İntihalci “İslami Medya” dan olursa susmakmı lazım hocam?
Nerden başlasam böylesi çok boyutlu ve netameli bir mevzuya? Mevzuların bağlantılılığı, “birleşik alan teorisi”, “birleşik kaplar” veya sahsi tercihim olan “bütün yollar Tophane’ye çıkar” teorilerinin savunucusu biri olarak konuyu sadece “intihal” veya medya ahlakı boyutunda tutmak zor olacak tabiatı ile, ama dağıtmamaya gayret edeceğim.
Haber7 sıkça ziyaret ettiğim çok tikli bir Internet haber, yorum portalıdır. Haber programı ve İskele Sancak’ı da düzenli olarak izlediğim Kanal 7 ailesindedir. Ayni zamanda yazar/yönetmen/şair/program yapımcısı olduğunu öğrendiğim Mustafa Yürekli ise sitenin köşe yazarlarından . Gecen gün siteyi ziyaretimde yazısının “Baykal’ın Veli Küçük’le bağlantısı Erol Çakır’dır” başlığı
benim de “Baykal’a tüyolar: Erdoğan aleyhinde 10 tane kapı gibi belge!” başlıklı yazımda geçtigi için özellikle dikkatimi çekti. Bildiğim kadarı ile Baykal’ın Erdoğan hakkındaki “İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde ihalelerden Islami medyaya kaynak aktarıldı” iddiasını takiben, bu iddianın kaynağı İstanbul Valisi Erol Çakır’ın siyasi oyunlar geçmişi, Erdoğan bağlantısı üzerine köşe yazısı yazılmadı medyada. Yanılıyor da olabilirim tabii medyanın tamamını taramadığım için.
Fakirin bu mütevazı mekandaki kara mizah denemesinin giriş bölümünde bahsi geçti bu bağlantının. Yazının esas konusu da Erol Çakır değil, Baykal’ın Erdoğan aleyhinde “belge” zırvaları idi. Çakır geçmişi, Veli Küçük bağlantısı bir arka plan bilgisi idi yazımda.
Bu giriş bölümündeki Erol Çakır meselesi bu adamın valiliği döneminden medyadan takip ettiklerimden hafızamda kalan kırıntılar üzerine idi. Bu her bir kırıntıyı kısa bir Google araştırması ile teyit ettim. Kaynak bulamadığım bir iki tanesinden de hiç bahsetmedim yazıda. Ve kara mizah yazısının o kısmi böyle oluştu.
İntihal konusu olan kısım aynen şöyle:
Baykal’a tüyolar: Erdoğan aleyhinde 10 tane kapı gibi belge!Sayın Baykal’ın RTE, Akepe, Yeni Şafak, Vakit gazeteleri ve Kanal-7 televizyonu hakkındaki iddialarına “ispat edemeyen namerttir”, “müddei iddiasını ispatlamazsa müfteridir” türü cevaplar gelmesi üzerine Sn. Baykal’ın sunduğu birinci delili en güvenilir belge kaynağı olan Emin Çölaşan’ın 2003’te yazdığı bir köşe yazısı idi. İkinci ve daha bile güçlü şıracısı (pardon şahidi) ise zamanın (199
İstanbul Valisi’ Erol Çakır. Hatırlamayanlar için biraz arka plan: Bu Erol Çakır RTE’i belediye başkanlığından uzaklaştırma, bu şekilde onun siyasi kariyerinin sona ermesi için işleme koyulan, başarılı (!) operasyon içerisinde görevini hakkı ile ifa etmiş idi. Fakat “incelemeden” bir şey çıkmayınca “şiir durumundan” alaşağı edilmişti RTE.
Çakır’ı birçoklarımız korumasının soyguncu, çeteci olması, başörtülü İmam Hatipli kızlara kelepçe vurdurması, ve 99 depremi sırasında vinç getirtmeyip polis(ler)in enkaz altında kalarak can vermesine neden olduğunu düşünen bir DSP milletvekilinden tokat yemesi ile hatırlıyoruz (yumruk diyenler de var). Şimdilerde ise bu Çakır Susurluk’tan, Danıştay sadırısı, JITEM’den Hrant Dink cinayetine kadar bilumum derin devlet organize işlerinin altından çıkan emekli subay (rütbesini hatırlayamadım, sanıyorum albay idi) Veli Küçük’ün iş ortağı imiş. Çakır’ın diğer bir özelliği ise Yüce Divan’dan zaman aşımı ile kurtarılarak ne kadar dürüst ve dahi “yollu” (yolsuzun karşıtı) bir devlet adamı olduğunu ispat ettiği için hemen kolları sıvayıp “yeni kazanımlar” için alternatif siyasi oluşumlar arayışı turlarına çıkan , Mesut Yılmaz’ın adamı olması. O kadar “adamı” imiş ki Mesut’un, fazla dürüst ve de meşruiyetçi olmasından dolayı görevden uzaklaştırdığı Sadettin Tantan sonrası donemde kendisini İçişleri Bakanı yapmayı dahi düşünmüş. Çakır da Yılmaz ve bilumum 28 Şubatçılara kadirşinaslığını göstererek “yaw bence bu belediyelerin verdiği ihaleleri kazananlara ödenen mebalgin yarısını garanti Yeni Şafak, Vakit ve Kanal-7 ‘ye aktarıyor; araştırın bulun bir şeyler” mealinde bir mektubu Mesgut’a gönderesi imiş. (Biz de, ISKIGATE’ci sosyal demokratlar da böyle yaptığına göre dincilerde yapıyordur” diye düşünesi imiş). Yılmaz’ın İçişleri Bakanı Sadettin Tantan kendisinin Fatih Belediye Başkanlığı zamanından kavgalı olduğu RTE’nin belediyesi ve bu yayın kuruluşları hakkında 6 aylık bir inceleme yaptırmış, ve binlerce sayfa dokuman mufettişlerce incelendikten, ifadeler alındıktan sonra ”iddiayi destekler hiçbir kanıt bulunamadı” mealinde rapor verilmiş!” .
Uzun sözün kısası Baykal’ın güvendiği dağlara gene kar yağmış olduğu, boyalı medyadan dahi Çölaşan’dan başka kimsenin iddialarına rağbet etmeyişi ile teyit edildi.”
Yürekli imzası ile yayınlanan yazı tam burada kesilmiş, akıllıca. Niyemi akıllıca? Çünkü yazımın takip eden cümleleri yazarın kim olduğunu ele verir cinsten:
“Şimdi fakir de fazla sosyal olmasa da demokrat olarak Çölaşan’ın üzerindeki belge üretme (pardon sunma) yükünü birazcık hafifletmek saikı ile elini taşın altına koyaraktan aşağıdaki on belgeyi, hiçbir karşılık beklemeden Baykal’a sunar…….. !“.
”
Yürekli imzalı yazının tamamı yazının sonundadır.
Görüleceği gibi Mustafa Yürekli’nin yazısının giriş paragrafından sonra Sabah Gazetesi’nden Salih Memecan’in karikatürü vardı. Uygun kaynak, tarih referans verilmiş idi. Sadece hiperlink yoktu.
Ondan sonraki kısım ise benim yazımdan alıntı idi. Yalnız benim yazımda ironik üslup gereği özellikle seçtiğim “Akepe” ve “RTE” yerine uygun isimler yazılmıştı. Bazı kelimelerdeki “saldırı” yerine “sadırı” gibi harf hatalarım dahi düzeltilmemişti ne yazar ne editörler tarafından.
Burada problemlerim şunlar:
1.Çok tıklı, saygın, Kanal 7 ailesinin bir üyesi olan Haber7 gibi önemli bir sitenin yazarı neden başkasının yazısını kendisinin diye sunar? Tamam konu benim tekelimde değil, ama gerek yazının başlığındaki iddia, gerek onu destekleyen veriler, ve mevzudaki bütün cümleler bana ait. Yazımdan alıntılanan kısmı çıkarırsanız geriye ne başlık kalır ne yazı. (nitekim hal böyle olduğu için yazı tümden kaldırıldı sonunda)
2.Zaman zaman birçok köşe yazarlarının diğer yayınlardan kaynak göstererek alıntı yaptıkları olur. Diğer bir referans verme şekli de Fehmi Koru’nun düzenli olarak yaptığı hiperlink verme şeklidir. Bu metodu fakir de çokça kullanır.
Ama kendinizin diye sunduğunuz yazının çoğu başka bir kaynaktan alıntı ise, bunun kaynağından bahsetmeniz için medya ahlak yasasına dahi gerek olmamalı. Sokaktaki insanin hakkaniyet duygusu, kişisel ahlakı -bırakın İslam ahlakini- dahi buna yeterli değilmidir?
Durumu fark ettikten sonra yazarına bildirdim bir e-posta ile. Kasıtsız bir ihmal olduğu zannı ile düzelteme rica ettim. Bir köşe yazısının ömrünün bir gün olduğu hesaba katılırsa bu tashih ne kadar geç yapılırsa o kadar manasızlaşıyordu. Gavurların “justice delayed is justice denied” (geciken adalet, verilmeyen adalettir) ilkesi gereği. Burada gecikme dakiklerle ölçülüyor idi.
İvedi cevap alamayınca durumu yazı işleri müdürüne bildirdim ve sitenin “iletişim” kısmındaki editör adresine de bir kopyasını gönderdim.
Birçok e-mail ve iki defa telefonla aramamdan, “tamam, noolmuş yani, bakarız” edalarindaki editore mevzuunun zannettikleri kadar önemsiz olmadığını vurguladıktan sonra , yazının altında şöyle bir not belirdi:
“Not: Bu yazının bir kısmı Bekir L. Yıldırım’ın “Bir Münzevi’nin Notlarından” ve Cemaat Bloglarinda yayınlanan “Baykal’a Tüyolar: Erdoğan Aleyhinde 10 tane Kapı gibi Belge” yazısından alıntıdır. “
Bir ilerleme idi, ama gene problemli idi. Çünkü:
1.Diğer alıntılardaki standard kaynak gösterme şekli yerine neden yazının altına not konulmuştu?
2.Bu yazıyı okuyan biri yazının hangi bölümünün alıntı hangisinin yazara ait olduğunu nerden bilecekti? Ne tırnak işareti vardı, ne alıntı olduğunu gösterir herhangi bir emare vardı. Yazının dibindeki “bir kısmı alıntıdır” ifadesi pek ala bir cümleyi de kastediyor olabilirdi. Alıntının bir veri veya haber değil başkasının zihin ürünü cümleler olduğu gene saklanıyor idi. Oysa burada yazının ana konusu ile ilgili kısmın tamamı bana aitti.
Her ne kadar yazıyı okuyan binden fazla insan bunu bilmedi ise de yanlışın düzeltilmesini ve uygun kaynak gösterme usulünün uygulanmasını rica ettim.
Bu defa ilk olarak cevap geldi editörden ve yazının tamamı ile siteden çıkarıldığını yazdı ve özür diledi.
Bununla da problemim var: Ben yazının kaldırılmasını değil uygun kaynak gösterilmesini talep ettiğim halde neden site yöneticileri kolayca alıntı kısmini uygun şekilde işaretleme yerine yazarının imzasını taşıyan yazıyı tümden kaldırma gereği hissettiler acaba?
Tahminim, yazarlarını böyle utandırıcı bir durumdan kurtarmak istediler.
Google vasıtası ile kendisinin yazar/yönetmen/şair olması dışında aynı zamanda “basın ahlaki” savunucusu, “Medya Platformu Derneği”nin kurucu, yöneticisi, birçok Islami kanallarda görev yapmış veya yapmakta olan bir zat-i muhterem olduğunu öğrendim yazımı intihal eden şahsın.
Ertesi gün aynı sitede aynı başlıklı yazı gene göründü fakat bu defa benim cümlelerim yerine kendi cümlelerini ikame etmişti yazar, gene benim medya arastirmasi sonucu sunduğum veriler, tespitler üzerine.
Olayda beni özellikle rahatsız eden husus, intihalin kendisi kadar, hatta ondan da fazla yazarın tepkisi. Bir e-posta veya telefon ile özür dilemeye tenezzül etmedi “ünlü şair/gazeteci/ yönetmen” hem de “Islami” olan.
Medyamızda boy gösteren, köşeler kapmış, “dava” veya “ahkam kesme” yi kariyer, geçim kaynağı haline getirmiş kimseler biraz daha mütevazı olmalı, buralara gelmelerinin ne bir nesnel sınav ne de liyakat ürünü olduğunu unutmamalılar. Blogistandaki gezintilerimde değme köşe yazarlarını cebinden çıkaracak pek çok “defineye malik viranelere” rastladım. Bu Türkiye’ye has olmasa da bir Türkiye gerçeğidir: Gerek fikir dünyasında, gerek siyaset, ve bürokraside mevkilere gelmek, makamlar kapmak liyakat değil “bağlantılarla” ve “oyunu kuralları ile oynamakla” olur. Bu laikçi için de böyledir, milliyetçi için de İslamcı için de. Birçokları liyakat sahibidir ama bu ne gerek ne yeter şarttır. Bu konuyu ayrı yazı (lar) da ele alacağım.
Bu yazarımız henüz Fehmi Koru, Ali Bayramoglu, Ekrem Dumanlı vb kadar “ünlü” değil, Islami medyada, bildiğim kadarı ile. Şimdi merak ediyorum acaba onlar kadar ünlü olursa egosunun büyüklüğü ne kadar olur? Bu “ben önemli bir Islami yazar/medya mensubu olduğuma göre adı şanı duyulmamış birinin malı benim malimdir” hukukunu nerden almıştır acep yazarımız? Medyanin raconumudur bu?
“intihal” in ne olduğunu bilmek için hukukçu olmaya da medya etikcisi, olmaya da gerek yoktur. Senin değilse intihaldir. Annem de bilir bunu.
Gerek bu site gerek diğer medya mensupları emininki tanınmış bir yazardan alıntı yaptığında kaynağını verir. Bunu çoğu kişisel ahlakın bir gereği olarak yapar. O olmayan da ötekinin kendisini rezil edeceğini bilir hem kalemi ile, hem legal yollarla. Buradaki büyük ahlaki zafiyet, intihal yapılan kişinin “önemsiz” olduğu, dolayısı ile bunun yanına kalacağı düşüncesidir. İşte benim esas hassasiyetim buradadır. Bu yazı da böyle olmaması gerektiği saiki ile yazılmıştır.
Geçmişte gerek kendisi gerek aile fertleri “akrabalık durumundan” kartel medyasının haysiyet cellatlarının kurbanı olmuş, laikçi medyadaki ahlak çöküntüsü üzerine dili döndüğü kadar her fırsatta mücadele vermiş biri olarak ve medyadan Cüneyt Ülsever gibi kalemşörlerin Başbakanlık Müsteşarı’na yaptığı “intihalci” iftirasına şiddetle karşı çıkmış biri olarak (bu konuda Ülsever ile yazışmaların birçoğunun kopyası duruyor), “bizden” birileri de böylesi bir ahlaki zafiyet gösterdiğinde sesiz kalamazdım.
Hassasiyetimin diğer, bir o kadar önemli sebebi gerek Türkiye gerek dünyada zulüm altındaki İslam dünyasını temsil edenlerden diğerlerinden beklediğimin ötesinde bir profesyonellik, ahlaki üstünlük beklemem. Bunun içindir ki dünyada bir El-Cezire Türkiye’de Zaman ile gurur duyuyor, ne araştırmacı gazetecilik, ne profesyonellikte yeterli gördüğüm Vakit türü bir yayından üzüntü duyuyorum. Bir Vakit Gazetesi, Tercüman, Yeniçağ veya Cumhuriyet’ten daha mı kalitesiz demek istiyorum? Asla! Ama bumudur başarı ölçüsü?
Fazlamı önemsiyorum? Patent İnceleyicisi geçmişimden dolayı “fikirsel mülkiyet” konusunda fazlamı hassasım? Ceviz kabuğunu doldurmayacak bir olayı büyütüyormuyum?” sorularını kendime sormadım da değil. Şöylesi bir zihinsel test geliştirdim nesnel cevap arayışı için. Ayni durum benimle Haber7 .com ve yazarı değil diyelim ki Fehmi Koru ile Ali Bulac arasında olsa idi taraflar ve yayın kuruluşları ne yapardı? Peki fark nedir?
Mustafa YUrekli’nin simdi kaldirilmis olan yazisi’nin tam metni:
*************************************
Baykal’ın Veli Küçük’le bağlantısı Erol Çakır’dır
* Mustafa Yürekli
mustafayurekli@gmail.com
Cumhurbaşkanlığı seçimleri arafesinde Ankara manzarasında, en sırıtan görüntü, ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın askeriye ilişkileri oldu.
Baykal’ın üç emekli generali tek tek ziyaret etmesi kimi gazetecilere de tuhaf geldi; gazetelerin köşe yazılarında ilginç yorumlar okuduk.
Salı günü ardarda emekli paşalarla görüşüp. Perşembe günü de ‘önsezilerine’ dayanarak ‘askeri müdahale’ deyince… İş karikatür konusu oldu.

Salih Memecan, Baykal’ın emekli paşaları turlamasını bir karikatürle tarihe not düştü. (Sabah, 18 Mart 2007) Karikatürde, Baykal askeri bir garnizonda asker.
Miğferi… Silahı… Nöbet kulübesi.. Ardında dikenli teller.. Karikatürün sol köşesinde küçük bir yazı: ‘Dennis, asker, Tay-yeap’in cumhurbaşkanlığına mani olsun deyince…’ Karikatürdeki Deniz Baykal’ın konuşma balonu da şu: ‘Sen de gel bizim işimizi yap, dediler.’
EMEKLİ GENERALLERLE İTTİFAK
(Intihal edilen kısım-BLY):
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ak Parti, Yeni Şafak ve Vakit gazeteleri ve Kanal-7 televizyonu hakkındaki iddialarına “ispat edemeyen namerttir”, “müddei iddiasını ispatlamazsa müfteridir” türü cevaplar gelmesi üzerine, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sunduğu birinci delili, en güvenilir belge kaynağı olan Emin Çölaşan’ın 2003’te yazdığı bir köşe yazısı idi.
İkinci tanığı ise zamanın (199
İstanbul Valisi Erol Çakır’dı.
Baykal’ın tanığı Erol Çakır, Recep Tayyip Erdoğan’ı belediye başkanlığından uzaklaştırma, bu şekilde onun siyasi kariyerinin sona ermesi için işleme koyulan, başarılı (!) operasyon içerisinde görevini hakkı ile ifa etmişti. Fakat “incelemeden” bir şey çıkmayınca “şiir durumundan” alaşağı edilmişti Recep Tayyip Erdoğan.
Erol Çakır’ı birçoklarımız korumasının soyguncu, çeteci olması, başörtülü İmam Hatipli kızlara kelepçe vurdurması ve 99 depremi sırasında vinç getirtmeyip polis(ler)in enkaz altında kalarak can vermesine neden olduğunu düşünen bir DSP milletvekilinden tokat yemesi ile hatırlıyoruz (yumruk diyenler de var).
Şimdilerde ise Erol Çakır, Susurluk’tan, Danıştay sadırısına, JITEM’den Hrant Dink cinayetine kadar bilumum derin devlet organize işlerinin altından çıkan emekli subay (rütbesini hatırlayamadım, sanıyorum albay idi) Veli Küçük’ün iş ortağı imiş.
Dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ı Çankaya yolunda durdurabilmek için ileri sürdüğü iddia sayesinde Deniz Baykal’ın derin devletle organize işlerdeki önemli bağlantısının Erol Çakır olduğu da ortaya çıktı..
Erol Çakır’ın diğer bir özelliği ise Yüce Divan’dan zaman aşımı ile kurtarılarak ne kadar dürüst ve dahi “yollu” (yolsuzun karşıtı) bir devlet adamı olduğunu ispat ettiği için hemen kolları sıvayıp “yeni kazanımlar” için alternatif siyasi oluşumlar arayışı turlarına çıkan Mesut Yılmaz’ın adamı olması.
O kadar “adamı” imiş ki Yılmaz’ın, fazla dürüst ve de meşruiyetçi olmasından dolayı görevden uzaklaştırdığı Sadettin Tantan sonrası donemde kendisini İçişleri Bakanı yapmayı dahi düşünmüş. Çakır da Yılmaz ve bilumum 28 Şubatçılara kadirşinaslığını göstererek “yaw bence bu belediyelerin verdiği ihaleleri kazananlara ödenen meblağın yarısını garanti Yeni Şafak, Vakit ve Kanal-7 ‘ye aktarıyor; araştırın bulun bir şeyler” mealinde bir mektubu Mesut’a gönderesi imiş. (Biz de, ISKIGATE’ci sosyal demokratlar da böyle yaptığına göre dinciler de yapıyordur” diye düşünesi imiş).
Yılmaz’ın İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, kendisinin Fatih Belediye Başkanlığı zamanından kavgalı olduğu Recep Tayyip Erdoğan’nın belediyesi ve bu yayın kuruluşları hakkında 6 aylık bir inceleme yaptırmış ve binlerce sayfa dokuman müfettişlerce incelendikten, ifadeler alındıktan sonra ”iddiayi destekler hiçbir kanıt bulunamadı” mealinde rapor verilmiş. Uzun sözün kısası Baykal’ın güvendiği dağlara gene kar yağmış olduğu, medyadan da Çölaşan’dan başka kimsenin iddialarına rağbet etmeyişi ile teyit edildi.
Fakat Deniz Baykal’ın Erol Çakır bağlantılı derin devlet olarak tanımlanan emekli generallerle ittifakı da açığa çıkmış oldu.
BAYKAL’IN KIŞKIRTMALARI
Baykal’ın adları bir takım darbe teşebbüslerine karışmış emekli generallerle görüşmesi CHP’ye şüpheyle bakılmasına yol açtı.
Baykal’ın bütün bu kışkırtmaları, yalnız kaldığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde işe orduyu karıştırma gayretinden doğmaktadır.
Ordu komuta kademesini zor durumda bırakmak, ordu içinde orta ve alt kademelerde bir rahatsızlık yaratarak orduyu açıklama yapmaya yöneltmek stratejisi, şimdilik başarısız olmuş gibi görünüyor.
CHP DEMOKRASİ İÇİN CİDDİ BİR TEHLİKE
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve komuta kademesi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve siyasi partilerin arasındaki mücadeleye karışmamaya azami gayret sarfediyor. Böyle bir gelişmenin orduyu ne kadar zor durumda bırakacağının farkında görünüyorlar.
Bu bağlamda Genelkurmay Başkanı’nın basına sızdırılan “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin C’sini konuşmak istemiyorum” sözü anlamlıdır.
CHP, artık ordudan da tecrit olarak, tamamen yalnız kalmıştır.
Orduyu ve Harp Okulu öğrencilerini CHP flamaları altında yürüttükleri Milli Şef günlerinin, 27 Mayıs darbesi öncesi CHP Kadın Kolları’nın Harbiye önündeki tahriklerinin artık çok geride kaldığını anlayamayacak kadar gerçeklikten kopan Baykal ve CHP, demokrasi için ciddi bir tehlike teşkil etmektedir.
CHP KARŞISINDA DEMOKRATİK SABIR
TBMM ordusunu, CHP ordusu haline getirmek isteyen zihniyetin 27 Mayıs darbesinde demokrasiye, CHP’ye ve orduya verdiği zararın hâlâ telafi edilemediği düşünülürse, tehlikenin büyüklüğü meydana çıkar.
Ancak artık kamuoyu sahici “tehlikenin farkında”. CHP’nin bu tahriklerine karşı, AK Parti’ye düşen görev, krizi soğutmak, kontrol etmek ve istikrarı devam ettirmektir.
Gerisini seçmen seçimlerde, sosyal demokratlar ise seçimlerden sonra CHP dışında yeni bir yol ve parti arayarak halledeceklerdir.
CHP karşısında “demokratik sabır” gerekiyor.

Bekir Bey,
“intihal” sonrası haleti ruhiyenize iki farklı açıdan yaklaşmak isterim:
Birincisi, Blogistandaki “mütevazi” meskeninizin “haber7.com” gibi malikane sakinleri tarafından bile ziyaret ediliyor olması ve hatta daha da ötesi, malikane sakinleri tarafından “intihal” edilen kıymetli eşyalarınızın (bilgilerinizin) kendi eşyalarıymış gibi lüks malikanelerinde satılmasıdır. İntihalci Mustafa Yürekli haber7.com’da yazdığına göre fikir fukarası değildir. Buna rağmen M. Yürekli’nin sizin fakirhanenize ihtiyaç duymuş olması sizdeki cevheri ifşa eder
İkincisi, Mustafa Yürekli’nin size bi şekilde dönmemesinden yakınmış ve bunu yazarın egosunun şişikliğine bağlamışsınız. Fakat size katılmıyorum. Çünkü yazınızı intihal eden, hem de büyük bir haber sitesinin köşe yazarı sizi arayıp da “Bekir Bey ben sizin yazınızı arakladım, sizden arakladığımı belli etmeyecektim, nerden çıktınız Allah aşkına!, niye tadımı tuzumu kaçırıyorsunuz, sizin yazınızı ne güzel kendi yazımmış gibi yutturuyordum, ama neyse yaptık bi intihal bari özür dileyelim, özür dilerim Bekir Bey!” mi demesini bekliyordunuz? Yazınızı, kendi yazısı gibi hem de klavye hatalarınızı bile düzeltmeden sunan önemli bir sitenin köşe yazarı yazı intihali yapmanın nekadar yanlış, hukuk dışı ve gayri ahlaki bir davranış olduğunu bilmiyor mu ki intihali ortaya çıktığında yazı sahibini arayıp da özür dilesin! O nedenle M. Yürekli’nin size özrünü bi şekilde iletmemesinden dolayı üzülmeyiniz..
Saygılar..
Yorum yazan: osman timurtaş — Nisan 16, 2007 @ 9:30 pm
Tesekkurler Osman Bey Kardesim. Takip ediyorsaniz bazi dost sitelerde bir “ozelestiri” tartismasi devam edip gidiyor. Ben orlalarda bu “ozelestiri” isi uzerine laikcilerin mal bulmus magribi gibi atladigini gordugumde bu iyi niyetyli “ozelestiricilere” karsi cikar, “kendinizi ve Islami sanik sandalyesine koyuyorsunuz” der idim. Bu yaziyi yayinlamadan once de bir hafta kadar bekledim acaba bazi kotu niyetlilerein ekmegine yagmi suruyorum diye. Ama bu tur ahlak zaafiyeti addettgim konulara goz yummanin daha da zararli olduguna karar verdim, yazida gecen saiklerle. “ioslami” tasvifi tasiyanla “ne olmus, herkes yapiyor” deme hakkina sahip degiller.
Evet, yazarin beni arayip bir aciklama yapabilecek durumu yoktu. Yanlislik falan olamaz idi. Ama yazinin icerisine su blogda su sahis sunlar demis konuda diye herhangibir yazarin bircok yazilarinda yaptigi islemi tekrarlama firsati vardi. Ve hic aciklama yapmadan yanlis bir is yaptim hakkin helal et demesi de yeterli idi. Yazinin son cumlesinde dedigim gibi bunu diyelimki bir Fehmi Koru’dan yapanmazdi. Yapsa sonra ayni dasvranisi sergilemezdi. Sergilese Kanal7 yonetimi olaya bu kadar kayitsiz kalomazdi. Iste budur Turkiye gercegi. Birileri “islami” kategoriye girince farklilik bu “turkiye” gercegi disina cikarmiyo onlari. Nasilki “kayit disi ekonomide: yer alanlarin hepsi laikci olmadigi gibi.
Yazimin boyle “onemli” bir site tarafindan intihal edilmesi dogrusu fazlaca bir gurur kaynagi degil. Soyledigim gibi “onem” isi Turkiye’de tamamen liyakat ile kazanilan bir paye degil. Ne onlar “ahkam kesme Prof’u” ne de ben ogrenciyim. Bu is bilim falan degil. Yazilip cizilenleri altindaki imza veya yazildigi mekan degil muhteva ile degerlendirmeyi tercih ederim. Bekir Coskun , Ozdemir Ince’nin “en cok okunan yazarlar” oldugu bir ulkede yasiyoruz Alaskina.
Selam, saygi ve muhabbetle
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Nisan 17, 2007 @ 4:30 am
ScreenShot alsaydınız keşke Bekir Bey (
millet birbirine forumlarda hep böyle der de )
resmen enselemişsiniz
Şaka bir yana , bu copy-paste kolaycılığı başlı başına bir rezalet , veri kabilinden bilgileri alıntılamak-aşırmak neyse de , verilerin yorumlanması - önerilerin sunulması şeklinde oluşan harman’ı çalmak , basbaya “ben burda iskele babasıyım benim yaptığım copy-paste işini herhangi biri de yapabilir” demek bence,Veriler zaten kamuoyuna malolmuş , çalınan sizin emeğiniz ,yorumunuz ve uslubunuz ,uslup bir yana da yorumlama acziyetini şahsen affedemiyorum ,
başlıktaki “intihalci” ‘yi “ihtilalci” şeklinde gördüm , hemen eğildim monitöre doğru kim miş bu ihtilalci diyerekten merakla ,
intihal’i bir yana koyalım da , Ben sizden asıl “islami medya ” tanımlamasına dair bir yazı bekliyorum , sizce bu tanımlama doğru mu ? yada ilk kim kullandı ? Ali Bulaç bir yazısında “Ortadoğu” tanımı üzerine durmuştu ve bu tanım batının oryantalist bakışının bir yansımasıdır mealinde bir eleştiri getirmişti,
Ben “islami medya/basın “tanımlamasının kökenini bilmiyorum, fakat son dönemde “kürt aydını-kürt siyasetçisi” tanımlarından rahatsızlık duydum sonra da rahatsızlık duymamdan rahatsızlık duydum ( yani Türk siyasetçisi deniyor da Kürt siyasetçisinden neden rahatsız oluyorsun falan diye hayıflandım kendi kendime )
daha sonra da soğuk kanlı düşünmeye çalıştım ve memleket dahilinde belirtmeye ihtiyaç olmadığı halde birbirimize Türk X ,Kürt Y ,Arap Z gibi tanımlamalar kullanmanın yanlış olduğu sonucuna vardım , yani bugün kürt aydını - kürt siyasetçisi tanımlaması bende şu etkiye sebeb oluyor ” kürt olmadığıma göre ha demekki bu kürt aydın yada kürt siyasetçi bana değil kürtlere hitab ediyor ”
burdan yola çıkarak düşündüm , bu “kürt aydın -kürt siyasetçi” tanımlamaları nerelere kadar uzanabilir , yarın “kürt öğretmen, kürt doktor ,kürt manav ” noktasına mı geleceğiz , yada kişi mesleğini ifade ederken başına ırkını da mı ekleyecek bu yeni bir gelenek mi orataya çıkaracak ? diye endişe ettim , bu tanımlamalar ilerde tepki olarak ” Oğuz Soylu Su Tesisatçısı” ortaya çıkarır mı ? diye ( bu konudaki yorumunuzu da merak ediyorum )
sizce “islami basın ” , “islami siyasetçi” bu kavramları biraz irdelemeli miyiz ?
yada İslami yerine Muhafazakar mı demeliyiz ( yoksa bu da batıdan araklanmış mı ? aklıma geldi de Muhafazakar Neo-Conservative’in Conservative’i mi oluyor yoksa ? - siz daha iyi bilirsiniz - ) - batıdan gelen her kavrama şüphe ile bakmak gibi bir adetim vardır da ,elbette bilhassa sosyal-siyasal kavramlara , NŞA’da işleyen teknik kavramlardan şüphe etmenin ,tekerleği ve elektriği yeniden keşfetmenin alemi yok elbette -
Yorum yazan: vadininbozkurdu — Nisan 17, 2007 @ 4:37 am
Sn. VB,
Ozel olrak “islami Basin” veya “islam medya” degilse de genel olrak Islami aydin kesimi uzerine birseyler yazmak istiyiorum epeydir biraz “ozelestiri” babinda ama laikciler, Judeo-Haclilar imkan vermedigi gibi dayanismaya, birlige ihiyacin fazla oldugu bir zamanda kucukte olsa herhangibir nifaka sebebiyet vermekten cekiniyorum epeydir. Ama bu konulari da konusmak lazim eninde sonunda; hasir altina atmakla olmaz.
Terimlere gelince: Malesef ulkemizde kimi kasitli kimi cehaletten ortaya cikan kavram kargasasinda terimler icinde bulunulan konujukture veya kullanan kesime gore mana kazaniyor kaybediyor. Laiklik, laikcilik, koktendincilik, dincilik, Islamcilik, seriatcilik, demokrar, sag, sol kavramlari bunlardan sadece birkaci. Benim kelime haznem 25 yillik ayrilik dolyisi ile zayifladigi gibi, su anda guzel yazmak gibi bir onceligim de yok. Dolayiisi ile meramimi en iyi ifade edebilcek kelimeyi seciyorum daarcigimdan. Bazen “islami” yerine dindar, mutedeyyin veya muhafazakar da kullanirim; o baglama daha iyi oturdugunu dusunduugumde. Ayni seyler Kurt aydin icin de gecerli. Kelimenin bir etnik kesime karsi on yargi veya hakaret unsuru barindirmamasi ve ayni zamanda dusuncenizi en iy ifade etmesi gayeniz. Bu da bazen Kurt kelimesini kullanmayi gerektiriyor. Muhtevanin tamamini goz onune alarak kelimeyi manalanmdirmayi yeglerim. Tezic, Sezer veya ADD sozlugundeki “tarafsiz” ile sizin veya benimki ayni olabilirmi? Onlar demokratik derken tarif ettikleri fasizan, despotik.
Benim universite ogrenciligimde kendimize Islamci demekte beis gormezdik. Simdi ozellikle 11 Eylul sonrasi “islamizm” ve tabii turkcesi “islamcilik” kirli kelimeler oldu. Ben gocunmam ama sartlanmis kafalarda yaratilan tepkiyi hesaba katarak pek kullanmam artik. Demokrasi yetiyor da artiyor bile bana simdi siyasi anlamda.
Yani kelime secim boylesi birsey. Benim icin mesaji iletmek icin vasita. Edebiyatcilar dusunsun formu, estetigi vs.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Nisan 17, 2007 @ 6:33 pm
Bekir Bey,
öncelikle geçmiş olsun, ardından çabanız için tebrikler
Yorum yazan: Talha Can — Nisan 17, 2007 @ 7:11 pm
Tesekkurler Talha Bey kardesim.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Nisan 17, 2007 @ 7:15 pm
” Ozel olrak “islami Basin” veya “islam medya” degilse de genel olrak Islami aydin kesimi uzerine birseyler yazmak istiyiorum epeydir biraz “ozelestiri” babinda ama laikciler, Judeo-Haclilar imkan vermedigi gibi dayanismaya, birlige ihiyacin fazla oldugu bir zamanda kucukte olsa herhangibir nifaka sebebiyet vermekten cekiniyorum epeydir. Ama bu konulari da konusmak lazim eninde sonunda; hasir altina atmakla olmaz. ”
Haklısınız Bekir Bey , Ne kadar entellektüel , ne kadar seviyeli bir yazı dahi yazsanız bunun üzerine mal bulmuş mağribi gibi atlayacak televole cambazları bol miktarda var , konjunktür icabı seçim sonrasına kadar beklemeye razıyım.
fakat şu noktayı ifade edeyim ,ben İslami tanımına dışardan bir açıyla değil içerden bir açıyla bakmaya çalıştım , yani işin içinde biraz temsil kabiliyeti var , bir dindar adam nereye kadar dindarları nereye kadar kendisini temsil ediyor ?
-bu konudan bağımsız olarak ele alın lütfen -
bana kazık atan dindar esnaf X , fethullahçı tesisatçı Y , nakşi berber Z mi ? , yoksa sadece esnaf x,y,z mi ? ( kazık atmasına da gerek yok yani bazen iki taraf da haklıdır ama birisi yada ikisi de zarar etmiştir, diğerini sorumlu görmektedir )
yada bazıları taşıyamayacakları sıfatları mı üstleniyorlar ? yada biz mi onlara yüklüyoruz bu sıfatları ?
Aidiyet , temsil nerde başlar nerde biter ?
bir hataya(yada suça,günaha..) imza atan X , bunun ezikliğini X kişiliğinde mi yoksa nakşi-nurcu-islamcı X kişiliğinde mi sahiplenmeli ?
hatasız kul olmaz şeklinde kendisiyle başlayıp biten daha sınırlı bir vicdan azabı mı çekmeli , yoksa davaya,cepheye,cemaatte leke süren adam şeklinde bir katmerli vicdani eziyet mi çekmeli ?
Sizin getirmeyi düşündüğünüz eleştiri entellektüel bir bakış elbette , ama mesela ben siyaseten AKP ‘yi de SP’yi de ve (+MHP,+DYP,+ANAP…sağ kanat dahil )acayip ağır eleştiririm , hatta çevremi de bayağı rahatsız etmeye başladım , nerdeyse Anti-AKP’li gözü ile bakacaklar , ama sizin taşıdığınız korku gibi değil de , siyaseten en azından mantıklı başka seçenek olmadığını bildiğimden yarın seçim olsa yine AKP derim ,( tek seçenek olmak marifet mi , talih mi ?, neyse şunu bilir şunu söylerim , Türkiye için istikrar ve demokratikleşme , bedeli 100-200 milyar doları bulacak hatalara dahi değer ,yeter ki sizin tanımınızla bu maskeli balo artık son bulsun , maskeler insin…..100 milyar dolar nedir ki ? kendine gelecek olan Türkiye’de 1-2 şirket bile o kadar edecek zaten… )
” Muhtevanin tamamini goz onune alarak kelimeyi manalandirmayi yeglerim ” bu cümleniz çok güzel anahtar bir cümle , daha objektif yorumlamak için önemli bir araç ,
üstteki mesajıma yazıp sonra sildiğim bir cümle vardı , yani meramı anlatmak kabilinde kürt hasan,ahmet ifadesi neden beni uyuz etmedi de , kürt siyasetçi rahatsız etti diye yazacaktım , dedim ya kendi kendimi de hayıflandım , belki de kendi kendime haksızlık ettim , çünkü en kanka arkadaşlarım kürt idi , hala da öyle , islam kardeşliği yeter de artar bile öyle bir önyargım,allerjim yok fakat nedense bu kürt siyasetçi diye lanse edilen(ve kendisini de öyle konumlandıran) şahısların sol karakteristikte , mehdi zana , orhan doğan bağlamında yaptığı çağrışımların getirdiği allerji diye düşünüyorum , bu faslı ayrıca uzun uzun konuşuruz ,
Yorum yazan: vadininbozkurdu — Nisan 17, 2007 @ 7:33 pm
Tamamini paylasiyorum VB kardesim. Aslinda tevafuk olmus. Ben de kendi tecrubelerimden ornek verecektim. Fis vermeyen esanifin her birinin laikci veya sekuler kesimden olmadigi vb gibi. Ayrica bir de “dindar medya” da dindar olmayan da var. Hakli gayelere hicbir karslik beklmeden, ve almadan hizmet eden; bu isi kariyer yapan vs. Yani “actitrma agzimi dindar derunumda neler var”. Netameli mevzuu. “dindar kesime” girdigimiz zaman toplumun genelinde var olan birtakim zaaflatra karsi zirhlandigimizi beklemek te fazla gercekci olmaz zaten. Benim meseleye genel yaklasimim sizin de soylediginiz “adaleti kilavuz yapma” yaklasimi olmustur. Filistinliler arasinda da kotu insan, sahtekar insan vardir ama Filistinliler kollektif olarak magdurdur, mazlmdur; ahlak, vicdan sahibi insan onlar desteklemelidir. Sokakta saldiriya ugrayan bir kadinin sicilioni arstirmayiz. Ama gene yazida belirttigim gibi kendmizin “bizden” addettigimiz kimseler, ve “bizi” temsil pozisyonunda olanlardan daha yuksek ahlaki, profesyonel standartlar bekliyoruz. Ben alisveris yaptigim yeri sectigim markada bile birtakim tercihler yaparim inanislarim, hayat felsefeme uygun. Bunlar mutlak bir ayrimdan cok bir su dukkan sndan biraz daha iyidir, en azindan duvarinda besmele asili arti puanlardir. ABD’de zenciler de demoktrat partiye cok agir elestiriler getirirler ama yuzde doksani oylarini gene ona verirler. Cunku alternatif Cumhuriyetcilerdir. Bizim tercih ettiklerimiz de tercihimizi mutlak aidiyet addedip yan gelip yatmazlar umid ederim. Bunu saglamak icin de sbizim burada yaptigimiz bir katilimci demokrasi ornegidir. Bu elestirimi fark eden birkac tanesi dahi ilerde bu kadar laubali davranamayacagini ogrendi ise terakkiye katki demektir.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Nisan 18, 2007 @ 6:18 am
Hadise 1 sene kadar önce olmus, fakat ben yeni okudum bu yaziyi.Blogumda kaynak göstererek agir bir sekilde bu tutumu kinadim.
Bazi insanlarin güzel üsluplari var, kullanilan ifade yazarin üslubu mudur, degil midir gibi noktalardan hareketle basinin kodamanlarinin pek cok yazida intihal yaptiklarini görebiliriz saniyorum.
“Asiri uclara savrulmak” terimi mesela filanca yazarin ilk kez kullandigi bir tanimlamasi ise, bir diger kisi kendi yazisinda bunu “filancanin tabiriyle, “asiri uclara savrulmak” ” seklinde kaynak vererek yapmalidir.
Yani yazidan copy paste disinda, farkedilmesi daha da zor olan, bir üslup hirsizligi da var.
Bütün bunlar hafife alincak seyler degildir, kul hakkina girer.
Saygilar
Yorum yazan: Muzaffer Kazim — Nisan 25, 2008 @ 1:14 pm
Haklisiniz Muzaffer Kazim Bey. Bu mutevazi blogda bahsettiginizin otesinde, yaygin kullanimda olabilcek bir tavsifi dahi ben ilk olarak bir zattan duymus isem kullanmda “falancanin ifadesi ile” turu referans vermeye gayret ederim. Hatta benim dusunmdugum bir fikri bir baskasindan da okumus isem “Fehmi Koru’nun da isaret ettigi gibi” demeye ozen gosteririm. Malesef “medyanin kodamanlari”, “agir agabeyleri” bahsettiginiz hassasiyeti yeteri kadar goastermiyorlar. Cunku medya, medyaciligi medyadan ogreniyor. Uzum uzume baka baka karariyor. Bu konuya bir nebze degindim “Bir Islami Medya Analizi” ( http://bekirlyildirim.wordpress.com/2007/08/16/bir-%e2%80%9cislami-medya%e2%80%9d-analizi-ii/ ) baslikli iki parcali yazida.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Nisan 25, 2008 @ 1:25 pm
Ayni hassasiyetleri paylasiyoruz. Link icin tesekkürler.
Allah yardimciniz olsun.
Selam ve muhabbetle.
Yorum yazan: Muzaffer Kazim — Nisan 25, 2008 @ 2:02 pm