PKK ve mecrasını bulan sular
Genç arkadaşlar hatırlamazlar, PKK yokken bu ülkede “ezilen halkların özgürlüğü”, “Kürt Halklarına özgürlük” sloganlarının üreticileri de solcu örgütler idi (Not: Halk yerine halklar benim seçimim değil onların sözlüğünden). O zaman Solcu/Sosyalist/Komunist’in (bir sosyalist prof - yanılmıyorsam Mümtaz Soysal idi-, “farklı renkler yoktur; tek renk vardır. Ancak kırmızının tonları..” mealinde bir şeyler buyurmuş idi- yok, Kırmızı Türk bayrağındaki değildi) Kürd’u Türk’ü yoktu hepsi ezilen halklar idi nihayetinde . 70ler, 80ler ve 90′larin siyasi tarihini inceleyenler bu gün enn ulusalcı, vatanperver, kuvvaci ruhu bayrağını taşıyanların da dünkü bu ezilen halkların sözcüleri olduğunu müşahede ederler. Bu gun DTP-PKK’nın önde gelen isimlerinin bir çoğu da eski sol cephenin neferleri idiler. PKK’dan önce müşerref olduğumuz Rizgari adli örgüt örneğin bilmem kaç düzine sosyalist örgütten biri idi. Unutmayalım PKK (”Partiya Karkeran Kürdanistan”) da kürdanistan işçi partisidir. “Işçi partisi” olması kurulduğu konjunktur hakkında açıklayıcıdır; sendikal haklarla falan alakasından degil. . O zaman işçi modası vardı. Gün oldu devran döndü moda değişti; ama isim kaldi, CHP gibi. CHP dediniz de aklıma geldi; siz bu Halk Partisi’ nin bir zaman Nazilerin muhibbi olduğunu bilirimsiniz? (Yok canim hafızadan konuşmuyorum, okudum ; pek genç sayılmasam da o kadar da yaşlı değilim). Ve bu muhiblerin başında Cumhuriyet Gazetesinin kurucu, sahibi, İnönü’nün adamı Yunus Nadi’nin bulunduğunu? (hani şu Nazım’ın resmini “yüzüne tüküresiniz diye” yayınlayan gazete var ya? İşte o).
Geçen bir gazetede DTP’den Hasip Kaplan’ın “bölgede DTP zayıflarsa Kürt halkı İslam’a yaklaşır; irtica güçlenir” mealinde bir beyanını okuduğumda “su mecrasini buluyor mu” diye sormuştum kendi kendime. Bu günlerde PKK’nın son 25 yılda gerek operasyonel güç, gerek dış dünyadaki propaganda gücünün en zayıf olduğu, ve son seçimlerdeki hezimeti ile artik Kürt halkını da kaybetmek üzere olması üzerine etekleri tutuşanların sadece terör örgütü ve siyasi temsilcileri değil aynı zamanda laikçi kesimin sözcülerinin olması fazla sürpriz gelmedi fakire. Gavurlar “strange-bedfellows” (acayip -ya da garip- yatak arkadaşları) derler bu duruma ama dediğim gibi bu gün bu “düşmanımın (dinciler) düşmanı dostumdur” yakınlaşması fazla da “acayip” gelmiyor olayın kökenini bilenlerimize.
Mümtazer Türköne aşağıdaki yazısı daha önce Lübnan ve Filistin’de İsrail’in katlettikleri “İslam bayrağı taşıdıkları” için ağlamadığını yazan ve dahi genç kızlara “gidin gayrimeşru çocuk yapın” öğüdünde bulunan Milliyet yazarının şahsında laikçi cephenin değerleri üzerine güzel bir sorgulama.
Buyurun:
“Şiddetin ölümü”ne ağıt yakanlar
MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Ece Temelkuran’ın hayıflandığı, üstelik ağıt yaktığı durum ilk defa şiddetin sırra kadem bastığı bir tablo. Milliyet Gazetesi’nde başladığı yazı dizisinin birazı bölgenin bugününü anlatıyor, ama daha çok bu gazeteci hanımın hayal kırıklıklarını okuyoruz. Bu hayal kırıklığını, bu hayıflanmaları “normal” bulmuyorum. Gazeteci etiğinde veya aydın namusunda, tabutunu çivilemeye çalıştığımız şiddetin arkasından ağıt yakmanın yeri olmamalı. Türk-Kürt ayırmadan gidenlerin arkasından döktüğümüz gözyaşını içimize akıtıp, barışı kalıcı hale getirmek için geçmişe bir sünger çekmek dururken, şiddetin hüküm sürdüğü dönemi bir “altın çağ” olarak yad etmeye kalkmanın iyi niyet dışında bir açıklaması olmalı.
“İlk kez” diyor, Ece Temelkuran “Kürt siyasetinin çelik gövdesi, dağılma ihtimalini düşünüyor.” Stalinist şiddet yöntemleri ile herkese kan kusturanlar ne zaman “Kürt siyasetinin çelik gövdesi” oldular? Bu övgüyü ne zaman hak ettiler? Milliyet yazarının resmetmeye çalıştığı korku, şiddetin hüküm sürdüğü uzun yıllara değil, sona erdiği bugüne ait. İnsanlar insanlardan korkuyorlar. Niye? Çünkü “‘Kürdistan olmadı, olmayacak’ cümlesinin ardından bir moral çöküntüsü içinde insanlar.” İnsanların korkması ile “Kürdistan olmadı”nın moral çöküntüsü, hiçbir zaman kurulamayacak bir sebep-sonuç ilişkisi içinde aynı cümlede yer alıyor. Anlayabildiğimiz tek şey, şiddet sona eriyor ve şiddetle bir şeyler elde etmenin peşinde olanlar hayal kırıklığı yaşıyor. Peki Milliyet’e ne oluyor? Çoktandır Sedat Ergin bambaşka bir yolda, tuhaf işler yapıyor;anlayamıyorum…
Barışın ve huzurun gelmesinden kim korkar? Dağdakilerin yuvalarına dönmesinden, peşinde olduklarını siyasetin zengin dünyasında aramaktan kim korkar? Şiddetin sona ermesini, Kürt siyasetinin üzerindeki demir balyoz kalkınca çoğullaşmasını bir felaket tablosu olarak sunmak kimin aklına gelir?
“Artık bölgede ortak akıl oluşmuş, kimse şiddet istemiyor” diye yazanlara, ara sokaklardakilerin “Ne özerkliği, biz ülkemizi istiyoruz” sözleri ile itiraz eden Ece Temelkuran kimi temsil ediyor? Milliyet gibi “merkez”e yerleşmiş bir gazetede bile olsa “kendi fikridir” diyerek bir gazetecinin şiddetin peşinden ağıt yakmasını, şiddet dönemlerine özlem duymasını önemsiz görebiliriz. Ama ortada başka bir amacın gezdiğini yazı kendisi anlatıyor. Bu şiddet nostaljisi, yavaş yavaş şekillenen bir siyasî projeye destek verme amacı taşıyor.
Eşzamanlı olarak PKK-DTP çizgisi laik (hatta Kemalist) siyaset bayrağını yükseğe kaldırıyor. Sebep AK Parti’nin genel seçimlerde Kürt seçmen nezdinde kazandığı itibar ve güven. Bugün şiddeti sona erdiren en güçlü dinamiklerden biri AK Parti’nin bir Türkiye partisi olarak bölgeden aldığı destek. Türkiye’nin üniter ulus devlet yapısını devlet kurumları bile temsil edemezken neredeyse tek başına AK Parti, üstelik hükümette temsil ediyor. PKK’nın tasfiyesi sürecini başlatan da AK Parti olduğuna göre, PKK geniş bir anti-AK Parti koalisyonuna ihtiyaç duyuyor. Bu koalisyon tam da Ece Temelkuran’ın kurcaladığı gibi geniş bir “laikçi blok”a dönüşmeyi amaçlıyor.Yazı dizisinin temel argümanı, bu projeyi ele veriyor: “İslâmî kesim, Kürt siyasetini ele geçiriyor.” AK Parti dışında “İslâmî kesim” kim? Toplumun dayanışma ve huzur arayışına önderlik ederek, bölgeye hizmet götürmek için gecesini gündüzüne katan cemaatler. Toplum, siyasetin içinden çıkılmaz hale getirdiği bir sorunu, yüzyıllardan beri kullandığı yöntemleri kullanarak çözüyor. Eğer laiklik diyorsanız, laik Batı’da da sorunlar bu şekilde çözülüyor. Bu cemaatler kim? Oralara okul, dershane ve yurt açanlar. Her şeyinden fedakârlıkta bulunanlar. Mesela, devletin yapamadığını yaparak bölgenin geri kalmışlığını yenmek üzere kâr amacının üzerine daha yüksek bir gaye yerleştirerek yatırım yapan işadamları. Ece Temelkuran’ın “İslâmcı kesim” diye mahkûm ettiği güç, bu toplumun yanlış devlet politikalarını bile düzeltecek sağduyu ve aklı temsil eden geleneksel dayanışma duygusundan başka bir şey değil. Türkiye “Kürt sorunu”nu işte bu güç ile çözüyor.
Bu yerli ve yüzde yüz doğal gücün karşısına bir “laikçi koalisyon” ile çıkmaya kalkmak; Ece Temelkuran’ın yaptığı gibi artık yok olan şiddetin arkasından ağıt yakmakla mümkün. Yani tükettiğimiz şiddet karşımıza “laikçi bir maske” ile çıkıyor. Peki sahici mi? Laikliğe itibar kaybettirmekten başka bu proje işe yarar mı?
18 Aralık 2007, Salı

http://www.milliyet.com.tr/2007/12/18/yazar/temelkuran.html
“Hep açlıkla ‘onur’ arasında kalan bölge halkı bu açlığa bir hayal ile katlanıyordu. Şimdi o hayalin yeri boşalınca Kürt siyasetinin Diyarbakır surlarında siyasal İslamın dağıttığı kumanyalarla gedik açılıyor
”
pkk yöneticileri ( yada DTP ) de ancak böyle yorumlardı heralde , mantalite aynı
bu zihniyetin pkk’ya olan katkılarını da unutmamak lazım :
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=140240
“Bulgaristan Türklerinin “kimlik mücadelesi” ve Güneydoğu’ya nasıl yansıdığını bana Mehdi Zana, 1989′da cezaevinden çıktığı gün evinde anlatmıştı: -Bizim TRT’ye ve Kenan Evren’e büyük borcumuz var. TRT sürekli olarak ‘Bulgaristan’da Türklerin isimleri ve köylerinin adları değiştiriliyor’ diye haber yaptıkça bizim Kürtler uyardılar: Bizim de burada köylerimizin isimleri değiştiriliyor!
Mehdi Zana ince mizahıyla devam etmişti: -Demek ki isim değiştirilmesi kötü bir şeydir. Halkımıza bunu biz TRT kadar etkili anlatamamıştık! Ya Kürtlerin Kenan Evren’e olan borcu? Mehdi Zana onu da şöyle anlatmıştı: -Biz Kürtler Diyarbakır’a Evren’in som altından heykelini diksek yine de hakkını ödeyemeyiz!
-Neden? -12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nin içinde bizlere, kapısında ise ailelerimize yaptıklarıyla büyük bir bilinç oluşturdu. Bu kadar zulmün bir karşılığı olmalıydı. Onun için heykeli hak etti! Henüz Diyarbakır’a bir Evren heykeli dikilmedi. Ama Kenan Paşa 12 Eylül’de yaptıkları konusunda “biraz” pişman:
-Kürtçe’ye yasak koymamız hataydı! Oysa onun 25 yıl sonra vardığı noktayı o tarihte işaret eden sayısız insan vardı. Paşalarımız tarihin akışı konusunda “hafif” geç kalmışlıklar yaşıyorlar Bu hataları yüzünden herhangi bir mağduriyet çekmiyorlar. Yapıyorlar ve yaşıyorlar. Olan ülkeye oluyor!
“
Yorum yazan: vadininbozkurdu — Aralık 18, 2007 @ 9:41 am
Demek asıl problem yobaz laik statüko. PKKmış, çetelermiş hepsi fasa fiso. Asıl problem çözülebilirse diğerleri kendiliğinden hallolacak gibi görünüyor. Zaten PKK bildiğim kadarıyla uyuşturucu ticaretinde Avrupa’nın en büyük örgütü. PKK çökerse sadece Türkiye değil bütün Avrupa büyük bir beladan kurtulacak. Ama önce yılanın başından, içerdeki laik statükodan işe başlamak lazım. Uyandıysak artık balığa gidelim yani.
Yorum yazan: fizikci — Aralık 18, 2007 @ 6:14 pm
Evet Fizikci , VB kardeslerim. “Her sey birseydir”, “butun yolar Tophaneye cikar” ve “birlesik alan teorisi ” gibi ifadelerleden kastim budur. Aslinda dusman gibi gorunenler biribirine borcludurlar varliklarini. Hatirlarsaniz Hudson dehset senaryosunun senaristleri ve aktorleri arsinda TSK’yi temsil eden pasalarimizdan biri “ama Irak’taki terorist liderlerini Turkiye’ye verirseniz Akepe kazanir” demis idi. (bkz, Hudson dehset Senayryosu yazilarim) Onu diyenler de, Semdinli’de iyi cocuklara cinayet isletip, savciyi , hakimi sigaya cekenler de, ara sira bomba patlattiran pasalar da, “ulusalci cetelerin” elemanlari da ayni takimin oyunculari. Ne PKK TSK’siz ne TSK ve sivil ortaklari PKK’siz yasayabilir.Birbirliarinin raison detat’idir bunlar. Kurtcu mafya ve emekli subaylarin en yaygin ikinci meslekleri olan millyetci mafya ayni yoldan gecim saglar. Nihai tahlilde iyiler ve kotuler disindaki taraf ayirmlari sunidir.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Aralık 18, 2007 @ 6:36 pm
Pkk, tabiiki Kürt sorununun bir parcasi, ama bütünü degil.Nasil Kürt sorunu da Dogu/ Güneydogu sorununun bir parcasi oldugu halde bütünü olmamasi gibi.
Bu yorumdan, bu alcak teröristleri Kürtler´in temsilcisi olarak gördügüm manasi cikarilmasin.
“Sorun”un icinde Pkk ayri ve alt bir kategoriye dahil edilen terörist bir yaklasim, ama sorunun da bir parcasi.Örgütün kendisi her haliyle bir sorun cünkü. Dolayisiyla, basbakanin “Kürt sorunu” tanimlamasini tahammülsüzlükle karsilayanlar ve alinganlik gösterenler cözüm arayislarina olumlu bir katkida bulunmuyorlar.Ikinci kademeye bile gelememis oluyorlar.
Öte yandan iki ayri uc da ayni amaca hizmet etmis oluyor, Kürt sorunu yoktur diyenlerle “Kürt sorunu vardir” vurgusunu asiri sekilde yaparak Pkk´yi Kürtlerin temsilcisi olarak görenler ve göstermek isteyenler bu tabloda cözümsüzlügün kilidi oluyorlar.
Sn. basbakan da keske “kürt sorunu”ndan bahsederken ana tabloda Dogu& Güneydogu meselesini öne cikarabilseydi.
Yorum yazan: Muzaffer Kazim — Aralık 19, 2007 @ 10:28 am
PKK nin neden “var” oldugu konusu ayri bir tartisma fakat burada TSK nin olmasi gerektiginden daha farkli olarak “var” olma sebebi ise Bekir Bey’in bu cumlelerinde daha acikca belirtilmis;
(…)Semdinli’de iyi cocuklara cinayet isletip, savciyi , hakimi sigaya cekenler de, ara sira bomba patlattiran pasalar da, “ulusalci cetelerin” elemanlari da ayni takimin oyunculari. Ne PKK TSK’siz ne TSK ve sivil ortaklari PKK’siz yasayabilir.Birbirliarinin raison detat’idir bunlar. Kurtcu mafya ve emekli subaylarin en yaygin ikinci meslekleri olan millyetci mafya ayni yoldan gecim saglar(…
***
Aslen Yenicerilerin (askerlerin) 16 YY da daha fazla (o zamanki ismi ile avanta) maas icin isyan etmeleri ile baslayan ve devlet idaresine mudahale ettiklerinden bu yana Osmanli iflah olmamis ve en son darbeci general Enverin marifeti ile sona ermistir. Bin turlu “devrimler” yapan yeni cumhuriyet darbecilik zihniyeti konusunda gram “devrim” yapmamis, aksine her cikarttigi anayasaya kendisini biraz daha yamayarak derinlere, cok derinlere kendini tesbit ederek cesitli kronik marazlara sebep olmaktadir.
Bir muhendis “ben muteahhit ne isterse onu yaparim, cimento demir hesaplari benim icin muhim degildir” derse bu adamin aklindan suphe edersiniz degilmi. Peki ya bir savci-hakim “ben devlet ne isterse o yonde karar veririm, hukuk benim icin onemli degildir” derse ne yaparsiniz? Iste bu marazlar bu kadar vahim bir seviyede insanlarin beyinlerini yikamis, bu olaylari seyreden bizler ise kiyaslama yapmayi bilmedigimiz icin bize tembih edilen ruhsuz sloganlarla gunumuzu gecistirip duruyoruz.
***
Zaman zaman gerek icimizden birilerinin, gerekse cagdas teknolojinin bize ulastirdigi bilgisayar, TV vs den ogrendigimiz kadariyla -kazin ayaginin- aslinda boyle olmamasi gerektigini, statukonun sorgulanmasi gerektigini aklimiza getiriyoruz.
Her seferinde sorgulamaya basladigimizda “seriat geliyoooor, bolunuyoruuuz” velveleleri gazetelerde, televizyonlarda, muhtiralarda girla gider. Birde bakmissinizki yeni moda bir kural ile insanlar ordudan atilmaya baslamis, fislemeler ayyuka cikmis, 12 kisilik mezralara F16 lar, binlerce askerler yigilmis kiyimlar yapiliyor, ortalik geriliyor. Ve malum… 70 milyon insan bir avuc elitin milyarlik Vakko vazolari, jet-ski leri, orduevi balolari, Lockheed ihaleleri, OYAK Holdingleri, vs sini sadece seyrediyor.
Insanin bu durumda keske biraz daha FAZLA okuyup bi onbasi olsaydim diyesi geliyor.
Eh, bi kere onbasiligi kaptiktan sonra PKK ninda, Aczimendilerinde bitmesi isime gelmez. Cunku biterse neyi ısıtıp ısıtıp gundeme getirir ve nasil derin derin iktidarimizi devam ettirebilirizki?
Yorum yazan: Haydar — Aralık 26, 2007 @ 6:49 pm
Guzel tespitler, tesbihler Kazim, Haydar Beyler. Haydar Bey’in Yeniceri tesbihini ve bir “vaka-i hayriye zaruretini ben de kullanirim zaman zaman.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Aralık 27, 2007 @ 8:19 pm
Bekir Bey, coluk cocuk ziyaretinize gelmistik ama yoktunuz:
http://circularconversations.blogspot.com/2007/12/kedilerini-zlemek.html
Yorum yazan: Muzaffer Kazim — Aralık 31, 2007 @ 3:46 pm
Hos geldiniz Muzaffer Bey. Mahcubum butun misafirlere. Ozellikle bu gunlerde butun mesakkate bir de saglik problem eklendi; hem benim hem de yavrularin. Bu arada sizin blogu da ziyaret ettim; yavrucaginizin hikayesini okumaya yuregim dayanmadi. Benimkilerden birine cok benziyor. Iki yavrusunu tek seritlik yolda ralli yapan esref-i mahlukat cignedi; birini sakat kurtardik. Dokunsaniz aglayacagim yani. 2008′de daha guzel gunlerde bulusmak umidi ile.
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Aralık 31, 2007 @ 8:03 pm
Bizim yavrucaklarin bir rahatsizligi yok ki, yalnizca birinin fotografini yollamis biraderim, flashi aksam kedicigimin yüzüne tutarak cekmis fotografi veya belki de yeni uyanmis yaramaz.
Bizimkiler iyiler, darisi sizinkilerin basina.
Kedilerle ilgili aci hatiralar bende de cok, ama bunlar “Tanri misafiri” geldi, yoksa 7 senedir kedi bakmiyorduk, yeni kedi almayi da düsünmüyorduk.Anneleri iki ay sonra kayboldu, yavrularinin emin ellerde oldugunu görünce baska bir yere gitti.O da iyi yani, arada bir ugruyormus.
Neyse size ve yavrucaklara sihhatli uzun ömür dilerim.
Bu arada iki kizimiz var, ikisi da anneleri gibi siyah, bir oglumuz var o da tekir, daha öncekiler hep tek nesilden devam etmisti(89-97 arasi), hepsi de sarisin ve yesil/mavi gözlü idi.Bir kismi da uzun tüylüydü.
Selam ve muhabbetle.
Yorum yazan: Muzaffer Kazim — Aralık 31, 2007 @ 8:36 pm
Çok net açıklamalar, insanların düşüncelerini kirletmeyen böyle yorumlara ihtiyaç var.
Dönem çok kahpe, dikkatli olalalım.
Radikalden yakob
Yorum yazan: Jackob — Ocak 18, 2008 @ 12:22 am