
“Benim rütbe-i aklım da erdemlerim de seninkinden yüksek. Öyleyse benim oyum senden çok sayılsın” düşüncesi de savunulabilir bir argümandır; faşizm ne kadar savunulabilir ise. Argüman sahiplerinin hemen her zaman dünyanın Einsteinları değil Aysun Kayacıları olması fikri değersiz kılmaz. Yalnız bu yola bir girdiğinizde mantığın doğal ilerlemesi sonucu monarşi ile çıkmak zorundasınız. Öyle ya akıllıdan da akıllı var. Zenginden de zengin, çağdaştan çağdaş, dindardan dindar, beyazdan beyaz, laikten de laik, kuvvetliden de kuvvetli ve seksiden seksi var. Yani hangi kriteri temel alırsanız onda herkesten yüksek puan alacak birileri var. Vergi kaçıran ile vergisini kaçırmadığını itiraf eden Aysun “ayni mekânı niye paylaşsın”, niye ayni sayıda oy versin, güzel ama vergi rekortmeni Aydın Bey’in oyu niye Aysun ile ayni sayılsın? “Aysun niye sadece güzel vücut ve erkekleri tahrik kabiliyetinden dolayı bu kadar para kazansın ve TV’lerde ahkâm kessin” demeyeceğim ne kıskanç ne sosyalist olduğum, serbest pazar ekonomisinden yana olduğum için. Ama Aysun’un mantığından giderek diyebilirdim de.
Mesele ben.
Tanrı ile konuşurum her gece. Eeh, Tanrı konuşmak için beni seçtiğine göre bir tek benim oyumdan başka kimseninki sayılmasın dersem ne diyeceksiniz?
Tanrı’dan iyi mi bileceksiniz siz?
“ O zaman teokratik monarşi olur; biz halifeliğe boşuna mı son verdik; laiklik savaşlarını unuttun mu” diyorsanız o zaman Pamela Spence’in oyu kaç sayılsın? Bir kere hem adı hem soyadı jafjafli Amerikalı. Ondan çağdaş mı olunur? Bence o yönetsin ülkeyi; ya da onun tayin ettiği biri.
“Ülke yönetmek öyle sadece çağdaş olmakla olmuyor” diyen bilgelerdenseniz size Taki Doğan teorisini takdim edeyim. Bir Haber-Türk programında secimden önce, Cem Uzan’a methiyeler düzdükten sonra “size 1 liraya mazotu gerçekleştiremez diyor Tayip Erdoğan. Oysa siz bilmem kaç tane şirket kurdunuz. Bu işi ondan çok daha iyi bilirsiniz” diyen Taki Doğan’ın yönetim teorisinden bahsediyorum. Gerçi kendisi “paşam niye daha sert konuşmadınız” seklinde tezahür eden “militarist” yönetim teorisi de vardır ama neyse Cem Uzangiler-asker koalisyonu olur hallolur mesele.
Öte yandan:
Celal Sengor “Ben sizden biri değilim. O Batı’dan gelip size doğruları öğretenlerden biriyim ben. Tek farkım İstanbul’da oturmam… Türkiye’de üniversite falan yok; askerden başka herkes kara cahil. Üç tane üniversite var. Kara Deniz, Hava Harp okulları” dediğine göre sadece Celal Sengor ve harp okulları mezunlarının oyları sayılsın. Neresi yanlış bunun? Bilmiyorum Celal Bey Aysun Hanim için estetik durumundan bir ayrıcalık tanır mı ama sanmam. Kendisinin estetik kaygıları olduğuna dair bir emare göremiyorum.
Görüldüğü üzere Aysungiller ve ondan daha az çekici ve fakat daha entel Emre Kongar, Türkan Saylan, Celal Sengorgillerin mantığı ile hareket edildiğinde seçme ve secilme rüştünün ispati ve derecesi konusunda epey ihtilaf çıkabilir. Zaten demokrasi de bu ihtilafları gidermek için icad edilmiş bir sistemdir. “Churchill’in dediği gibi demokrasi berbat bir rejimdir ama berbatların en iyisidir”. Zira “aptal halk” nihayet kendi kaderi üzerinde karar veriyor. Belki kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır” (hatta imama bile varabilir!). Ama “kendi düşen ağlamaz”. Eğer bu karar hakkini o “ayak takımından” alıp çok akilli, erdemli olduğuna bazılarımızı fikir veya cebir veya şiddet ile ikna etmiş bir kişiye veya zümreye verirseniz hepsinin Aysun Kayacı gibi namuslu, dürüst, kültürlü ve seksapelli olduğunu nasıl garanti edersiniz? Bakarsınız öyle çıkmaz; hadi kurtul kurtulabilirsen. Tüm otoriter totaliter rejimler bu “benim oyum farklı sayılsın” rasyonelinin ürünüdür.
Bu görüşü savunanlar “artik demokrasiye inancını kaybedenler” değil demokrasinin D’si ile müşerref olmamışlardır. Bizde bu zihniyettin kökenine inersek en azından, problemin DNA’mız olduğunu keşfedip çözüm için Amerika’dan damızlık erkek getirmeyi öneren Abdullah Cevdet ve dinimizin resmen Hıristiyanlık olarak değiştirilmesini teklif eden Recep Peker zamanına kadar gitmek gerekir. Taa bastan Cumhuriyet projesi bir demokrasi projesi olarak değil bir medenileştirme/muasırlaştırma (?) projesi olarak tasarlanmış idi. Basit mantık su idi. Avrupalı gibi ileri gitmek için önce onlara benzeyecektik. Bu benzeme ise birtakım yüzeysel, kültürel özellikler olarak benzeme olacaktı öncelikle. Öyle olunca ve 19. yüzyıl pozitivizminden esinlenme ürünü “en hakiki mürşidin ilim” olduğunu da idrak edince tamamdı iş. Ve geri kalmamızın müsebbibi olan “geçmiş” in üzerine sünger çekilecek, Osmanlı döneminin dini, ahlaki, kültürel degerleri tersyuz edilecek, mirasi reddedilcekti. Her ne kadar Atatürk bu değişimin geleneksel, ahlaki bazı karakteristiklerimizi birden yok sayan bir totaliter zihniyetten çok bizi biz yapan Çanakkale-Kurtuluş Savası’nı kazandıran ruh ile barışık bir dönüşüm yanlısı idi fakat bunun nasıl gerçekleştirileceğine dair bir projesi yoktu ne onun ne ona akıl verenlerin. Zamanın şartları uzun uzun oturup teori geliştirmek, sosyal etütler yapmak için namüsait idi. Hareket zamanı idi çünkü fırsat vardı. Önce bir rejimi değiştirmeli idi sonra “kervan yolda düzülür” idi. Hala düzülüyor nitekim. Savaşlardan harap ve bitap düşmüş; son kaleleri Çanakkale ve Kurtuluş savaşı ile kurtarılmış bir ülke vardı. Evrimi bekleyecek sabrımız da yoktu zamanımız da; devrim lazımdı. Atatürk’ün aksine İnönü ve onun döneminde devletin palazlandırdığı seçkinler için bu bir “toplumu dönüştürme” projesi olmaktan cıkmış, herkesin yerini bilmesi projesi haline dönüşmüştür. Hassolar, memolar, fasa fiso vatandaşlar var olmaya devam edecekti; hatta böyle olması zaruri idi. “Yaa, tabii koylu milletin efendisidir; efendi efendi haddini bil yerinde otur” diyordu “herkes gibi millet de düşmanınızdır” diyen Milli Şef ve Cumhuriyet seçkinleri. Aksi halde seçkin olmanın tadı tuzu kalmaz idi. “Aşağı öteki” olmadan “ustun biz” olmanın ne anlamı kalırdı? Bu olayı Şerif Mardin çevrenin cevre, merkezin merkez olarak kalması seklinde “teorize” etmiş, teorize edecek ne varsa ( belki herkesin bildiğini süslü ifadelerle ifade etmekten başka kerametleri olmayan “sosyal bilimcilere” istihdam yaratma dışında?)
Çok şükür artik bu zihniyettekiler niyetlerini, kirli zihniyetlerini saklama lüzumu hissetmiyorlar. “Ekonimi batarsa, kriz çıkarsa bir ümit var. Bunları normal yollardan şey etmek mümkün değil” diyen Etiler’li darbeci İlhan Ağabeygiller her zaman olmuştur. İşin ironik tarafı bu kimseler kendileri için, faşist, seçkinci, menfaatçi, cühela, lümpen, parazit, sahte demokrat vb sıfatları kullanıldığında hakaret addediyorlar bunları. Sanki sosyal demokrat, aydın entel, Cumhuriyetçi gibi kelimler taşıdıkları fikirler ve eylemler ile değil doğuştan kendilerine bahşedilmiş sıfatlar imiscesine. Adeta Hindistan’daki kast sistemi gibi; Brahma doğan ne rezillik yaparsa yapsın Brahmalığını kaybetmez; doğuştan öyledir ve ölene kadar öyle kalacaktır. Öte yandan Dalit doğan Dalit ölecektir, Nobel Barış ödülü ile fizik ödülünü beraber kazansa da.
Ama Demokrasi kusursuz mu?
Aysun’un mahallesindekilere “demokrasiye inancını kaybettiren” nedenlerin hepsi her demokraside mevcut. ABD’de ABD’nin başkentinin Las Vegas olduğunu düşünenlerden tutun Abraham Lincoln’ın meşhur bir aktör olduğunu düşünenlere kadar pek çok cühela, gerzek ve “ayak takımı” var. Demokratik sistem milyonlarca cühelanın da birer üretken birey olarak ortak iyiye katkıda bulunmasını ve nimetlerden yararlanmasını sağlayan bir makine haline dönüşmüş. Reagan, Bush gibi zihinsel özürlülerin pilot koltuğuna otursa dahi yerleşik demokrasi otomatikte yoluna devam edebiliyor kazasız belasız. Oy verme rüştü ne bilgi ne bilgelik, ne basiret ne feraset, ne zekâ, ne de erdem testi ile ispatlanıyor. İnsan olmak yeterli koşul. Çocuk pornografisinden, uyuturcu kaçakçılığından, seri cinayetten hüküm giymiş olanların oy hakki ile Nobel kazananlarınki eşit. Ne Einstein kadar zeki ne de Pemela Anderson kadar tahrik edici olanın oyu fazla sayılıyor. Aysungillerin aksine orada kimse “demokrasiye inancını kaybetmiyor”. Artik demokratikleşme ile gelişmenin doğru orantılı olduğu, çoğunluğun azınlıktan daha akilli olduğu ispatlanmıştır. Bizim 80 kusur yıllık tecrübemiz “aptal halkin” her defasında, rutbe-i akıllarının kerameti ellerine verdiğimiz tüfeklerden menkul akil adamlardan daha akilli olduklarını ispatlamıştır.. Açın yakın tarihi verilere bakin. O zahmetli ise sadece son 10 yılın ilk ve ikinci yarılarının ekonomik/sosyal/siyasi performanslarını kıyaslayın objektif bilimsel kriterler ile. Zira “en hakiki mürşit ilimdir”.

ben bu güruha kısaca negatif kutup diyorum bazen , elbette ortalama sıfır bile olsa bunlardan büyüktür ve tercih edilir ,
yazının bana hatırlattığı iki vaka:
azınlık olmanın dayanılmaz hafifliği üzerine :
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=8662019&yazarid=91
“problemin DNA’mız olduğunu keşfedip çözüm için Amerika’dan damızlık erkek getirmeyi öneren Abdullah Cevdet ….”
ithalat üzerine: (gözüme ilişti , umarım fazla magazin kaçmamıştır )
http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Cocugumun_babasi_Fransiz_172516_8&Newsid=172516&Categoryid=8
Yorum�Yorumlar yazan: vadininbozkurdu — Nisan 13, 2008 @ 5:50 am