimi ile 1997’de kurulan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” (Project for the New American Century -PNAC) adli grubun “Rebuilding the American Defenses” “ Amerikan savunmasının yeniden inşası) adlı raporunun Bush hükümetine giren grup mensuplarının gayretleri ile resmiyet de kazanmıştı Bush zamanında. Daha sonra bu grup ve destekçileri için “neoconlar” denilecekti. Sanki Amerika bir İslam ülkesine veya politikalarına karsı çıkan herhangi bir ülkeye saldırmak için bahane zorluğu mu çekiyordu da bunun için bu kadar riskli bir yolu seçsin? Baba Bush önce Saddam’a “Kuveyt’e girmen bizi ilgilendirmez” dedi Bağdat elcisi April Glaspie ağzı ile. Aptal Saddam bunu yeşil ışık olarak okudu ve kafasına balyozu yedi. Daha gerilere gidersek Kennedy zamanındaki Küba’ya saldırı, gene baba Bush zamanında Panama’nın ve Reagan zamanında Grenada adında 90 bin nüfuslu, ordusu olmayan bir Karayib ülkesinin fethi akla gelen direkt Amerikan saldırısının birkaç örneğidir. ABD’nin bir İslam ülkesine saldırmak için böyle bir Dr. Strangelove metodu kullanmasının hiçbir politik motif açıklaması olamaz.
Olay sonrasına ait komplo teorileri
ABD ve diğer Batı ülkelerinde artık günlük lisana girmiş olan “spin control” veya “spin-doctoring” diye bir aktivite vardır. Bir olayın kamuoyu ve politik çevreler tarafından istenildiği yankıyı uyandırmasını sağlamak için yapılan yorumlar, manipulasyonlardir kabaca. Buna ilaveten Pentagon, dışişleri ve istihbarat servislerinin dezenformasyon, propaganda branşlarında binlerce uzman çalışmaktadır davranış bilimcisinden, tarihçisine, lisan bilimcisine, siyasi stratejistine kadar. Tabii ki bu insanlar böyle bir olayın ABD ve dünya kamuoyuna yansımasını, ABD’nin ve veya sadakat duydukları entitenin, diyelim ki İsrail (mutlaka diyelim!), menfaatlerine, stratejisine hizmet eder şekilde yansıtacaklardır. İste bu noktada Robert Fisk dahil birçok yazarın işaret ettiği olayın kamuoyuna yansıtılışı hakkındaki komplo teorilerine inanmamak safdillik olur. Örneğin olaydan ikiz kulelerin enkazından eylemcilerin pasaportlarının çıktığı ve verilen kimliklerin bu şekilde doğrulandığı iddiası yapıldı resmi ağızlardan. 110 katli binaların çeliklerini eritip yerle bir olmasına neden olan, insan bedenleri buharlaştıran, siyah kutuların bulunamadığı infernodan pasaportların hepsinin sapa sağlam kurtulmuş olması mantık sahibi herkeste şüphe uyandırıcıdır. Bundan saçma olan, ve sıradan insanin kafasında dahi şüphe oluşturan su meşhur enkazdan veya Logan (Boston) Hava Alanı’nda unutulan bavuldan çıkan mektup bir zaman önce seyrettiğim “Spies like us” (Bizim Gibi Casusular) komedi filminden alinmiş sahneleri andırır derecede acemice kurgulanmıştı. Güya bavuldan çıkan mektupta failler “yüzde yüz hazır olmalıyız; artık zevk ve eğlence günleri geride kaldı” (hatırımda kaldığı kadarı ile) gibi hayati terk eden, cennete gitmeye hazırlanan değil adeta tatil sonu okula dönecek olan bir çocuk ağzıyla yazılmıştı. Ya da Robert Fisk’in deyimi ile “şaşılacak derecede kendi dinine yabancı, nerde ise Hıristiyan görüşü.” vardı notta. “Daha önceki resmi açıklamayı destekleyen bir fabrikasyonum!” diye bağırıyordu adeta bu sözde not. Bir diğer çelişki ise bir taraftan bu şiddet eylemi failleri mücahit olarak tanıtılıp şahadet için yaptıkları açıklanırken diğer taraftan da faillerin son geceyi bir striptiz kulübünde içki içip eğlenerek geçirdikleri iddia edildi resmi kaynaklarca. Burada güdülen gayenin de gene dezenformasyon çerçevesi içerisinde onların insanlık ve özellikle Müslümanlar gözünde manevi puan kazanmasını engellemek olduğunu düşünmek fazla şüphecilik değildir kanımca.
Bunlar, Amerika’yı biraz bilen kimselerin yadsımayacağı , 11 Eylül sonrasına ait olayın manipülasyonu, bir takım hedeflere alet edilişi ile ilgili mantıki komplo teorileri grubuna girer. Nitekim bu “teröristlerin intihar notu” diye adlandırılan belge iddiası kısa surede, her çevreden yükselen şüpheler üzerine tedavülden çekildi, ve artık “resmi hikaye”nin bir parçası olmaktan çıktı!
Özet olarak kişisel kanaatim eylemin iddia edildiği gibi bir grup zeki, çok iyi tahsilli Müslüman genç tarafından yapıldığı. Fakat olayın bir takım detayları, bunların başkaları ile bağlantıları ve olayın bir Üsame-bin Ladin operasyonu olduğu teorileri benim mantık testimi geçmeyen resmi komplo teorileridir. Olayın, sonrasında Bush’un PNAC üyelerinin ağırlıkta olduğu neocon yönetimi tarafından zaten var olan Pax-Americana ihtirasını gerçekleştirmeye dönük projeleri için gerek spin-doctoring, gerek fabrikasyon ve dezenformasyon yolu ile kullanıldığı ise gün ışığı gibi ortadadır, aşağıda da bahsedeceğim birçok sebepten dolayı.
11 Eylül sonrası, Pearl Harbour ve “Fırsat”’in değerlendirilmesi
Batılıların ifadesi ile ondan sonrası tarih. Evet, bu neoconlar avuçlarını oluşturdular seyrederken. Bunun sayesinde PNAC’in planındaki Pax Amerikana ihtirasının en büyük unsuru olan İslam’la savaş politikasını Amerikan halkına da Avrupa ülkeleri satmak çok daha kolaydı artık. Olayların yorumları buna göre yapılacak, bilgiler bunu kuvvetlendirmek için toplanacak, istihbarat servislerinden medyaya kadar bütün araçlar bu gayeye matuf olarak kullanılacaktı.
1941′de Japonların saldırdığı, ABD’nin 2400 askerini kaybettiği Pearl Harbour’dan sıkça söz edilmesi sadece duygusal pazarlama için değildi. Tepkinin de o zamanki gibi çok cepheli ve kuvvetli olması isteniyordu. Bush o gün hatıra defterine “ABD bugün 21. yüzyılın Pearl Harbour’unu yaşadı” notu düşerken, yönetimdeki görevini 30 yıl önce terk etmiş olmasına rağmen, o zamandan beri de muhtemelen ABD’nin dış politikasını belirlenmesinde her zaman yönlendirici olmuş olan Kissinger daha spesifik idi. Olayın akabinde kaleme aldığı yazısı adeta direktif mahiyeti taşıyordu: “Yönetim Pearl Harbour’u sonlandıran cinsten bir cevap ile görevlidir: Bunu üreten sistemin yok edilmesi”.
İlk hedefler Irak ve Afganistan olmasında beklenmedik değildi. Irak zaten en azından 1990’dan beri hedefte idi. 80′lerin başlarında nükleer santrali İsrail tarafından yerle bir edilen Saddam’ın palazlanmasına müsaade edilmesinin tek sebebi Iran gibi “şer ekseninin” daha kıdemli üyesini engellemek idi. Simdi artık, İran_Irak Savaşı öncesi “status quo ante ‘ye dönülmüş idi, yani Saddam’in elinde olan ve bir diğer Müslüman ülkeye yönlenmemiş güç, bizatihi İsrail için tehdit idi. Bölgede herhangi bir gücün İsrail’e tehlike oluşturacak kadar palazlanmasına ne İsrail ne ABD müsaade edebilirdi. Neoconlar ve yandaşları, Irak Kahramanı Yahudi kumandan Swarzkopf dâhil, Baba Bush’un I. Körfez Savası’nda Bağdat’a kadar gidip işi bitirmemesinden dolayı eleştirmişlerdi. Irak’ın ve hemen yanı başındaki S. Arabistan, Kuveyt ve Iran, Birleşik Emirlikler, Katar gibi bölge ülkelerinin dünya petrol rezervlerinin dörtte üçüne yakın olduğu herhalde izahtan vareste bir faktördür.
Bunlardan çok bahsedildi pek çok analist tarafından. Kanımca yeteri kadar üzerinde durulmayan ve çok önemli addettiğim diğer bir motif psikolojik faktör idi. Kendilerine boyun eğmekte kusur eden İslam dünyasına kimin patron olduğunu öğretmek ve her Müslüman’ın kalbine korku sokarak Amerika’ya karsı çıkmanın fiyatının yüksek olduğunu öğretmek, bu şekilde yeni Humeyniler, Saddamların çıkma tehlikesini azaltmak. Bunu anlamak için şunu göz önünde tutalım. Tek süper güç olan Amerika’nın silah gücü ile yenilmesi imkansız idi. ABD’yi korkutan tek güç manevi güç idi. Vietnam’da 3 milyon kişiyi katledip sadece 55 bin kayıp verdiği halde gene de yenilen ABD artık bu manevi gücü ihmal edemez idi; bu silahtan İslam dünyasında bol miktarda olduğunu biliyordu. Spesifik objektifler yanında bu iradeyi, manevi gücü kırmak çok daha önemli idi. Bu kırıldığı zaman fizikisel, ekonomik güç dengesizliği ABD’yi tartışmasız imparator yapacaktı. Zaten neoconlar da ana fikir olarak “yeni yüzyıl’da Amerika’nın eski kurallarla değil tek süper güç olmanın bilincinde olarak kural koyucu” olmasını istiyorlardı ve bunun için de askeri gücün artırılmasını ve “preemtive strike” (Vurulmadan vurma) doktrininin cari olmasını istiyorlardı. Not: daha önce ABD savunma stratejisi ABD’nin saldırıya uğradığında veya yakın saldırı tehlikesine maruz kaldığında saldırması sınırlaması içeriyordu, her ne kadar geçmiş politikalarında bunu görmek zor olsa da).
Bu yeni politika “ABD istediği zaman güç kullanır” demekle ayni şeydi. Nitekim gelişmeler bu stratejinin uygulamada olduğunu gösterecekti. 11 Eylül olur olmaz daha ortada Irak ile uzaktan yakından bir ilişki işaret edilmemiş iken, resmi ağızlar ve gayri resmi neocon ağızlarının hepsinden Afganistan ve Irak’ın hedef tahtasına konulması için sebepler üretilmeye başlandı. Özel ağırlık Afganistan ve Irak’a verilmekle birlikte bütün Arap ve İslam dünyasını potansiyel “terörizm kaynağı” olarak portre eden propaganda başladı ve iç ve diş kamuoyu sistematik bir şekilde “İslami terörizmle savaş” ’in gerekliliği ile indoktrine edilmeye başlandı.
Bütün resmi ve gayriresmi odaklardan çıkan mesajlarda “fırsat” kelimesi anahtar kelime idi. Bush, Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz, Rice bu olayın sağladığı “fırsatlardan” bahsettiler muhtelif konuşmalarında. Savunma bakan yardımcısı PNAC’ın kurucu üyesi ve şahinlerin beyin kadrosundan Paul Wolfowitz kampanyanın “teröristlere yataklık ve yârdim yapanlarla sınırlı kalmayacağının” ilk işaretini verdi “bu sadece teröristleri yakalayıp sorumlu tutma meselesi değil, sığınacakları yerleri, destek sistemlerini yok etme ve onlara destek veren devletleri yok etme meselesidir” diyerek. PNAC’ın “Amerikan savunmasının yeniden inşası” raporunda Pax Americana planının eyleme koyulmasının Amerika’nın bir katastrofik veya katalize edici olay yaşanması halinde hızlanacağı kaydediliyordu. Yeni bir Pearl Harbour gibi. Afganistan için zahiri sebep hazır idi. El-Kaide-Taliban orada idiler. Batini sebepler arasında Orta Asya petrollerine ulaşmak ve spesifik olarak Amerika’nın bölgede faal petrol şirketlerinden UNOCAL’ın (Sonradan göreve gelecek olan Hamit Karzai ve PNAC’ın Afgan asilli üyesi, Wolfowitz’in adamı, sonradan Bağdat Büyükelçisi olan Zalmay Khalilzad da bir zaman önce bu şirketi için çalışmışlardı) , Hazar gazını Afganistan, Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na indirecek CentGas projesine Taliban’ın zorluk çıkarması gibi nedenler de vardı. Bir İsrailli gazeteci “bölgede yeni oluşturulan Amerikan üsleri haritasına baktığınızda bunların CentGas boru-hattı güzergâhı ile örtüştüğünü” müşahede etmişti. Afganistan’a saldırıyı satmak için fazla fabrikasyona gerek yoktu. El-Kaide oradaydı ya bu yeterdi. Zaten Taliban rejiminin devrilmesine gözyaşı dökecek Müslüman dahi bulmak zordu.
Olay akabinde Kongre tarafından kurulan 9/11 Komisyonu raporunda da belirtildiği gibi yönetimin bazı üyeleri saldırının hemen akabinde Irak’ın hedef yapılması için bastırmaya başlamıştı. Savunma Bakanı Rumsfeld’in zamanın genel Kurmay Başkanı Myers’a Saddam’ın 11 Eylül sorumluluğu üzerine bulabileceği kadar şey bulmasını emrettiğini yazıyor (Evet Virginia, orda Savunma Bakanı Genel Kurmay Başkanı’na emreder!). Ayni komisyon raporunda Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in Irak ile yüzde 10 ilişki bulunsa dahi Irak’a saldırılması gerektiğini belirttiğini ve saldırıdan bir gün sonra Bush’un yardımcılarına Saddam’la ilişkilerinin araştırılmasını emrettiğini yazıyor. Gene Komisyon raporunda bütün Saddam-El Kaide ilişkisi çabalarının hiçbir delil üretmediği de yazıyor. Bu rapor çıktığında savaş zaten başlamıştı. Rapor’un son sekli çıkmadan önce çıkan ön rapor medyada tartışıldı. Bush’un ve özellikle yardımcısı Cheney’in raporda gecen “Saddam-Irak ilişkisi bulunamadı” bilgisine sinirlendiler. Cheney “zırvaca” damgası vurdu ilişki bulunamamasına. New York Times’tan Joe Conradson’un “9/11: Cheney’in kâbusu” baslıklı makalesine göre “ komisyon önünde ifade veren görevlilerin politik sonuçlarını düşünmeden bağımsız iradeleri ile doğruları söyledikleri izlenimi veriyordu. Fakat beyaz saray ve neoconlardan gelen eleştirilerden etkilenmiş olacak Komisyon nihai raporda bu konuda Beyaz Saray’ı yalanlayan bir sonuç çıkarmadı. Yani deliller raporda idi fakat yargı yoktu”.
Bunun gibi bazı ihmal edilen gerçekler gazeteci Chalmers Johnson’un deyimi ile “Irak’a saldırının en azından 10 yıldır planlandığına” işaret ediyor. Bu görüşü geriye doğru takip eden Johnson, Cheney dâhil Pentagon ve dışişlerinden birçoklarının Baba Bush’u Bağdat’a kadar gitmeye ikna etmeye çalıştıklarını yazıyor. 1996′da Richard Perle (sonradan PNAC’ın kurucu üyesi olacak olan) başkanlığındaki bir grup tarafından üretilen “A Clean Break” (Bir yeni başlangıç) başlıklı bir dokümanda İsrail’e de “preemption,” (önceden saldırma) politikasını uygulamaya koyması tavsiye edildiği yazıyor. Perle ve adamları İsrail’in “Suriye ve Lübnan’ı işgalini ve Saddam’ın indirilmesi için gayret göstermesi gerektiğini yazıyor. Perle ve arkadaşları İsrail’in Lübnan ve Suriye işgalini Amerika’ya pazarlaması için, Amerika’da sempati kazandıracak bir şekilde nasıl açıklayacağının metnini dahi içeriyor. İsrail, “Suriye’nin “Kitle İmha Silahlarına” dikkat çektikten sonra şöyle demeli imiş Perle’e göre: “Suriye gibi baskıcı rejimlerle müzakereler ihtiyatlı realizm gerektirir….İsrail için kendi insanlarını katleden, komşularına karsı açıkça düşmanlık sergileyen ve en ölümcül terörist örgütlere destek veren rejimlerle safça muamele yapması tehlikeli olur”. James Bamford adındaki araştırmacı/yazar’ın “A Pretext for War” (Savaş İçin Bahane) baslıklı yazısında belirttiği gibi ayni bahaneler daha sonra Irak’a saldırmak için kullanılacaktı. Irak’a saldırma gerekliliği argümanı, Perle ve arkadaşları’nın İsrail için hazırladığı Suriye ve Lübnan’a saldırmayı tavsiye eden raporundan bir yıl sonra PNAC’ın kurulmasının akabinde kurucu üyelerden Paul Wolfowitz ve Zalmay Khalilzad, kurucu direktörü olan diğer bir Siyonist Yahudi olan William Kristol’un yönettiği Weekly Standard dergisinde “Saddam Gitmeli” baslıklı bir makale yayınladılar. Bir ay sonra PNAC’ın, çoğunluğu Bush döneminde yönetimdeki kilit noktaları işgal edecek olan 18 üyesinin imzasını taşıyan bir mektup zamanın başkanı Clinton’a gönderildi. Perle, Wolfowitz, Bolton, Rumsfeld’in de imzacıları arasında bulunduğu mektupta Clinton’a “Saddam’ın işini bitirmesi” ve bu şekilde “Amerika’nın Körfezdeki hayati menfaatlerini koruması telkin ediliyordu. Daha sonra, tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmediğini gördükleri Clinton’ı zamanın Cumhuriyetçi Senato lideri Trent Lott ve Kongre sözcüsü Newt Gingrich’e şikâyet ediyorlardı. Nihayet, Eylül 2000 yılında ayni grubun PNAC adına ürettiği “Amerikan Savunmasının yeniden İnşası” raporunda Saddam Hüseyin’in Amerika için tehlike oluşturduğu yazıyordu. Bush secimle değil Yüksek Mahkeme kararı ile göreve atandığında Clinton’a mektup yazan bu 18 üyeden 10′u Bush kabinesinde yer alacaktı. Paul O. Neil ve Richard Clark’ın da 9/11 Komisyonu önündeki ifadelerinde belirttikleri gibi Bush iktidara geldiğinde Saddam’ı devirmeyi aklına koymuştu. Ve yukarıdaki verilerden de anlaşıldığı gibi 11 Eylül olur olmaz bu çevreler bu saldırının Saddam’ı devirmek için fırsat olduğu üzerinde birleşmişler ve bunu gerek içerde gerek dışarıda satmak için faaliyete geçmişlerdi. Raporda yer almayan fakat daha sonra CBS televizyonunda açıklanan Rumsefeld’in bir yardımcısının notlarında Rumsefeld’in 11 Eylül akabinde “en iyi bilgiyi çabuk” istediği ve ayni zamanda Saddam’ı vurmak için yeterli olup olmadığının araştırılmasını istediği yazıyor. Notlarda Rumsfeld’in “sadece UBL (Usame Bin Ladin) değil. Büyük git; alakalı, alakasız şeylerle tatlandır” dediği yazıyordu. Bu bilgilere dayanarak gazeteci James Bamford , “bu bilgilerden 11 Eylül trajedisinin Saddam’a saldırı için bahane olarak kullanılacağı acıktı” diyor.
Gene 9/11 Komisyonu raporunda bahsedilmeyen fakat diğer birçok araştırmacının üzerinde birleştiği resim söyle idi. Paul O’Neil’in ifadesine göre 9/11 den birkaç ay sonra Savunma Bakanlığı’na bağlı Defense Intelligence Agency (Savunma İstihbarat Teşkilatı) Irak’ın petrol sahalarının haritasını çıkarmaya başladı. Ayni daire Irak’ın petrol rezervlerinin nasıl bölüşüleceğine donuk “Suitors of Iraqi Olifield Conracts” (Irak Petrol Sahaları Kontratları Taliplileri) başlıklı bir rapor da çıkardı. Petrol ve gaz sahalarının önemini Stephen Gowans adındaki bir araştırmacının söyle ifade ediyor: “Postallılar Irak’a girdiğinde ilk hedefleri Güney’deki Petrol sahalarının güvenliğini sağlamaktı. Ve Bağdat’ta kaos meydana geldiğinde Amerikan güçleri yağmacıların, kundakçılar, çetelerin Planlama, Tarım, Dışişleri, Eğitim, Ticaret, Kültür ve Enformasyon Bakanlığını yakıp yıkmalarına yağmalamalarına müsaade etti. Fakat yalnız Washington’un peşinde olduğu petrol zenginliği ile ilgili haritalar, arşivler ve bütün teknik bilgilerin bulunduğu Petrol Bakanlığı önündeki tanklar ve zırhlı tasıma araçları sayesinde hiçbir şey olmadı.
2003 yılında, II. Körfez Savasının başlaması akabinde Washington’daki bir yemekli toplantıda masamda bulunan birkaç dışişleri mensubu ile sohbetimizde Irak saldırısının isminin basta “Irak’ı Kurtarma Harekâtı” manasındaki “Operation Iraqi Liberation” olarak düşünüldüğünü fakat bunun kısaltmasının “petrol” manasına gelen “OIL” olduğu fark edilince “Irak’a Özgürlük Harekâtı” manasında “Operation Iraqi Freedom” da karar kılındığını duydum. Irak’a saldırı, öngörüsünü -ve belki de dileğini- doğruladığı için Huntington’u ve yıllardır üzerinde çalıştıkları planların nihayet istedikleri şekilde hayata geçirildiğini gördükleri için de neoconları memnun etmiştir muhakkak. Zaten Huntington yakınlardaki bir konuşmasında “biz medeniyetler arası savası kültürümüz veya ahlaki değerlerimizle değil kaba gücümüzle kazandık” dedi mealen. Tabii ki neoconlar memnun oldular. “Biz size demedik mi Amerika saldırılana kadar beklemeden saldırmalı diye?” dediler. Dediğimizi daha önce yapsaydınız 11 Eylül olmazdı. Artık sözümüzü dinlersiniz. Başlatılan saldırıların “terörle mücadele” yerine “global war on terror” (terörle küresel savaş) olarak adlandırılması da, rasgele seçilmemiş bilakis her kelimesi üzerinde iyi düşünülmüş idi. Küresel kelimesi hatt-ı müdafaa değil sath-ı müdafaa demekti; yani her yer cephe idi. Mücadele yerine savaş kullanılması olayın sadece bir sivil güvenlik adımları ve tipik terör önleme adımları değil, savaş kelimesinin ifade ettiği çok daha geniş bir kavramın verdiği hareket serbestîsini barındırması idi. Bu operasyonel terim idi. Adeta dünya savası gibi. Mantık şu idi: Müslüman teröristlerin bize açtıkları savaş belirli bir cephede olmadığına göre müdafaa da sath-ı müdafaa olacaktır ve satıh tüm dünyadır.
YARIN: 11 Eylül, Öncesi, Sonrası (III): Kim Kazandı, Kim Kaybetti, Dünya Nereye?

Kısacası Ladin’in bu isi organize ettiği argümanı mesnetten yoksundur yani bir “resmi komplo teorisi” dir.
Özet olarak kişisel kanaatim eylemin iddia edildiği gibi bir grup zeki, çok iyi tahsilli Müslüman genç tarafından yapıldığı, fakat olayın bir takım detayları, bunların başkaları ile bağlantıları ve olayın bir El-Kaide operasyonu olduğu teorileri benim mantık testimi geçmeyen resmi komplo teorileridir. Olayın, sonrasında Bush’un PNAC üyelerinin ağırlıkta olduğu neocon yönetimi tarafından zaten var olan Pax-Americana ihtirasını gerçekleştirmeye donuk projeleri için gerek spin-doctoring, gerek fabrikasyon ve dezenformasyon yolu ile kullanıldığı ise gün ışığı gibi ortadadır,
“Yönetim Pearl Harbour’u sonlandıran cinsten bir cevap ile görevlidir: Bunu üreten sistemin yok edilmesi”.
Tek süper güç olan Amerika’nın silah gücü ile yenilmesi imkansız idi. ABD’yi korkutan tek güç manevi güç idi. Vietnam’da 3 milyon kişiyi katledip sadece 55 bin kayıp verdiği halde gene de yenilen ABD artık bu manevi gücü ihmal edemez idi; bu silahtan İslam dünyasında bol miktarda olduğunu biliyordu. Spesifik objektifler yanında bu iradeyi, manevi gücü kırmak çok daha önemli idi. Bu kırıldığı zaman fizikisel, ekonomik güç dengesizliği ABD’yi tartışmasız imparator yapacaktı.
Özel ağırlık Afganistan ve Irak’a verilmekle birlikte bütün Arap ve İslam dünyasını potansiyel “terörizm kaynağı” olarak portre eden propaganda başladı, ve iç ve diş kamuoyu sistematik bir şekilde “Islami terörizmle savaş” ’in gerekliliği ile indoktrine edilmeye başlandı.
Bütün resmi ve gayriresmi odaklardan çıkan mesajlarda “fırsat” kelimesi anahtar kelime gibi idi. Bush, Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz, Rice, bu olayın sağladığı “fırsatlardan” bahsettiler
Afganistan için zahiri sebep hazır idi. El-Kaide-Taliban orada idiler. Batini sebepler arasında Orta Asya petrollerine ulaşmak, ve spesifik olarak Amerika’nın bölgede faal petrol şirketlerinden UNOCAL’in (Sonradan göreve gelecek olan Hamit Karzai ve PNAC’in Afgan asilli üyesi, Wolfowitz’in adamı, şimdiki Irak elcisi Zalmay Khalilzad da bir zaman önce bu şirketi için çalışmışlardı) , Hazar gazini Afganistan, Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na indirecek CentGas projesine Taliban’in zorluk çıkarması gibi nedenler de vardı. Bir İsrailli gazeteci “bölgede yeni oluşturulan Amerikan üsleri haritasına baktığınızda bunların CentGas boru-hattı güzergahı ile örtüştüğünü müşahede etmişti
Zaten Taliban rejiminin devrilmesine gözyaşı dökecek Müslüman dahi bulmak zordu
“A Clean Break” (Bir yeni başlangıç) baslıklı bir dokümanda İsrail’e de “preemption,” (önceden saldırma) politikasını uygulamaya koyması tavsiye edildiği yazıyor. Perle ve adamları Israil’in “Suriye ve Lübnan’ı işgalini ve Saddam’in indirilmesi için gayret göstermesi gerektiğini yazıyor. Perle ve arkadaşları İsrail’in Lübnan ve Suriye işgalini Amerika’ya pazarlaması için, Amerika’da sempati kazandıracak bir şekilde nasıl açıklayacağının metnini dahi içeriyor. İsrail, “Suriye’nin “Kitle İmha Silahlarına” dikkat çektikten sonra söyle demeli imiş Perle’e göre: “Suriye gibi baskıcı rejimlerle müzakereler ihtiyatlı realizm gerektirir….İsrail için kendi insanlarını katleden, komşularına karsı açıkça düşmanlık sergileyen ve en ölümcül terörist örgütlere destek veren rejimlerle safça muamele yapması tehlikeli olur. James Bamford adındaki araştırmacı/yazar’ın “A Pretext for War” (Savaş İçin Bahane) baslıklı yazısında belirttiği gibi ayni bahaneler daha sonra Irak’a saldırmak için kullanılacaktı.
Stephen Gowans adındaki bir araştırmacının soyle diyor: “Postallılar Irak’a girdiğinde ilk hedefleri Güney’deki Petrol sahalarının güvenliğini sağlamaktı. Ve Bağdat’ta kaos meydana geldiğinde Amerikan güçleri yağmacılarin, kundakçılar, çetelerin Planlama , Tarım , Dışişleri, Eğitim, Ticaret, Kültür ve Enformasyon Bakanlığını yakıp yıkmalarına yağmalamalarına müsaade etti. Fakat yalnız Washington’un pesinde olduğu petrol zenginliği ile ilgili haritalar, arşivler ve bütün teknik bilgilerin bulunduğu Petrol Bakanlığı önündeki tanklar ve zırhlı tasıma araçları sayesinde hiçbir şey olmadı.
————————————
huh!:))
Kitap okumuş gibi oldum:)
Bekir bey isminizle birlikte arşivime alıyorum..
Belge nitelikli bir türkçe kaynak olmuş..Ellerinize beyninize sağlık..
sevgi ve saygılarımla
Yorum�Yorumlar yazan: Ece — Eylül 21, 2006 @ 2:27 am
“Tek süper güç olan Amerika’nın silah gücü ile yenilmesi imkansız idi. ABD’yi korkutan tek güç manevi güç idi. Vietnam’da 3 milyon kişiyi katledip sadece 55 bin kayıp verdiği halde gene de yenilen ABD artık bu manevi gücü ihmal edemez idi; bu silahtan İslam dünyasında bol miktarda olduğunu biliyordu. Spesifik objektifler yanında bu iradeyi, manevi gücü kırmak çok daha önemli idi. Bu kırıldığı zaman fizikisel, ekonomik güç dengesizliği ABD’yi tartışmasız imparator yapacaktı.”
Amerikalilarin yillardir tv ve sinema ile yikana yikana sungere donen buyuk cogunlugunun aklina girmek evlerine yada ceplerine girmekten on defa daha kolaydi. Bilmiyorum bana katilirmisiniz Bekir bey ama , ben Amerikayi hep iki kast sistemi gibi gormusumdur. Iyi universitelerin sosyal bolumlerinden mezun olmus, avukatlik, diplomatlik, hemen hemen her devlet dairesinin en yukariya kadar cikabilecek kose baslarini tutmus cogunlugu beyaz olan bir kesim,.. ve gudulen populer kulturle yasayan, hayatlari poker partileri ile sunday night monday night ve friday night football la sinirlanmis, bir kesim…. belki ikisinin arasinda sayilari yok denecek kadar az olan bir okumus sistem disi dusunen ve konusan kesim…
Hani bizim sokaktaki vatandas ne dusunuyor dedigimiz kesim ne kadar iyi manupule edilirse tarafiniza alabiliyorsunuz… Bir gun sizin kahramanlardan olusan bir halk oldugunuzu dusunebiliyorlar, diger gun teroristler.. diger gun agzi acliktan kokanlar…
Etraf unlu olmak icin her turlu manyakligi yapmaya hazir paranoyak binlerce insanla doldu (ozellikle polisler). Hatta 11 eylul sonrasi yanilmiyorsam yuzbinlerce bilgi maili yagmisti fbi’a.
Her neyse iste o unlenmek isteyen insanlar daha cok bozdu huzuru. tabi NYPD ve NYFD teskilatlarinin cizmeleri icinde kose bucak “halen” para toplayanlarda yolunu buldu…
Daha once nereli oldugu sorusuna ulkelerini soyleyen butun ortadogulu arkadaslar “newyorklu” oldular…
FBI evimize gelip arastirma yapti, sadece ortadogu gorunumlu bir arkadasin arkadasi araba kiralarken bizim evin adresini verdigi ve arabayi kiralayan kadin “malum floridaliyiz” suphelenerek fbi’i aradigi icin.. Neyse ki adamlar gelir gelmez uykulu gozlerle bir arkadas tabi arayin izne gerek yok dedigi icin hicbirsey olmadi.
Isin ilginc yani -ben o zaman bir restaurantta calisiyorum- iki ingilizce kelimeyi zor bir araya getiren Meksikali biraderlerin bile izledikleri televizyon kanallarindan ogrendikleri bilgilerle (benim musluman oldugumu tabiki biliyorlardi) gelip akla hayale gelmeyen sorular sormalari.
Cok komik bir olay dun yasanmis. Bir food store (bakkal diyelim) da calisan bir arkadasima -ki kendisi biraz araplari andirir- bir sarhos gelip, bak ben de Ladin’i seviyorum, bana yardim et demesi
Her ne ise, Bekir abicim, sen kabul etmesende biz caktirmadan okuyoruz, geziniyoruz. Ve DORT GOZLE bekliyoruz.
))
Ayrica sen benim oraya en son ne zaman ugramistim kine?
Saygilar ve hurmetler abicim..
Yorum�Yorumlar yazan: fatih demir — Eylül 21, 2006 @ 3:28 am
ece, fatih bey pardon. yine başka bir mevzu nedeniyle bekir bey’e kısık sesle bir not bırakıp çekileceğim. bu arada metin bey ortalıkta yok. iyi mi değil mi, haberiniz var mı? hoşçakalın.
bekir bey, sevimli yazınızı aldım ve çok keyiflendim, teşekkür ederim. ben yazınızı ön sayfaya taşıdım ve yanıtladım. umarım sakıncası yoktur sizin için.
sevgilerimle.
Yorum�Yorumlar yazan: endişeliperi — Eylül 21, 2006 @ 10:33 am
yine enfes bir yazı olmuş tebrikler,
sadece ufak bir eleştirim olacak:
Ladin’in bu isi organize ettiği argümanı mesnetten yoksundur yani bir “resmi komplo teorisi” dir
“Yani” kullanımızı (komplo teorisi = mesnetsiz) olarak anladım. Halbuki komplo teorileri illa “mesnetsiz” olmak zorunda değildir. Aynı şekilde bir komplonun torisini yapan resmi tavır da “mesnetsiz” ya da “yanlış” olmak zorunda değil. “Komplo teorisi” kavramına haksızlık etmeyelim
Yorum�Yorumlar yazan: VolkanS — Eylül 21, 2006 @ 8:51 pm
Bekir Ağabey,
İşte şimdi düşüncelerimiz örtüştü. Çok güzel bir yazı elinize sağlık.. 11 eylül’ün kullanılması, eylem hakkındaki resmi teorilerin tutarsızlığı, ABD’nin küresel hesapları ve neticeten işlettiği süreç hakkındaki tüm düşüncelerinize; hasılı yazınızın tamamına katılıyorum.
En ince detaylarını dahi yazmışsınız. Tekrar elinize sağlık..
Yazının devamı çok önemli.. “Dünya nereye?” Merakla bekliyoruz..
Saygılar..
Yorum�Yorumlar yazan: Suat Öztürk — Eylül 21, 2006 @ 10:08 pm
Cok dogru tesbitt Vokan Bey. Yazarken ayni cumle uzerinde tereddut etmistim. Ama “resmi komplo terisi” ni tirnak icine alarak bunun Turkce’de negatif manada kucumseyici, inanilmamasi gereken vurgusu ile kullanildigina gonderme yaptim. Yani birdaki “kolpo terisi” ifadesi gunluk poltik jatrgunumuzdaki ifadeden alinmistir, benim tanimim veya dogru tanimdan degil. Bas kisimda kompo teorisi tanimi uzerine yazdiklarimla bunu birlestirrseniz bu anlasilir saniyorum. Evet “komplo terisi” kavramina haksizlik etmek istemem, cunki Ertugrul Ozkok’un aksine ben bunlarin buyuk cogunlugunun dogru olduguna inananlardanim. Tesekkurler.
Suat Bey kardesim, tesekkurler guzel sozlerin icin.
Yorum�Yorumlar yazan: bekirlyildirim — Eylül 22, 2006 @ 1:19 am
Sevgili Bekir Bey,
Size ve bütün müslüman dostlarıma Ramazan ayının bereket ve güzellikler getirmesini diliyorum.
Yorum�Yorumlar yazan: metin-thePoor — Eylül 23, 2006 @ 7:32 pm
Tesekkurler Metin Bey dostum. Ben de bu vesile ile butun ziyaretcilerin ve alem-i Islam’in Ramazan’i serifini tebrik butun insanlik icin hayirlara vesile olmasini dilerim.
Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Eylül 24, 2006 @ 12:08 am
Bekir Bey abicim,
Ramazaniniz mubarek olsun. Insallah tertemiz arinmis olarak cikariz bu aydan.
Not : Amerikadaki dostlara ozel dua lutfen, zorluklarini bilirsiniz gurbetin
Ayrica gullac gonderirseniz makbule gecer
Yorum�Yorumlar yazan: fatih demir — Eylül 24, 2006 @ 12:25 am
Bugün bu basligi tartistik misafirlerle))
Yorum�Yorumlar yazan: XSI — Eylül 24, 2006 @ 12:53 am
Bu arada herkesin Ramazan ayini tebrik ederim. BUgün oruc tutmayan var mi aramizda?
Yorum�Yorumlar yazan: XSI — Eylül 24, 2006 @ 12:54 am
Sevgili Bekir bey,
Ben de hem sizin hem diğer dostlarımızın Ramazan ayını kutluyorum ve hepimize hayırlar getirmesini diliyorum..
sevgilerimle
Yorum�Yorumlar yazan: Ece — Eylül 24, 2006 @ 1:21 am
Fatih Bey Kardesim,
Sizin ve oradaki diger kardeslerin mubarek Ramazan ayni tebrik eder hayirlara vesile olmasini dilerim. Gullac kalmadi, kazadibi versem?
Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Eylül 24, 2006 @ 4:06 am
Tesekkurler XSI Bey, Ece hanim. Fatih Bey’in orda sordim tekrarlayayim, siz neden bahsediyorsunuz bugun orucmu tuttu birileri?
Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Eylül 24, 2006 @ 5:00 am
Bekir Bey, hayırlı ramazanlar. “Ne güzeldi di mi eski Ramazanlar”:) demiycem.(Zaten öyle demeye de yaşım tutmuyor)
Bu lafa gıcığımdır. Eskitmeye çalışırlar Ramazan’ı. O hep güzel bence. Sahurda yanan ışıklar, Ramazan pidesi, iftar telaşı, fitreler,sadakalar,zekatlar tabi ki mukabele…(benim için şimdi oğlumun oruç ile ilgili soruları) Eskitemeyecekler inşallah “benim annemde başını örterdi” sözüyle başörtüsünü eski, çağdışı göstermeye çalıştıkları gibi.
Ramazan İnşaallah tüm dünyaya huzur getirir…
Bu Xsi Beyin bahsettiği Arabasitana uyup oruç tutanlar herhalde. Onlar yine bir gün önce görmüşler hilali. Ben Meteoroloji İşleri Başkanlığımıza güveniyorum:)
Yorum�Yorumlar yazan: e-mine — Eylül 24, 2006 @ 3:57 pm
Bu Xsi Bey… değil Bu, Xsi Bey… olacaktı kusuruma bakmayın Xsi Bey.
Oruç kafama vurdu:))))
Yorum�Yorumlar yazan: e-mine — Eylül 24, 2006 @ 4:00 pm
E-mine hanim yaw biz de bir gun once gorduk
Niye hep Arabistan olsun, Amerika da var
Yorum�Yorumlar yazan: fatih demir — Eylül 24, 2006 @ 7:17 pm
Tamam o zaman Amerika’dan gözüktüyse no problem:)
Hayırlı Ramazanlar Fatih Bey
Yorum�Yorumlar yazan: e-mine — Eylül 24, 2006 @ 8:20 pm
Fatih Bey’in orda sordim tekrarlayayim, siz neden bahsediyorsunuz bugun orucmu tuttu birileri?
Bekir bey
Ruyet olayi vardir ya hani, bazi müslüman ülkeler bir gün önceden tutmaya baslarlar, Türkiye ise astronomik verilere göre tutmakta. Ülkemizde o İslam ülkelerinin takvimine uyan kisiler mvcut o yüzden sormustum.
E-mine hanim
Bu Xsi Beyin bahsettiği Arabasitana uyup oruç tutanlar herhalde. Onlar yine bir gün önce görmüşler hilali. Ben Meteoroloji İşleri Başkanlığımıza güveniyorum:)
Bingo ))
Fakat konu tartismali, yani hesaplar icinde keyfi kabuller de var. Ayrintisini bilemiyorum tabi.
Bu Xsi Bey… değil Bu, Xsi Bey… olacaktı kusuruma bakmayın Xsi Bey.
Oruç kafama vurdu:))))
Yani parmakla gösterir gibi “-bu XSI bey varya” )))))))))
Yorum�Yorumlar yazan: XSI — Eylül 25, 2006 @ 2:44 am
Öyle bir sms bana da geldi:)
Bir gün önce başlayan çok kişi var gibi
Yorum�Yorumlar yazan: Ece — Eylül 25, 2006 @ 11:04 pm
[...] 11 Eylul Oncesi ve sonrasi (II): Neoconlar iktidari, 11 Eylul ve sonrasi « Bir Münzevî’nin Notlarından… Kategori: Guncel-Politik, sosyal, kulturel, Amerika, Israel, Human Rights, Islam — Bekir L. Yildirim @ 11:25 am 11 Eylul Oncesi ve sonrasi (II): Neoconlar iktidari, 11 Eylul ve sonrasi « Bir Münzevî’nin Notl… [...]
Pingback yazan: 11 Eylul Oncesi ve sonrasi (II): Neoconlar iktidari, 11 Eylul ve sonrasi « Bir Münzevî’nin Notlarından… « Bir Münzevî’nin Notlarından… — Eylül 10, 2007 @ 11:25 am