Bir Münzevî’nin Notlarından…

Mayıs 2, 2008

1 Mayıs’ta Taksim’de bağcı dövüyoruz!

Kategori: Guncel-Politik, sosyal, kulturel, Hukuk, Insan Haklari, Toplum — Bekir L. Yildirim @ 8:19 am
Tags: , ,

Kendimi bildim bileli lâfazanlık Türk sol hareketinin en etkin olarak kullandığı silahlardan olmuştur. 60’larda daha çocukluğumda ve 70’lerin başlarındaki lise yıllarımda sola meyletmemdeki en önemli etkenlerden biri ergenlik cağının idealizmi, isyankârlığı ise diğeri de onu ezilen ezen, hak, adalet edebiyatı, romantik, popülist söylemler ile manipüle etmeyi bilmiş Ecevit, Nazım Hikmet ve diğer sol tandanslı şairler, yazarlar ve kool sembolleri, sloganlari olmuştur.

İyi hatırlarım 1 Mayıs 1977’yi. İTÜ’de öğrenci idim. Her gün muhtelif sol fraksiyonlar ile ülkücü gençliğin karıştığı “anarşi” eylemlerinde birkaç gencin can verdiği, insanların ellerinde gazete ile yolda yürümeye korktuğu, ülkücü ve solcu mahallelerin, kahvelerin, kurtarılmış bölgelerin bulunduğu, polisin dahi kendi içerisinde biri birine düşman kamplara bölündüğü yıllar idi o yıllar. Taksim’de olay çıkacağı gerek günler öncesinden bekleniyordu. DISK öncülüğündeki sosyalist işçi hareketi de olaylı eylemleri, düzen değiştirmeye yönelik eylem stratejisinin bir aracı olarak etkin şekilde kullanıyordu. “Faşist , emperyalist işbirlikçi düzenin baskıları” edebiyatı için sömürülecek malzeme idi her olaylı eylem zira onlar “bir olur bin doğarlar” idi.

“Hava kurşun gibi sert, hava demir gibi ağır, bağır, bağır” mısraları devrimci gençliğin sloganı, kapağında etrafı yanık kurşun deliklerinin bulunduğu “Şehir Gerillası” kitabi da el kitabi idi. “Komplo” jargonda fazla yoktu, zira gerek “faşolar” gerek “komünistler” ne yaptıklarını biliyorlar idi. Biri “işbirlikçi patronların burjuvazinin vurucu gücü faşoları temizleyip, düzeni değiştirecekti, diğeri de vatani Rus uşaklarından koruyacak ve Türk’ün şanlı bayrağını Moskova’ya dikecek idi.

DISK’in 1 Mayıs Taksim Mitingine gitmeyi düşünmüş bu elektrikli atmosfer ve olaylar beklentisin hesaba katarak vaz geçmiş idim. Olaylarda 36 kişinin öldüğü, pek çoğunun yaralandığı haberi geldiğinde kimse için büyük sürpriz olmamış idi. Sadece kimlerin sorumlu olduğu sorusunun cevabi kime sorduğunuza göre değişiyor idi. Sağ ağızlara göre olayların sorumlusu olay çıkacağını bilerek bu mitingi yapan DISK idi; davranışları söylemleri ile adeta davet etmişti bu sonucu (o zamanlar DISK ve TURK-IS beraber hareket etmez idi pek, her ne kadar her ikisi de “sol kanatta “ yer alsa da aralarında epeyce misyon ve metod farkı vardı). Türk Is solcu idi; DISK için ise “emekçi sınıf öncülüğünde proleterya devrimi”nden aşağısı kesmez idi.

Her ne kadar o zaman medya bu günkü kadar kartelleşmemiş olsa da, büyük gazeteler Hürriyet, Milliyet ilimli sol,. Kemal Ilıcak’ın Tercüman’ı da en önemli sağ günlük gazete idi. Adeta Demirel’in sesi denebilirdi. Hürriyet, Milliyet’in solunda, evet yanılmadınız, İlhan Ağabey’in yazdığı Nadir Nadi’nin Cumhuriyet’i vardı. Devrimci hareketin bunların da solunda bir dizi yayını vardı; ülkücü hareketin de dergisi vardı Taha Akyol yönetiminde, doğru hatırlıyorsam Hergün idi ismi.

Sol medya olaya hemen provokasyon damgası koydu. Kısa zamanda öğrendik haklı olduklarını. Yalnız ne sağ, ne sol, provokatörlerin kimliği konusunda fazla spesifik iddiaları yoktu. Askerin de içinde yer aldığı bir derin devlet örgütlenmesinden fazla bahsedildiğini hatırlamıyorum o günlerde. Her ne kadar birkaç yıl önce darbe (pardon muhtıra) ile yönetimi ele almıştı fakat askerin ülke zararına eylemler yapabileceği fikri pek akıldan geçmezdi. Asker göz bebeğimiz, koruyucumuz idi, darbelere rağmen.

Bu gün biliyoruz ki askerin de MİT’in de içinde bulunduğu “derin devlet” örgütlenmesi yeni darbe için ortamın hazırlanması çalışmalarını o yıllarda da yapar imiş. Öyle ya son darbeden beri 6–7 yıl geçmişti ve genç ve (fazlaca genç olmayan) subaylar rahatsız idiler. Ve gene gördük ki 70’lerin ortalarında alevlenen anarşi, meyvesini verecek ve 80’lerin başında artik ortam hazır olduğu için “milletin isteği üzerine” beyaz atlı şövalye meydana girecekti netekim.

Tekrar 1 Mayıs’a dönersek 79’dan 2004’e kadar ABD’de olduğum cin 1 Mayıs’larda neler yapıldığını ancak bir miktar medya taraması ile öğrenebildim. Ne ANAP, ne DSP, CHP, MHP, DYP, MHP, DYP, Refah’ın iktidar olduğu dönemlerde bir Taksim talebi olmuş bu günküne benzer.

“Peki, bayram değil seyran değilken şimdi niye” diye soranlar olursa cevabım gene tek kelime: Konjunktur. Şimdi darbe sonrası donemin en yüksek oyla gelmiş iktidarı var. Ve şimdiki “ 1 Mayıs’ta Taksimdeyiz” diyen emekçi hareketi 70’lerin aksine halk devrimi falan peşinde değil. Tam aksine dün savaş verdikleri statükoyu koruyan Cumhuriyet ordusunun neferleri onlar. Dün devirmeye çalıştıkları “işbirlikçi sermaye” ve medya ile omuz omuza “kazanımları” koruyorlar. Çükü şimdi o zaman olmayan bir tehlike var. O zaman da “din insanlığın afyonu” idi ama o afyondan kullananların pek gücü yoktu; şimdi onlar sadece hükümet değil devleti ele geçirmeye çalışıyor. Artik “işçi hareketinin” yeni misyonu var. 70’lerde duyduğumuzda “adam kafayı yemiş” tepkisi vereceğimiz bir misyon : Laik cumhuriyetimizin bize verdiği “kazanımları” irticacı hükümete karşı korumak. Çalışan hakki, çalışma saatleri, adil düzen müzen talep eden yok. Gaye bağcı dövmek.

Bir taraftan Ergenekon’un “iyi çocukları”, diğer yanda ”Siyasallaşmamış yargı” kendilerine verilen görevi ifa ederken, Cumhuriyet mitinglerinde de yer almış sendikalar hükümetin obur gözünü de morartmaya çalışıyorlar. Ortamdaki elektrik artarak devam eder, hükümetin otoritesi zayıflamış görünür ise bu 27 Nisan muhtırası, Ergenekon, Danıştay saldırıları ile devam eden sureci hızlandıracak ve ülkede kimlerin patron olduğu bilgisini kafalara daha iyi kazıyacaktır. İlginç değil midir 1977’de işçi hareketinin bir numaralı düşmanı İşbirlikçi sermayenin Patronlar Kulübü bu gün, dun kendi servetlerini kamulaştırmayı planlayan İlhan ağabeylerin başını çektiği entite ile kucak kucağadır?

30 sene gecikmeli ‘ille de 1 Mayıs’ta Taksim’ talebini parti kapatma, Ergenekon, demokratizasyon, AB yönünde ilerleme çerçevesinden bağımsız değerlendirmek safdillik olur.

1 Mayıs’ı Kutlama Hakkı

1 Mayıs artik pek çok demokratik ülkede işçi günü, çalışma günü vb adlar altında çalışanlar tarafından kutlanıyor. Hükümet de biraz « demokratikleşme adımlarının bir parçası olarak, biraz da işçi hareketini karşısına almama saiki ile ilk olarak birkaç gün önce bu günün “Çalışma ve Dayanışma Günü ( ?)” olarak kutlanmasını sağlayan düzenlemeyi yaptı.

Kaderin tecellisine bakın ki hiçbir sol, sosyalist, sosyal demokrat, işçi dostu hükümetin yapmadığını yapmak da AB’ye üyelik müzakereleri, demokratikleşme adımları gibi gene bu « dinci » iktidara nasip oldu.

“Sen ne dersen de biz Taksim’de olacağız” diretmesinin arkasındaki niyetleri açığa çıkarması bakımından önemli bir stratejik işlev de gördü Hükümet’in bu kararı.

Artık buna önculuk eden DISK, TTB, KESK yönetimleri olduklarını hepimizin bildiği devletçi, statükocu, darbeci, laikçi hareketin diğer aktörlerinin niyetlerini üzüm yemek değil bağcı dövmek olduğu ortada.

Olayın ”demokratik hak“ boyutuna gelirsek:

Gösteri ve toplantı hakki bütün demokratik ülkelerde taninmiş bir sosyal haktir. Gene bütün ülkelerde bu hak kamu düzenini bozmayacak tarzda, izin ile belirlenmiş, güvenliği sağlanabilecek şartlarda cereyan eder; herkesin dilediği yerde değil.

1 Mayıs işçi gününde sendikaların diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi günü kutlama hakkı olmalıdır ama hiçbir demokratik ülkede herhangi bir grubun istediği yer ve zamanda, kendi koyduğu kural(sızlık)lar çerçevesinde protesto veya gösteri hakkı yoktur.

Fehmi Koru gibi dindar-demokrat bir yazar, Ali Bayramoğlu gibi omurgalı bir demokratın dahi “1 Mayıs Taksim’de olmalıdır“ demesi günün ilkeli, tutarlı rasyonel demokratik duruşlar değil konjunkturel politik doğruların günü olduğunun bariz ifadesidir. Hükümeti zayıflatmak, onun halk gözünde otoritesini sarsmak için Sosyal Güvenlik Yasası pazarlıklarında genel grev tehditlerine, Cumhuriyet mitinglerine kadar hiçbir fırsatı kaçırmayan DISK, KESK, TBB gibi „çalışanlar örgütleri“ nin tehditlerine boyun eğmek konjunkturel politika açısından da hiç te rasyonel bir hareket olmayacak, bilakis hükümetin „topal ördek“ imajını güçlendirecek, ülkedeki istikrar ortamından uzaklaşılıp İlhan Abigillerin olması için Şaman’a yalvardığı „ çatışma ortamına“ doğru yol alınacaktır.

Taksim mitingine izin verilmemesi kararı çok yerindedir. Tehditlere, gürültüye papuc bırakmama politikası sadece ülkenin istikrarı değil, hükümet ve AK Parti’nin bekası için de doğru karar olduğunu zaman gösterecektir. Bayramoğlu ve Koru’nun önerdiği fakat otoriter devletçi görüntüsü“dost kazanma gibi konjunkturel siyasi mülahazalar dışında fazla sağlam bir temele dayandırmadılar argümanlarını.

Hükümet’in bu “ille de Taksim“ dayatmasına olumsuz cevap vermesinin rasyoneli bu “talebi“ yapanların murad ettikleri ile ilgilidir. Evet, tepkisel, hatta otoriter, statükocu bir görüntü verebilir, fakat irrasyonel bir tepkisellik olduğu argümanı basiret ve feraset sahibi insanların hakki değildir. Bunu „kendine demokratlık“, antidemokratik tavır, devletçilik, 1980 darbecileri ile gönül birliği vb seklinde yorumlamak tipik laikçi, eski sol demagoji örnekleridir.

Demokrasilerde “Taksim Meydanı’nda gösteri hakkı“ yoktur. Bu iddiayi yapanların, faşist, özgürlük düşmanı CHP’nin yandaşları olması ironisi kanıksanmıştır artik ama mızrağı çuvala sığdırmak her gün biraz daha zorlaşmaktadır.

Zerdüşt , pardon münzevi böyle dedi.

Not: Yazi 30 Nisan’da yazilmis, 30 Nisan’da kucuk tashih gecirmis, ve bu gun harfler Turkcelestrilmistir.

3 Yorum »

  1. Bu ülkenin sağcısı da solcusu da merkezcisi de dincidir.

    Dinini imanını orada burada nasıl pratik ettiğini, nasıl da güzel anladığını ve yaşadığının gösterisini yapmadan duramaz.

    Cumhuriyet öncesi şeriatın artıkları bu milletin kanında hala nükseden bir toksin olarak var.

    Şu yukarıda yazdığınız, dincilikten yolunu bulanlar ile dincilikten yol bulamayanların (bulmayan demiyorum) kavgasıdır.

    Bunun CHP si de, AKP si de, MHP si de aynıdır…Hatta liberali de aynıdır.

    Dinlerini imanlarını inandıkları tanrıları ile aralarında tutmaz orada burada bunu anlık ve minik merasimlerle çevrelerine göstermeye çalışırlar.

    İbadethanelere tıkılmaz, inanç yarışına girer, dillerine pelesenk eder dururlar.

    Ümmetçilik bu milletin kurtulamadığı bir olgudur.

    Gün bu işlerden nemalanma günüdür…

    Din iman işlerinden yol bulma ve pay kapma telaşesine düşmüşlerin bu hallerini gördükçe midem bulanıyor.

    Binmişssiniz bir Arap alametine…gitmektesiniz sürekli geriye.

    Yorum yazan: hubbez — Mayıs 2, 2008 @ 10:32 am

  2. Gelelim Taksim’e.

    Bu ülkenin işçisinin durumu da yukarıda bahsettiklerimden farklı değildir.

    Salçalı suya ekmek banıp zıkkımlanmaya şükredenden hiç bir şey ummayınız.

    Durum budur.

    Bu durumlara baktığım zaman çaresizlikten başka hiç bir şey görememek hakikaten insanı kahrediyor.

    Az gevezelik edelim;

    1 Mayıs İŞÇİ BAYRAMI değil EMEK/EMEKÇİ bayramıdır. Yani İŞÇİ sınıfının değil, EMEK harcayan herkesin bayramıdır.

    Bunu da biz icat etmediğimiz gibi pokunu çıkardığımız bir başka mevzudur…

    İŞÇİ yukarıda bahsettiğim ümmetçi bakış açısı, şeriat artığı toksinlerin metabolizmalarda gezinmesiyle oluşan düşünce biçimi nedenli köle gibi muamele görmektedir.

    Buraya istediğiniz kadar yakın tarih ve olan biten yazınız…hiç bir şeye hizmet etmeyecektir.

    Tamamın altına yayılı dogma prangası nedenli bir arpa boyu yol gidemezsiniz.

    Aslolan bu laf kalabalığı arasında nedir biliyor musunuz?

    İşçinin, memurun gördüğü muameledir.

    Ona bakacaksınız…

    Patronların, işveren kurumların, kanunların işletilme şekline, sözleşmelere bakacaksınız.

    Ben öyle yapıyorum.

    KÖLELİKTEN farkı yoktur.

    Taksimde olan biten resmen KÖLE anlayışı ile ilkesiz adam çalıştırmanın, ilkesiz çalışanların varlığının bir yansımasından başka bir şey değildir.

    Şuraya istediğinizi yazabilirsiniz…hiç biri de gerçeği yansıtmayacaktır.

    Bulduğunuz ilk fabrikanın kapısından içeri girip bir köşeden olan biteni inceleyiniz ondan sonra gelip yazınız…eğer gördüklerinizi tam manası ile yansıtabilirseniz ortaya işçi ve işveren ilişkisinden ziyade, köle ve sahip ilişkisi çıkacaktır.

    Dün ve son kırk senedir olan bitenlerin temelinde yatan budur…üzüm yemek istiyorsanız önce bu rezilliği kabullenmelisiniz….kabullenmedikçe bağcı da döversiniz, bağ da döversiniz…ama gram üzüm yiyemez tek bir adım ileriye gidemezsiniz.

    Rezilliğin farkına varmadıkça o rezilliğin içinde sadece çırpınır durursunuz.

    Yukarıdaki yazı bu rezilliğin içinde kimin daha rezil olduğunu anlatmaktan başka hiç bir şeye hizmet etmeyen bir yazıdır.

    …demem budur.

    Yorum yazan: hubbez — Mayıs 2, 2008 @ 10:59 am

  3. Hubeze özel;
    nasıl bir toplum istersin veya sen nasıl kurallar koyardın Ekonomik, hukuk, siyasal alanlarda sen ne yapardın.

    Hadi yazmışsındır kafanda her alanda bir kitap;
    bir ışık gösterde aydınlanalım.

    Yorum yazan: Net ve Sevimli — Mayıs 2, 2008 @ 2:55 pm

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

WordPress.com'dan blog alın.