Bir “İslami Medya” Analizi (II)
-Bugün gelinen noktada misyon olarak bir evirilme geçirmişler midir? Geçirmişlerse nedenleri neler olabilir?
Yukarıdaki soruya cevabımda İslami kesimin de geçirmekte olduğu değişimden söz ettim. Daha önce de bahsettiğim gibi mütedeyyin kesim, ve onlara yönelik medya - ki TV bunun en önemli parçasıdır- mutemadiyyen kendilerine irticacı, gerici, yobaz yaftalarını yapıştıran onları zenci statüsüne koyan devlet ve seçkinlerin baskıları karşısında önce bir müdafa refleksi olarak öyle olmadığını gösterme gayreti içerisine girmiştir. Bu refleks özellikle başörtülüyü, görünür dindarı öcü olmaktan çıkma gayreti içine sürüklemiştir. Başlangıçta bir defans mekanizması olarak ortaya çıkan bu değişim zamanla içselleştirilmiş ve farklı bir dindarlık veya ılımlı veya modern Müslüman tipleri ortaya çıkmıştır. Görsel İslami Medya’daki durum da bunun bir yansımasıdır. Onlar da bu kesimin görünen yüzü olarak aynı psikoloji ile ayni değişimi geçirmektedir.
-Kitleleri etkilemede ne kadar başarılı olmuşlardır? (sosyolojik etkisi ne olmuştur) Şayet başarısız oldularsa neden başarısız olmuşlardır ve hangi anlamda başarısızdırlar?
Kitleleri etkilemekte fazla başarılı oldukları söylenemez, Ancak siyasi konularda merkez medyanınkilere alternatif fikir kaynakları olabilmişlerdir. Ama kültürel etki olarak kabul edilebilir yasam tarzlarının sınırlarını genişletici etkileri olmuştur. Gün boyu gösterilen kadın programları, seküler medyanınkilerin biraz temizlenmiş versiyonları olmaktan öteye gidememiştir. Bazı dini programların da bir nebze olumlu etkisi olmuştur ama bildiğim kadarı ile bunların izlenme oranları düşük olduğu gibi diğer programlarla birlikte bir bütünün parçası olmadığı için başarılı olmamışlardır. Birçoklarındaki “Sırlar Dünyası” vb Şule Yüksel Senler’in kitaplarındaki cinsten hidayet hikayeleri, müspet mesajlar taşıyan programların etki derecesinin de fazla olduğunu sanmıyorum çünkü yasadığımız dünyayı fazla basitleştiren, sathi mesajlar içeren ve acemice yazılıp oynandığı için seyirciyi fazla etkileyemeyeceği düşüncesindeyim. Bu benim fazla veriye dayanmayan tahminim, tabii ki bunlar bilimsel olarak ölçülebilir.
Nihai tahlilde varlıkları yokluklarından iyidir fakat mevcut engellere rağmen çok daha başarılı olunabilirdi. Bu soruya cevaben de gene Samanyolu TV’nin daha inovatif, daha orijinal olma gayreti içinde olduğunu gözlemleyebiliyorum.
-Bugün itibariyle İslami televizyonlara hangi eleştirileri getirebilirsiniz?
Eleştirilerimin birçoğunu diğer sorulara cevaben yaptım. Fark etmiş olacağınız gibi görebildiğim temel eksiklik bilgi, tecrübe , yaratıcı düşünce ve biraz da cesaret eksikliğidir. Bu seküler TV için de geçerlidir. Zahmete girip, yeniyi denemeyi “neden olmasın” demeye cesaret eden pek yok. Herkes bir reyting getiren başarı formülü görüyor ve onu taklit ediyor veya kendi değerlerine “uyarlıyor” (mesela İslamileştiriyor). Bir İslami dizinin aktörleri de diğer dizilerdeki kötü aktörleri taklit ediyorlar. Bu noktada tabii ki Türk sinemasının ve genel de görsel sanatların kalitesinin TV’ye de yansıdığını göz önünde tutmak gerekir. Usul, şekil, format olarak illa birilerini taklit edeceklerse neden Batı’daki orijinallere bakmazlar da bizdeki kötü uyarlamalar taklit ederler anlamak zor. Basit bir örnek vereyim: İslami veya seküler, bütün TV kanallarında eğlence programları vardır bir sunucunun yönettiği, Şebnem Kısaparmak, Seda Sayan vb. Bu programların her birinde bir konuk şarkı söyler veya başka bir sanat icra ederken mutlaka sunucuya odaklanır kamera arada. O da mutlaka yalandan şarkıya eşlik ediyor, dans eder , büyük zevk alıyor görüntüsü vermek için yapmacık tavırlara girer. Ve seyirci takımının her defasında büyük zevk aldığını göstermek için girdiği, sahte el sallamalar, yerinde dans etmeler falan,. Kim öğretti bunlara bir eğlence programının başarılı olması için kameraların sunucuya veya seyirciye odaklanmasının kural olduğunu anlamak zor. Farklı bir yöntem denemeyi çok riskli mi bulurlar? Gerek bu örnek gerek yukarıda saydığım diğerleri bir eksikliğe işaret ediyor. Türkiye’de diğerlerini seyrederek veya RTF okullarına giderek iyi TV yapımcısı falan olunmuyor. Yaratıcı zeka sahibi ve cesur yapımcılar yanında Batı’daki iyi RTF okullarında eğitim görmüş ve/veya oradaki başarılı TV kurumlarında en azından staj yapmış kişilere ihtiyaç var, olayın tekniğini öğrenmek için en azından. Ben İTÜ’den arkadaşlarımın çocuklarını mutlaka mühendislik ve tıbba göndermek istemeleri üzerine onlara “niye RTF, halkla ilişkiler, siyaset okullarına göndermiyorsunuz; fazla eski kafalısınız, oralarda ihtiyaç var, risk alamıyorsunuz..” diye eleştiriyorum. El Cezire TV habercilikte bunu başarı ile yaptı. Objektivitede BBC ve CNN’den daha ilerde bir milletlerarası network kurdu. Artık ona İslami TV dahi denemez fakat Batı’nin Yahudi kontrollü haber tekelini kırması açısından önemli bir projeye imza attı,. Bizim haber televizyoncuları El-Cezire’nin başarı hikayesini inceleyerek işe başlayabilirler.
Bir diğer konu Islami sermayenin “sağlamcılığı” seçmesinden olacak, medyaya ilgi göstermemesidir. TGRT veya Star’ı alabilecek sermaye vardı eminim birilerinde; ama konjunkturel kaygılarla cesaret edemedi kimse. İleride genel olarak İslami medyanın ve özel olarak İslami TV’nin payının büyüyeceği beklentisi içerisindeyim fakat kemiyetteki bu büyümenin de eşyanın tabiatı gereği keyfiyette sulanma yaratacağı düşüncesindeyim; aynen “dindar kesim” gibi.
Önemli not:
Yukarıdaki bütün sorulara cevaplarımda Kanal 7, Samanyolu, Kanal A, TRT ‘yi baz alarak yaptığımı söylemeliyim,. TV5, Hilal. Mehtap kanallarının hiçbirini seyretmediğim için onlar için ancak kısmen geçerlidir. Örneğin kemiyetmi keyfiyetmi ikileminde onların keyfiyeti seçmiş olduklarını sanıyorum. Onlar daha “sağlam” ve benim bahsettiklerimde hayal kırıklığına uğrayan ve muhtemelen dini cemaatlere mensup kesimin ihtiyacını karşılayarak bir açığı kapatıyorlar.

90 lı yıllarda TRT statükosunu korumaya çalışan, devlet televizyonunun tekelinden yana olan insanlar vardı. Hatta bir parti alanen karşı geliyordu. Bu, taraf olan “blok” kendilerini “sosyal demokrat” olarak tanımlıyordu.
Peki neden basın yayın tekeli savunulur? Bunu savunanların amacı nedir? Nasıl bir tehlike görürler, özel televizyonlarda ?
Her şeyden önce “devlet tekeli” resmi ideolojinin bekası açısından çok önemlidir. Halka “ne duyması gerektiğini” belirleyen bir güç olmalıdır. Bu güçte resmi söylemi uyruklarına ulaştırma konusunda kullanacağı araçları tekelinde tutmayı isteyecektir.
İyide sivil oluşumlar resmi oluşumlara neden destek verir? Elbette ideolijileri gereği.
Sosyal Demokrat olduklarını söylemeleri yeterli değil. Söylemle eylem arasında ki fark, eylemin önemi göz önünde bulundurulduğunda, -sosyal demokrat- niteleminin sözde kalmasından başka bir şey değildir.
Lafı uzatmaya gerek yok, tekel savunucuları özgür basın-yayını istemezler. Lakin bu aracı kendilerinden çok daha iyi kullanabilecek bir “karşı taraf”ın varlığı onları rahatsız eder. Bu gün korktukları olmuştur. İnternet dahil pek çok kitle iletişim aracını, “inançlı,imanlı; vatanını milletini seven” insanlar çok daha “akılcı” olarak kullanabilmektedir!
Birileri için asıl sorunda budur!
Yorum yazan: Muhammet — Ağustos 16, 2007 @ 9:40 am
Öncelikle herkese S.A. diyorum… “İslami Medya” konusunda Bekir Bey’e soruları yönelten kişi benim ve sağolsun beni kırmayarak samimi cevaplarıyla konu üzerindeki ufkumu genişletti ve -incelik gösterip iznimi alarak- düşüncelerini burada da yayınladı… İslami medya konusu gerçektende üzerinde ciddi olarak durulması gereken bir konu. Çünkü islami hassasiyetleri olan çevrelerin değişim ve dönüşümünde ciddi roller üstlendiği kanaatindeyim. Bugün -iyi yada kötü- islami kesimin geldiği noktada Özellikle televizyonlar olmak üzere kendi medyasının büyük etkisi vardır… Bu bağlamda Y. Lisans Tezi olarak bu konuyu işlemek istedim… inş. sağlıklı bir çalışma olur.
Tez çalışmamda araştırmalarım devam etmekle birlikte, öncesinde Hocalarıma sunduğum konuya ilişkin kısa bir çalışmamın bir bölümünü siznile de burada paylaşmak istiyorum… umarım bilgi anlamında bir faydası olur…
1. GİRİŞ
1968 yılında yayın macerasına başlayan Türk televizyonculuğu 1990’lı yıllara kadar TRT adı altında, devlet tekelinde ve denetiminde örgütlenmiştir. Bu tekel 1990 yılında, yasada bulu-nan boşluklar ve dönemin siyasi iktidarının da cesaretlendirmesiyle yurt dışında örgütlenen Star 1 televizyonuyla delinmiş, ortaya çıkan, ne legal ne de illegal olan bu durum 13 Nisan 1994′te mecliste kabul edilen ve özel televizyon yayıncılığını belli düzenlemeler çerçevesinde serbest bırakan 3984 sayılı kanunla aşılmıştır. Kanunun sağladığı hak çerçevesinde, bir çoğu daha ka-nun çıkmadan kurumsallaşmasını tamamlayan özel televizyonlar yayına başlamıştır.
Yayına başlayan bu özel televizyonlarda iki önemli unsur göze çarpmaktadır. Birincisi bu televizyonlar büyük sermaye sahipleri tarafından kurulmuştur, ikincisi TRT’nin uyguladığı ka-musal yayıncılık anlayışı tamamen değişmiş, yerine popilist, yüksek reyting ve bu bağlamda ticari kazancı önceleyen bir yayıncılık politikası yerleşmeye başlamıştır. Aynı zamanda bu tele-vizyonların siyasallaşmaya başlaması, en azından ülkenin siyasal aktörlerini etkileyen bir yayın çizgisine kayması, yayınlarıyla toplumun genel ahlak ve kültür yapısıyla ters düşmesi, bir çok tepkileri beraberinde getirmiştir. Bu tepkiler süreç içerisinde denetimi sağlayacak yeni yasal dü-zenlemelerin talebi olarak ortaya çıkarken, bir süre sonra mevcut yapılanmaya alternatif, muha-fazakar söylemlerle örgütlenen televizyon kuruluşlarıyla vücut bulmaya başlamıştır. İşte bu ça-lışmamızda, alternatif olma iddiasıyla örgütlenen muhafazakar – İslami- kanalların ortaya çıkış nedenleri, beyan ettikleri misyonları, oluşturdukları yayıncılık dili-kültürü, yaşadıkları sıkıntılar, süreç içerinde varsa değişim ve dönüşümler ve bu değişim-dönüşümün nedenleri, kurumsal ve mali yapıları, siyasi etkinlikleri-etkilerlikleri-etkilenirlikleri ve popilist diye tanımladıkları ve karşı çıktıkları mevcut yayıncılık örgütlenmelerine alternatif olup olamadıkları Kanal 7, TV5 ve Hilal TV örneklemlerinde ve özelinde incelenecektir.
Bu çalışmanın gerçekleştirilmesi, Türkiye’de ortaya çıkan ve keskin çizgilerle ayrılan iki parçalı özel televizyon yayıncılığının muhafazakar kesiminin tanınması ve tecrübelerinin ortaya konulması, eleştirilen yönlerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından yarar sağlayacaktır.
İlk özel televizyon yayıncılığının başladığı dönem, bu dönemde ortaya çıkan genel yapı, muhafazakar televizyonculuk hareketleri ve muhafazakar televizyon bağlamında Kanal 7, TV5 ve Hilal TV çalışmamızın sınırlılıklarını oluşturmaktadır. Çalışmamızda örneklem olarak kanal 7, TV5 ve Hilal TV’nin seçilmesinin en önemli nedenlerinden ilki, belli zaman aralıklarıyla ku-rulmaları ve cemaat televizyonculuğu şeklinde değil, siyasallaşmış bir misyonla, ulusal anlamda geniş izleyici kitlelerini hedefleyerek ortaya çıkmaları, ikincisi ise açıkça olmasa da, kendilerini birbirlerinin alternatifi olarak tanımlamalarıdır.
. İSLAMİ KANALLARIN ORTAYA ÇIKIŞI
Türk medyasında ve televizyonculuğunda ortaya çıkan ikili yapının, daha doğrusu birbi-riyle mücadele eden iki gurubun oluşum nedenlerini tam anlayabilmek için geçmişten günümüze varolup gelişen medyanın, dünya ve Türkiye’deki işlevsel sürecine bakmak gerekmektedir. İlk kez yazılı şekliyle batıda ortaya çıkan medya, sivilleşmenin, demokratikleşmenin bir ürünü ola-rak, devlet ve toplum arasında bir iletişim kurumu şeklinde doğmuş ve gelişmeye başlamıştır. Değişen siyasal, sosyal ve ekonomik şartlar çerçevesinde batı medyası iki misyon üstlenmiştir. Birincisi medya, kültür üretim aracı olarak işlevsel bir amaç çevresinde yapılanmış, yapılandı-rılmıştır. Yusuf kaplanın deyimiyle hayali bir ulus tipinin inşasında birinci derecede rol oynamış, modern ulus devletlerin bu günkü kurumlarının hem yeniden üretilmesini hem yaygınlaştırılma-sını, hem de meşrulaştırılmasını sağlamaya çalışmıştır. Özetle Avrupa’da ve Amerika’da medya imajinatif bir rol üstlenmiştir. Batı toplumunun tarihsel, uzun dönüşüm tecrübeleriyle birlikte, medyanın yüklendiği bu misyon oldukça başarılı olmuştur. Medyanın ikinci işlevi ise toplumsal, siyasal, kültürel ve sanatsal alanlarda özgürlüklerin geliştirilmesi-genişletilmesidir. Medya bu bağlamda, sivil otoritenin yerleşmesi, denetlenmesi, toplumun, sivilde olsa iktidar karşısında temel haklarının korunması, kültürel ve sanatsal anlamda gelişmelerin desteklenip duyurulması ve bunların üretilmesi konusunda önemli roller üstlenmiştir. Bu açılardan bakıldığında medya-nın Türkiye’de aynı başarıyı gösterdiğini söylemek oldukça zor olmaktadır.
Türkiye’de de medya, cumhuriyet döneminde tıpkı batıda olduğu gibi bir kültür üretim aracı olarak örgütlendirilmiştir. Ancak, üretilmeye çalışılan kültür, toplumun büyük kesiminin yerleşik kültürüyle tamamen zıtlıklar içermesi, ortaya aşılması güç bir sorunu çıkartmıştır. Kur-tuluş savaşından sonra cumhuriyeti kuran kadrolar tepeden inme, baskıcı bir yöntemle toplumu, batı medeniyeti ekseninde dönüştürmeye çalışmışlar, tüm devlet kurumlarıyla birlikte basını da bu doğrultuda örgütlendirip gelişmesine olanak tanımışlardır. Yeni kurulan bu sistem içerisinde basının öncelikli görevi sistemin, toplumun her kesimine kabullendirilmesi, batı kültürünün yer-leştirilmesi ve muhafazakar-dini özellikler taşıyan halkın sekülerleştirilmesi olarak ortaya çık-mıştır.
31 Ocak 1968 yılında Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) ile başlayan Türk tele-vizyon yayıncılığı da uzun yıllar devlet denetiminde tekel olarak kalmış ve özel televizyon kuru-luşlarına izin verilmemiştir. TRT’de kurulduğu günden itibaren mevcut istemin ideolojisi doğrul-tusunda örgütlenmiş, haber içeriğinden program içeriğine kadar her yapım mevcut iktidarların istekleri doğrultuda oluşturulmuştur. Bu televizyonunda birinci amacı, toplum nezdinde mevcut sistemi benimsetmek ve toplumu devletin ideolojisi olan batı kültür formunda dönüştürmek ol-muştur. Bu Televizyonda hazırlanan haber ve programlar izleyicilerin eleştirel düşüncelerini harekete geçirici bir amacı değil, tam tersine duygularına, bilinç altı düşünce süreçlerine etki edecek bir amaca yönelik yapılmıştır. İşte bunun temelinde kültürün yeniden üretimi düşüncesi yatmaktadır.
Yayına başladığı yıl itibariyle özerk bir statüye sahip olan TRT, konjoktürel siyasal akım-lar doğrultusunda ideolojik bir formata bürünmüş, özellikle halk kesiminin, paralelinde de sağcı partilerin şiddetli eleştirilerine neden olmuştur. Özellikle özerkliğini hedef alan bu eleştiriler 12 Mart 1971 yılında Genel Kurmay Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlarının verdik-leri muhtırayla birlikte daha da ciddi gündemi işgal etmeye başlamış, partizanlık, taraftarlık, sol-culuk, komünistlik ve din karşıtlığı gibi suçlamaların hedefi haline gelen kurumun özerkliği, 20 Eylül 1971 Tarihli ve 1488 Sayılı Anayasanın 121. Maddesinin değiştirilmesiyle kaldırılmış, tarafsızlık ibaresi getirilmiştir.
Özerkliğinin kaldırılması kurum üzerinde ki tartışmaları dindirmemiş aksine daha da şid-detlendirmiştir. Kimi zaman komünizm kimi zamanda milliyetçilik propagandacılığıyla suçla-nan TRT, sonuçta mevcut iktidarların ve diğer egemen kurumların paralelinde, 1990 yılında özel televizyonların kurulmasına kadar değiştirme ve dönüştürme işlevini tek başına sürdürmüştür.
Özel televizyon kanallarının serbest bırakılmasıyla birlikte Türk Televizyonculuğu’nda yepyeni, hiç alışık olunmayan bir yayıncılık anlayışı yerleşmeye başlamış, program formatların-dan haber sunum ve içeriklerine, reklamlara kadar büyük bir değişim yaşanmıştır. TRT televiz-yonun kendi misyonu doğrultusunda yapmaya çalıştığı kamu hizmeti yayıncılığı anlayışı çok kısa bir sürede değişmeye başlamış, artık televizyonların ana hedefi reyting ve buna bağlı olarak reklam gelirlerinden elde edilecek karlara odaklanmıştır. Reyting amaçlı yapılan programların içerikleri tamamen popülistçe oluşturulmuş, Prime Time kuşakları eğlence formatlı programlar-la doldurulmuştur. Erotik ve şiddet içerikli yapımların günün en çok izlenen saatlerinde yayına sokulması toplumun genişçe bir bölümünün tepkisini çekmeye neden olmuştur. Ancak tüm tep-kilere rağmen halk tarafından ilgi gördükleri iddiasıyla kanallar yayın çizgilerinde herhangi bir değişikliğe gitmemişler, aksine haber formatlarını dahi magazinel bir formata büründürmeye başlamışlardır. Habercilik görselliği, imgeselliği gerçek anlamıyla değil, dejenere ederek kulla-nır hale gelmiştir. Defalarca tekrarlanan haber görüntüleriyle, kullanılan müzik ve oluşturulan mizansenle, haber izleyicinin duygu dünyasına yönelik negatif etkilerlik özellikler taşımaya baş-lamıştır. Habercilikte bilgiyi zenginleştirme, dünyaya sunma, haberi bütün boyutlarıyla dünyaya aktarabilme kaygısı güdülmemektedir. Tüm bunların yanı sıra televizyonların siyasal iktidarlarla çarpık ilişkiler kurması, arkalarında bulunan büyük sermaye yapılarının iktidarlar üzerinde birer baskı aracı olarak dönüşmeye başlaması, toplumda ve siyasal örgütlerde rahatsızlığı daha da bü-yütmüştür.
Yukarda değindiğimiz gibi batıda medya kendi değerlerinin yeniden üretimi ve özgür-lüklerin genişletilmesi misyonlarını üstlenmişken Türkiye’de ortaya çıkan durum bunun tam tersi bir süreç şeklinde işlemiştir. Medya özgürlüklerin alanını genişletmeye çalışmamış, tam tersine sistem tarafından idealize edilen sekülerleşme sürecini, kendi çıkarlarını da önceleyerek toplum çoğunluğunun ihtiyaç ve taleplerini, kültürel kodlarını görmezden gelerek, dejenere ederek hız-landırmaya çabalamıştır. Bu görüntüsüyle Türk medyası ve özelinde de Türk televizyonculuğu, içinde bulunduğu milletin değerlerine, tarihine, medeniyet birikimine sahip çıkmayan, bilakis yadırgayan ve çoğunluk kabul edilen toplum kesimini baskı altında tutarak dönüştürmeye çalı-şan bir yapı olarak algılanmış ve belli siyasal ve dini örgütlerin, bu argümanlarla şiddetli eleştiri-lerine neden olmuştur. İşte bu görüntü ve propaganda sonucunda, kendi öz değerlerini sahiplen-me ve kendi kültürünü üretme ve bu yapılanmaya bir alternatif oluşturma iddiasıyla bir reaksiyoner hareket ve örgütlenme olarak islami muhafazakar medya yapılanması şekillenmeye başlamıştır.
Not: çok uzun olmaması için sonuç bölümünü br dahaki sefere yayınlayacağım inş.
Yorum yazan: kürşad erkal — Ağustos 16, 2007 @ 10:10 pm