Lise yıllarımda sosyalist olduğum zehabı ile (tamamı ile yanlış ta sayılmaz, Ecevitçi idim) , daha sonraki “İslamcılık” yıllarımda dahi ülkücüler tarafından mimlendiğim, tehdit edildiğim, sorguya çekildiğim vakidir fakat üniversite yıllarımda ülkücü arkadaşlarla aramız fena değildi. Bizim İTÜ muhtelif komünist fraksiyonların elinde olduğu için ( o zamanlar kahvehaneler bile ya onların ya karşı tarafın “elinde” idi) bilinen ülkücüler okula giremez idi. Biz de onlara gerek bu mağduriyet durumlarından dolayı gerek kendimize daha yakın gördüğümüz için sempati duyar, onlara ders notu ulaştırmak, kendileri için tehlikeli olabilecek durumlardan haberdar etmek vb yollar ile destek olmaya çalışırdık. ABD’deki yıllarımda bir ülkücü arkadaşın ABD’ye öğrenime gelmesinde de önayak ve yardımcı olmuşluğum vardır. Şimdi gayet başarılı bir profesyonel kariyeri var oralarda. Ama bir türlü yaranamazdık ülkücü kardeşlerimize o yıllarda. Onların gözünde kendileri vatan kurtaran kahraman bizler, silaha sarılmadığımız için ürkek, “hacı, hoca” ve benzeri kelimelerle ifade edilenler idik. Evet şimdilerde Çağlayan’da Tandoğan’da “Cumhuriyeti korumak” için sarmaş dolaş olan kankalar dün “faşo” ve “komanist” diye birbirlerinin kanlarını akıtanlar ve çocukları. İroniye bakin ki bu gün siyasilere 70’lerde giydikleri katil gömleklerini değil o zaman olayların dışında kalan, şiddete karşı çıkanların “milli görüş” gömleğini çıkarıp çıkarılmadığı hesabi soruluyor. Sorgulamayı yapanlar da dün o gençlerin eline silahları verip birebirini kırdırtan veya bizzat “vurucu güç” görevi ifa edenler! Değil mi İlhan Ağabey, İrfan Solmazer , Celil Gürken, Orhan Kabibay Ağabeyler (yaşıyorsanız) , paşalar, başbuğlar ve bilumum cumhuriyet muhafızı , “genel ağabeyler” (Perihan Magden’in terimi)?
Belki 70’leri de yazarız bir gün. Bu, bu gün için sadece girizgah. Bu günkü esinlenmem Akşam gazetesinin manşetinden. Haber başlığı: Bürokrasi’nin Gözdesi MHP. Haberde bürokrasiden istifa edip muhtelif partilerden vekil adayı olan isimlerden bahsediliyor ve bunlar arasında MHP’nin olağanüstü bir sayı teşkil ettiğine dikkat çekiliyor. İşte bu haber idi yukarıdaki girizgahın esinlenmesi. Gene 70’lerin ikinci yarısındaki kanın gövdeyi götürduğü, ve 80 darbesinin zeminin hazırlandığı günlerde solcuların en çok kullandıkları kelime “devrim” iken bize daha yakın addettiğimiz ülkücü kardeşlerimiz ile sohbetlerimizde en çok duyduğumuz kelime “kadrolaşma” ve “devleti ele geçirme” idi. Onların düzen değişikliği gibi bir konsepti yoktu. Sistemin kendisi ile kavgalı değillerdi. Önemli olan devlet kademelerinde ülkücülerin olması idi. Hükümete koalisyon veya tek parti olarak gelmelerinde de birinci misyonları kani kıpkırmızı ülküdaşları devlet kademelerine getirmek olacaktı. Sonrası? Sonrası no olacaktı “Türk’ün şanlı bayrağını Moskova’ya asacak” lar idi.
Bu geri plan bilgisine haiz olarak, AK-Parti hükümeti surecinde “kadrolaşma” şikayetini en çok seslendiren kesimin MHP ve taraftarı medya olmasına hiç şaşırmamıştım. Son genel seçimlerde halkın ancak yüzde 8 küsuratının (?) desteğini alan fakat “bürokrasinin gözdesi” olan partinin en fazla “kadrolaşma” dan bahsetmesi ironik olabilir ama şaşırtıcı olmamalı, birazcık yakın geçmiş bilgisi olanlar için.
Buradan bürokrasinin MHP dominasyonunda olduğu manası çıkarmak tabii ki nesnel olmaz. Haberde bahsi gecen vekil adayı olmak için istifa edenler bir avuç üst düzey bürokratı kapsıyor. Vekillik için sınırlı bir kontenjan var. İdeolojik yandaşlık kriteri ile mevkilere getirilmiş bürokratlar buzulunun görünen ucu en fazla. Hatırlarsanız geçmişte CHP ve türevleri (SHP, DSP vsP) hükümetlerinden birinde adalet bakanlığı yapmış Mehmet Moğultay bir günde 5 bin kusur yandaşını hakim atamasını savunurken “tabii bizden olanları atarım; MHP’lilerimi atayacaktim; devam edeceğim ” demiş idi aynen değilse mealen. Bu ahval ve şerait içerisinde “yargıda kadrolaşma” vaveylasının manası daha iyi anlaşılıyor: “Bizden olmayanlain da yargıç olması”. Onları rahatsız eden Anayasa Mahkemesi’nin kararında asker ve Baykal’ın emrine uymayan 2 üye ile temsil edilen “tehlike”. Korktukları “kadrolaşma” budur dostlar! İdeolojik militanları yanında mahkemelere Anayasa’nın, kanunların lafzına ve ruhuna sadık kalanların, devlet kademelerine liyakat, hizmet arzusu taşıyanların, rant borularını tıkayabilecek olanların “sızması”.
28 Şubat’tan bu yana gelen koalisyon hükümetlerinde muhtelif sağ, sol , orta (artık kelimelerin ne mana ifade ettiğini de bilmiyorum ya) muhtelif bürokratik mevkilerde bu kadar çok sayıda ülkücü bürokratın bulunması sadece MHP’nin bu hükümet öncesi son koalisyonda yer almasına yorulamaz. Daha önemli sebep statükonun MHP’yi AK-Parti’ye karşı koruma ve kollaması. Bunun iki ana sebebinden biri MHP’nin de DYP ve ANAP gibi AK-Parti ile ayni “sağ” havuzdan beslenmesi. İkinci ve daha önemli neden “derin devlet”in eylemleri için kullanışlı “havuza” sahip partinin MHP ve genelde “ülkücü camianın” olması. AK-Parti Hükümeti döneminde daha önce yerleştirilmiş bir bürokratı görevinden almak nerede ise imkansız hale gelmiştir. Anayasa Mahkemesi “yüce divan” rolü ile Mesut Yılmaz ve adamlarını zaman asimi, diger usül mekanizmaları ile aklar iken, Danıştay da yolsuz, görevi su-i istimal eden bürokratları korumakta diğer bir “denge unsuru” olarak görev yapmıştır. O kadar ki Maliye Bakanlığı’ndaki bilgisayarından başta Erdoğan olmak üzere bütün önemli siyasilerin ve atanmışların gizli mali bilgilere ulaşan, ve bu bilgileri kimlerle paylaştığı bilinmeyen (ancak tahmin edilen) memur dahi Danıştay kararı ile görevine dönebilmiştir!
Laikçi cephe “yargıda kadrolaşma” diye figan eder iken Adalet Bakanı’nın da üyesi olduğu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) , Şemdinli’nin “iyi çocukları” yanında “iyi paşaları” ndan bahsetme cüreti gösteren savcı Ferhat Sarikaya’yi tek celsede buharlaştırmıştır. Bir de bir mahkemenin iddianame doğrultusunda karar verdiğini tahayyül edin! “sizi buraya tıkan irade böyle istedi” (Yassiada savcısı Altay Ömer Egesel).
Fakir 28 Şubat döneminde yurt dışında oluşundan mütevellit, o zamanı içerden takip edenlere sıkça sorar idi: “28 Şubat’tan beri kaç arpa boyu yol gittik” diye. Belki soruyu değiştirmek lazım 1960’tan hatta daha öncesinden şeklinde. Başka yazıya inşallah. Şimdi büyük vatan sairi Behçet Kemal Çağlar’dan Cumhuriyet’i koruma ruhunun tavan yaptığı günümüzün mana ve ehemmiyetine uygun birkaç dize ile bitireyim:
YENİ MİLLETVEKİLLERİNE
Haklısınız, bir büyük millete vekilsiniz;
Göğsünüz, kıvanç dolu, gerildikçe gerilir.
Bilin ki Atatürk’ün kurduğu Ankara’ya
Atatürk’ün yolundan yürünerek girilir.
Anıtkabre gidip de yürekten baş eğmeyen
Günü gelir çarpılır, düşer, yere serilir.
Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için
Devrimi çiğneyecek ayak varsa, kırılır.
Bir de bakarsınız ki her meydanda bir kere
Her genç Türkte bir kere bir Atatürk dirilir.
Bir an unutmayın ki Atatürk ülkesinde
Ahiretten önce de Yüce Divan kurulur… ~ Behçet Kemal ÇAĞLAR ~
Fazlası için. Atatürkçü Vatan Şairlerinden Şiirler

Bekir Hocam , ben de lise1′de biraz ecevitciydim ,lise2′de vazgeçtim , yaş ilerledikçe insan şöyle bir geriye dönüp bakıyor ne düşünmüşüm , nasıl düşünmüşüm , ne ummuşum , ne bulmuşum……
ortaokul lise döneminde kitapların arkasında Türk Dünyası haritası vardı ( o kadar eski değil tabi mazim , işte geçen yüzyılın sonu ) , orta asya , sibirya…falan , hakkaten de beni etkilemişti , MHP ye sempati de duymaya başlamıştım ama orda kaldı , çok çok kötü bir sınav verdiler iktidarda , onun dışında da bağırıp çağırmaktan başka bir işe yaradıklarını düşünmüyorum , MHP için ufukta görünen tek başarı şuanki liderlerinden kurtulmak olacaktır daha fazlası değil diye düşünüyorum , her akşam Kanaltürk’e çıkıp hükümete atıp tutan Mehmet Şandır’dan midem bulandı resmen , bu arada çıktığı programın sunucusu Merdan Yanardağ’ın özgür gündem’in genel yayın yönetmeni olduğu ortaya çıktı ( Zaman), bir yanda bir pekeke’li , bir yanda bir mehepe’li , bir yanda da bir cehepe’li ,buyrun eşsiz ilaç formülü ,muhafazakar seçmenler çok hoşlanacaktır (!)
Yorum�Yorumlar yazan: vadininbozkurdu — Mayıs 9, 2007 @ 12:34 pm
VB Kardesim,
Einstenin “millyetcilik kizamuk gibi bir cocukluk hasataligidir” demis. Benim zamanimda da “solculuk” biraz daha derin takilanlarimizin “bulug cagi” hastalgi idi. Sizin hikayenizde de benzer semptomlar goruyorum. Bir kismimiz “nerde benim Vural Altay dagarim ” diyerek “aksam olur sabah olur aglar” iken bizler de yazlari sac uzatip Ajda Pekkan ve “hafif muzik” dinleyip
“ne ezilen ne ezen insanca hakca bir duzen” Karoglanci takimina sempti duyardik. Ayrica kizlara yaklasmanin da en emin yolu idi solculuk. Kaderin cilvesine bak ki kizlara yaklasma imkannin en yuksek oldugu universite doneminde biz irticaci oluverdik
Kisadan hisse: Bircoklari bu gunku laikcilik, ulusalcilik vb akimlarin pesinde gidenleri analiz ederklen “Cumhuriyet’in derin Korkulari” turu ciddi tahliller yaptikarinda onlara en azinda tabanda meselenin o kadar derin tahlili hak etmedigini, bu kalabaliklarin insandaki en dusuk gudulerle oralara suruklendigni hatirlatirim; rant, karli tarafta olma, guclu yaninda olma, kisisel kifayetsizlikleri aidiyet uile telafi etme, kazanacak takima oynama veya modayi takip etme. Adini siz koyun.
Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Mayıs 9, 2007 @ 12:51 pm