Bir Münzevî’nin Notlarından…

Mart 23, 2008

Üzgünüm ama gene ıskaladınız Kürşat Bey

Kategori: Guncel-Politik, sosyal, kulturel, Insan Haklari, Islam, Medya tenkitleri — Bekir L. Yildirim @ 12:17 pm

Daha önce de söyledim Kürşat Bumin’i severim aslında. Bildiği doğruları yazar. O doğruların mevcut ortamın gerçekleri, olanların önem veya vahamet öncelikleri gibi şartlardan etkilenmesine müsade etmemesi ve mantık örgüsüdür fakir için problemli olan. Öyle görünüyor ki bu sadece fakirin değil kendi gazetesi dâhil, medyada birçoklarından da direkt veya gruplama yolu ile eleştiriler üreten bir tutum.

Tartışma konusu ne olursa olsun, nifakların, tefrikanın kökeninde nefsin oynadığı rol insanlık tarihi boyunca en az zikredilmiş en önemli motiflerdendir. İslam’da mezhep ayrılıklarından tutun günümüzdeki ilkesel ayrılıklar gibi gözüken ateşli husumetlerin kökenine inerseniz nefsin oynadığı büyük rolü keşfedersiniz. Ama her zaman bu bir ahlaki, ilkesel duruş, hakikat arayışı kisvesi ile kamufle edilmiştir.

Konuya tekrar dönecek olursak Kürşat Bumin’in “durusunda” da ben ilkesel tutarlılık gayretinden çok nefsi güdülerin hâkim olduğu kanaatindeyim. Dun de dediğim gibi ülkede kan isteriz, 1960 gibi” ifadesini açık seçik kullananlar, Tuncay Özkan tiradları gibi iddianame yazanlar, “bizim istemediğimiz olmaz” diyenler kol gezerken Kürşat Bey’in derdi bakıyorsunuz bir gün 80’ kusur yaşındaki darbecilik kariyerli İlhan Selçuk’un “polis devleti” tarafından nezarete alınış tarzı ve ertesi günün meselesi de Gazi Üniversitesi’ndeki “ülkücü öğrencilerin” Mevlid Kandili’nde içki servisini protesto etmelerini laiklik bazında ele alan Mümtazer Türköne ’yi sigaya çekme.

Ana fikir olarak Kürşat Bey, Mümtazer Türköne’yi aslında laiklikle ilgili olmayan bir konuyu, kavramını eğip bükerek laiklik meselesi yapmaya çalışmakla suçluyor. Mevzubahis Türköne yazısına bir göz atmıştım; fazla ilginç gelmediği için sonuna kadar dahi okumamıştım. Simdi tekrar okudum. Bumin’in argümanları tamamı ile temelsiz sayılmaz. Türköne Gazi Üniversitesi yönetiminin tavrında bir çirkinlik, bir garabet bulmuş ama bunu bir anti-laik uygulama argümanı sekline sokmak için biraz fazla uğraşmış görüntüsü veriyor.

AMA evet AMA gene ben sözü Kürşat Bumin’in “anal retentive” konu secim ve hatalı mantığına getirmek zorundayım. Bir kere neden bu kadar önemli ki Gazi Üniversitesi’nin yönetiminin tavrının “laiklik” ihlali olup olmadığı? Nihai gaye hakikat arayışı ise Türköne de buradaki fahiş derecede problemli tavra işaret etti ise “yok o dediğin den laiklik teorisi çıkmaz” demekle ne yapmış oluyoruz?

Bumin, Türköne ’nin yazısını nasıl söylesem ki resmen çarpıtıyor. İçinden içki, mevlit, toplumsal barış gecen bazı cümleleri cımbızlayıp Türköne’ye onun yapmadığı bir laiklik tanımı yaptırıyor. Oysa Türköne’nin olayı laiklik bağlamında el alması Bumin’in ifade ettiği gibi birkaç alakasız öğeden bir laiklik kavramı çıkarma gayreti değil. Yazarın mesajı tam da Bumin’in “güya savcı ile dalga geçiyor” diyerek dalga geçtiği ifadeler.

Kürşat Bumin’in ütopyasında içki, Mevlit, toplumsal barış, özel hayat, kamu mekânı, kamu kaynakları gibi kavramlardan laiklik teorisi çıkmayabilir ama Türkiye’de bal gibi çıkar. Türköne’nin yazısı da zaten bir cevap niteliği taşıyor. Türköne’nin ve benim yaşadığım ülkede şunlar oluyor:

—Ülkenin CB’nin da katıldığı bir baloya 100 kusur kiloluk bir şarkici hanim şeffaf elbise ile gelir. Gene kendi mahallesinden onu “gross” olduğunu söyleyenlere cevabi “ben laik, çağdaş, Atatürkçü…. Türk kadınıyım” dır.
-Ayni ülkede darbeciler Cumhuriyeti gazetesinin yazarları Üsküdar’da meyhanelerin, tüm “uygar Batı’da olduğu gibi” okullar, ibadethanelerden belli mesafede olması ve ortalıkta ayyaşlık yapılmaması düzenlemesini gene “laiklik” adına protesto eylemi yaparlar. Eylem: Deniz Som, ailesi ve diğer laiklerin şaraplarını halkın ortasında boca ederken “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganları atmak,

Aklıma benzeri yüzlerce örnek geliyor, ama uzatmaya gerek yok. Zaten bizim örneklerden teori çıkarmamıza gerek de yok. Türköne de referans olarak bu “laiklik göstergelerini” özetleyen Savcı Abdurrahman Yalçınkaya’nin kriterini baz almış. Okuyalım:
“Başsavcı’nın iddianamesini, doğru ile yanlışı ayırt etmek için bir ölçü olarak alırsak varacağımız sonuç şu olacak: Mevlid Kandili’nde bir açılış kokteylinde içki içmek “laik yaşam biçimi”nin gereğidir. Aksi takdirde toplumsal hayatta dinî kuralların egemen olduğu sonucu çıkar ki, bu durum laikliğe aykırıdır. Nitekim iddianamede; “Halk sağlığı ve gençliğin korunması bahane edilerek, adeta şer’i nizam uygulanırcasına alkollü içki satış ve tüketim alanlarının daraltılması ve giderek yasaklanması” suçu kapatma gerekçeleri arasında zikredilmektedir.
Peki, kamu kaynaklarını kullanarak kamusal bir mekânda dindar insanların rencide edilmesi laikliğin gereği ise, Gazi Üniversitesi’nde yaşanan olayın benzeri gerginliklerden toplum nasıl korunacak?
Karşımızda bir anayasal prensibin var oluş gerekçesi ile, amacından çok uzak kullanılması arasındaki derin uçurum duruyor. Neyin laikliğe uygun, neyin laiklik karşıtı bir durum olduğunu anlayabilmek için gerçek hayata bakmamız yeterli. Ne kadar iddia edilirse edilsin laiklik dendiğinde karşımızda kutsal bir prensip değil, akla uygun bir toplum düzeni gelmeli. Akıl, toplumu barış içinde yaşatacak bir genel çerçeve oluşturmaya çalışıyor. Devleti dinler karşısında tarafsızlaştırarak, dinî inanç farklılıklarından kaynaklanan çatışmaları önlüyor ve bu prensibe laiklik adını veriyor.
Başsavcı ise iddianamede sayfalar boyu farklı bir muhakemeyi yürüterek laikliği “modernleşme felsefesi, insanca yaşama yöntemi ve insanlık ideali” gibi ne anlama geldiği konusunda yüzlerce farklı görüşün birbiriyle cenk edeceği bir alana taşıyor. Kısaca laikliği, toplumsal barışı sağlayan bir prensip olmaktan çıkartıp, bir kavga vesilesine dönüştürüyor.
İddianameden bir başka laiklik tanımı: “Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar”. Vahye dayanan bütün dinler “akıl ve bilim dışı düşünceler” olduğuna göre bu cümleden çıkacak tek sonuç, laikliğin amacının toplumu dinden uzak tutmak olduğudur. “
Laikçilerin laiklik tanımları AYM’ ne sunulan bir iddianame de dahi bu hal almış iken, laiklik adına kullanılan her laikçi kıstas ya cinsellik, ya ayyaşlık ama mutlaka hazcılık, maddi tatmini yüceltme referansı ve daha kötüsü bunun devlet eli ile “İnsanların özel hayatını onlar (öğrenciler) düzenleyemez” diyenler tarafından insanlar için örnek yasam sekli olarak sunulması, hatta dikte ettirilmesi gerçeği ile karşı karşıya olduğumuz bir ortamda Türköne bu gerçeği göz ardı edip laiklik teorisinin kökeni üzerine tebliğ mi üretmeli idi? Bu bir karşı argümandır, kapsamlı bir monografi değil. Herkes “anal retentive” olmak zorunda değil ki Sayın Bumin?
Sezar’ın hakkini Sezar’a vermek adına Bumin’in kısmen olsun hakli olduğu bir noktayı da işaret edelim. O da Türköne’nin “toplumsal barış” vurgusunun laiklik (demokratik laiklikten bahsediyoruz tabii ki) “tanımından” çok esbab-i mucibesi ve gayesi ile alakalı olduğu. Laiklik tanımında, per se, toplumsal barış yoktur ama laiklik uygulamasının gayesi toplumsal barıştır. Kökeninde kilise ile kral arasındaki barış idi, günümüzde ise farklı inanış, felsefeler, yasam biçimlerini benimseyenler arasındaki bir uzlaşma metnidir laiklik tanımı. Türköne burada da hedefi şaşırmış değil. Laikliğin demokrasilerde bir ideolojiyi temsil etmediğini demokrasinin bir çerçevesi olduğunu vurguluyor. Bana kalırsa mütekâmil bir demokraside “laiklik” diye ayrı bir kavramdan bahsetmek dahi lüzumsuzdur çünkü din-devlet ilişkilerini zaten demokratik kurallar tanzim eder. İleri demokrasilerde zaten böyle bir kavram tartışılmaz dahi
.

Devlet Üniversitesi’nde Mevlid Kandili’nde “en hakiki mürşit ne zevkli şeymiş; hele hele milletin kesesindense “ diyerek kadeh tokuşturmanın uygunluğu mevzuuna gelince, Bumin araştırdı mı bilmem ama benim bildiğim gördüğüm Bati Üniversitelerinde akademik üniteler, araştırma merkezleri, bilmem hangi proje, bilimsel faaliyetin hayata geçirilişinde, üniversitelerde –özel veya kamu- kafa çekerek açılış, kutlama pek rastlanılan bir durum değildir.

Olayın toplumun değerlerine saygı gibi ahlaki boyutu kadar bir bilimsel faaliyetin konuşulup tartışıldığı, zinde beyinlerin ürünlerinin sergilendiği bir ortamda mutlaka iradeyi dumura uğratıcı etkisi olan “içki servisi” olması geleneği herhalde ancak Türk usulü laik, halkı Müslüman ülkenin “bilimi en hakiki mürşit” edinmiş “devrimci bilim” yuvalarında olur; emin değilim Özbekistan ve Tunus’un güzide bilim kuruluşlarını araştırmadım (Demokratik laiklik ve çağdaş bilimin yuvası üniversitelerden konuşurken Bati’yi baz almam herhalde yadırganmaz).

Demek ki neymiş Sayın Bumin?

Kafa çekerek Deprem Araştırma Merkezi açılışı çirkindir, onlara bu kaynakları sunan toluma küfürdür, bilime, hem de bir tabii felaket üzerine olanına- katkıda bulunmak iddiasındaki bir eğitim, araştırma kurumu için utanç vericidir ve Türk laikçilerinin, Apturaman’in iddianamesinde özetlenen yobazlığının göstergesidir. Bu beyinleri alkol sulanmış ve anatomik pozisyonu bellerinin altına inmiş ayyaş lümpenlerdir konuyu “laiklik” eksenine oturtan, Türköne değil.

Gene ıskaladınız.

No Comments Yet »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

WordPress.com'dan blog alın.