Kim demiş ben spordan anlamam diye?
Hayata Fenerli olarak başladım. İlkokul yıllarımda Turgay Şeren, Metin Oktay, Can Bartu zamanı idi. Ortaokul yıllarımda Sivasspor kuruldu ve ikinci lige kabul edildi. İlk başkanı da merhume Almanca öğretmenimin eşi, sınıf arkadaşım Doğan’ın babası, zamanın belediye başkanı, sonradan CHP ve SHP milletvekilliği yapacak olan merhum Ahmet Durakoğlu idi. Tabiatı ile Sivasspor Fener’den önce geldi. 1968 yılındaki Kayseri’deki maç olaylarında 50’den fazla insan hayatini kaybettiğinde onların “futbol şehitleri” olduğunu söyleyenlerden idim. Aralarında tanıdığım çocuklar, büyükler vardı. Allah’a şükür bu elim olay ne Sivas ne Kayseri halkı üzerinde kalıcı izler bıraktı. Bu gün her iki şehir de gerek futbol kulüpleri gerek seyircilerin sergilediği seviye açısından gurur duyulacak durumda.
Sivasspor fanatikliğim üniversite yıllarında sadece taraftarlığa dönüştü. Çünkü vatan millet, insanlığı kurtarmak gibi daha önemli işler vardı. Topu hayatin merkezine koymak yakışmazdı bize. Bu gün 80’ li yaşlarında olup futbol takimi fanatikliği, yöneticiliği vb uğraşıları adeta dava edinmiş ihtiyarlara ve onları adeta ülke yöneticileri seviyesine çıkaran medyaya da şaşarım.
Ama gerek futbol gerek diğer sporla hayatımda hiç yok ta değildir. Çocukluğumda herkes gibi sokakta, boş arsalarda top koşturmuşluğum vardır. Lisede iken jübilemi oynadım. Çok kısa bir futbol kariyeri anlayacağınız. Ama yıllar sonra 30’lu yaşlarda ABD’de hafta sonu bir araya gelip top oynayan bir grup Türk ve diğer milletlerden gençler ile kariyerim tekrar canlanır gibi oldu. Fakat o da fazla sürmedi. Bir iki yıl içerisinde belki 30–40 maç. Fena da değildim aslında; iyi kafa golleri atardım.
ABD’de TV’de futbol olmadığı için NBA’ye merak saldım. Dr. J, Kerim Abduljabbar, Magic Johnson ve daha sonraları Hakeem Olajuwon, Michael Jordan, Charles Barkley vs seyrederdim hafta sonları. Her biri birer cambaz idiler. Takim olarak Hakeem oynadığı yıllarda Houston Rockets’i tutardım. Kendisinin basketi kadar karakterine de hayrandım. Müslüman kardeş olması da cabası.
Birkaç yıl önce Türkiye’ye döndüğümde futbol fanatizmimden esami kalmamış idi. Gene de TV’lerden gazetelerden bir miktar haberim olurdu kimin nerde olduğundan. Çok şey değişmiş idi eskiye göre. Artik radyoda “vay anasını sayın seyirciler”, “bu İngiliz atağını da gol ile savuşturduk” diyen Abidin Aydoğdu, maç anlatmakla amigoluğu karıştıran Halit Kıvanç, Orhan Ayhan gibi spikerlerin yerini onların çocukları almıştı ama amigo-maç spikeri formatında fazla değişen yoktu (Star TV’de yabancılarla maçların anlatılışını duydu iseniz ne dediğim anlaşılır). Futbolcular hala vatan için, Gassaray için Trabzon’un şerefi için çarpışan cengâverler idi. Türkcell’in TV’lerdeki “şöyle bir bakin, bakin sahayaaaaa…” marşı ile süslenmiş sahada vatan için futbolcularla birlikte çarpışan kahraman milletimizi görünce tabii her kani kırmızı Türk gibi gözlerim dolar. Ama ben ayni marşı Cat Stevens (Yusuf İslam’ın) romantik şarkisi “My Lady Darabanville” olarak dinlediğimde daha çok sevmiştim. Ümit ederim vatanseverliğime halel gelmez.
Neyse konumuz spor. Hala futbol takımı fanatiği sayılmam. (bilmeyenler varsa fanatik (fan): Bir kimseye veya bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlı olan (kimse), mutaassıp, bağnaz ). Tabii ki doğup büyüdüğüm şehrin takımı Sivasspor için yüreğimde yumuşak bir bölge vardır. Sadece hemşehrilik durumu değil, bir Anadolu takımının, kendisinin on misli imkânlara sahip, memleketin TUSIAD ve eski sermayesinin, seçkinlerinin kulüplerine meydan okuması bir diğer neden. Yârin Sivas 5 büyüklerden biri olur ve artık özel statüye tabii olur ise bakarsınız Urfaspor veya Yozgatspor taraftarı olurum. Yani döneğin tekiyim spor konusunda. Beşiktaş ile Galatasaray oynadığında çalıştırıcısı Ertuğrul Sağlam’ın efendiliğine, zekâsına takdirimden dolayı onu tutarım. Gerçi Beşiktaş yönetiminde tam da mafya tipleri var. Hatta birisi Alaattin Çakıcı’ya sahte pasaport sağladığı ortaya çıktıktan sonra futbol şubesinin patronu yapıldı. Ama naapiyim? Zangoç Tevfik Fikret’ci “liselilerden” de pek haz etmediğim bir diğer neden. Öbür maçlarda gene benzeri kıstaslar ile bir sebep bulurum birini ötekine tercih etmek için. Hakemin bir tarafı kayırdığını falan düşünüp maç esnasında takım değiştirdiğim de vakidir. İtiraf edeyim hakemin milli takıma Macaristan maçını hediye etmesine pek sevinemedim. Hani medyamız “tarih yazdık” diye vermişti ya? İşte o maç. Hoş bu “tarih yazma” ifadesi artik kazanma manasına geliyor herhalde. Zaman Gazetesi’ne göre dahi Fener Sevilla’yi 3–2 yendiğinde de “tarih yazmışız”. Sizi bilmem ama bence gelecek nesillerin tarih ödevleri biraz daha uzun olacak.
Ha bir de Anadolu takımları ile üç büyüklerin maçlarında hemen her zaman Anadolu takşmşdşr tercihim; başkanının banka soyguncusu, mafya vb olduğu gibi özel bir menfi veri yoksa elimde.
Söz açılmış iken bu futbol camiasının pek tekin olmadığını düşündüğümü de ilave edeyim. Takşm yöneticileri, spor medyası ya mafya tipleri ya sığ, kahvehane gevezeleri. İşin komik tarafı, her biri yaptıkları, konuştuklarının önemine o kadar inandırılmışlar ki, her biri birer vatan kurtaran Saban edasında. Bir futbol kulübü’nün başkanı istifa edecekmiş te bir serseri “intihar ederim” deyince vaz geçmiş. Bir “İslami Gazete” sahibi olan ailenin bir ferdi Trabzon’un başkanı olduğundan mütevellit epey zamandır cansiperane şekilde Trabzon amigoluğu yapıyor idi “Trabzonspor Federasyon Başkanlığı için oyunu Ulusoy’a verdiği halde niye Trabzon’u kayıran hakemler verilmiyor” diye figan ediyor idi bu doğrucu gazetenin spor feylesofu. Demedim mi size “hep bir halli Turhallıyız biz bize benzeriz” diye?
Yanlış anlamayın. Fanatikliğim geçtikten sonra da Trabzon’u üç büyüklere hep tercih ederdim yukarda bahsettiğim Anadolu takşmş, dezavantajlı statüsünden ötürü. Kardeşlerimden biri de Trabzon “fan”ıdır. Kaç tane Sivaslı Trabzon taraftarı biliyorsunuz?
Neyse fazla uzattık futbol sohbetini. İşbu yazı benim spordan anlamadığımı iddia eden veya hayatşn siyaset, felsefe, içtimai mevzuular dışındaki “lighter side” i ile ilgilenmediğimi düşünen müfterilere de cevaptır.
Bu yeterli değil ise azz sonra: Sivasspor_Galatasaray maçını ve şampiyonluğu kimin alacağı hususunda istihbari bilgiler!!

Selamlar Bekir Hocam
ben de lisede jubilesini yapmış biri olarak , fazla birşeyler ekleyemeyeceğim , ama Sivas’ı desteklediğimi belirteyim,
beşiktaşlıyım , niye beşiktaş diye sonradan düşündüm de ,babam da beşiktaşlı belki ondan ,bilmiyorum belki çocukluğumda çok populer olan metin-ali-feyyaz’dan dolayı olabilir, belki de arkadaşlarla oynarken zamanın çizgi filmi Voltran’ın başını teşkil eden aslan’ın siyah-beyaz olması olabilir,
Yorum yazan: vadininbozkurdu — Mayıs 4, 2008 @ 4:33 am
Bunlar maazeret degil ama VB kardesim uzulme; bu tur davranis bozukluklari bizim ailede de var. Benim diger kardesim de BJK’li malesef..
Allah’tan umit kesilmez.
Gecer insallah
Yorum yazan: Bekir L. Yildirim — Mayıs 4, 2008 @ 1:44 pm
[...] ile sahasının kapatılışını, küme düşmeme mücadelesi verisini, küme düşüşünü gördüğüm bu takimin bu gün birinci lig (yani süper lig- bir türlü alışamadım bu kelimeye) [...]
Pingback yazan: Galatasaray - Sivasspor maçı hakkında derin analizler ve geyikler « Bir Münzevî’nin Notlarından… — Mayıs 4, 2008 @ 1:56 pm
Zırt telefon çaldı;
Tepe diye bir mekanda, mangal-et sepsiyalitesinin yanında rakılama yapılacağı, GS SİV-SP maçını seyredeceğiz sen de gel dendi.
Gittim.
Vardığımda maç başlamıştı. Yaklaşık üçyüz kişilik kapasitesi olan salon dolu ve tavandan sallandırılmış üç plazma tv den maç gösterilmekte. Salonda çıt yok. Bizim zibidilern yanına oturdugumda salondaki sessizliğin nedeni anlaşıldı…
…Sivas gol atmış.
Şu masadakilerin haricinde bir şey söylemedik seni bekledik, rakı burada…özellikle bir şey istermisin söyleyelim vs vs gibi mevzuları gevelenirken aniden beni bıraktılar ve;
Lan, aha, het höt, vur…
…goooooooöööl…
Az önce gıkı çıkmayan yemek salonunun sakinleri birden bire höölüüllöö, völülüü seslerine binip tavana doğru yaklaşıp yaklaşıp aşağıya yerçekimine kapılıp geri düşmeye başladılar…nereden çıkardıklarını anlayamadıgım on ya da onbeş masa örtüsü büyüklüğündeki bayraklar sallandı…birbirlerini öpenler, çak çak yapanların homurtularına bir kaç cızlız hatun ciyaklaması eklendi ve o berbat hölölölö sesleri bir anda düzenli br melodiye dönüşüverdi;
…rerereere raarara gassaraya gasaray cimbom.
Salatadan iki lokma aldım…bu arada sıcakların ne olacağına karar verdik…bunları yaparken arada söylenenler ile soğukların çeşnisi arttı, masa renklendi, sıvı tüketiminin ivmesi farklılaştı…
…lan het höt…
Bir sessizlik.
Sivas gol atmış….masalarda girdi girmedi tartışmaları, ayağa kalkıp plazmalarla konusan adamlar…
Sivas maçı alsa ne güzel olur dedikten sonra şu üç büyükler saçmalığı da biterdi, iyi de olurdu…Şampiyonlar ligi nedenli Sivasa gelmesi muhtemel Avrupanın dev takımları konularını gevelerken;
Gooool…
Salon komplesi tavana doğru havalandı, bayraklar uçuştu, hölölö ölölöl bölölöl sesleri bu kez alkol dansititesine bağlı olarak ayyukla daha fazla samimi oldu…
Neyse…
…masada olan bitenler ile sahada olan bitenlerin durumu aşağı yukarı böyleydi.
Sonrasında hölölölere korna sesleri karışmaya başladı. Bu yazıyı yazarken dışarıdan gelen sesler hala aynı…
…hölölöööö bölölölll taaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat, zaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaart.
Ha…bu anlattıklarım Beyoğlu’nun bir et lokantasında değil, Adana da olmakta.
Şu Fenerbahçe Adanaspor maçında Fenerli sayısının 18000 Adanapor taraftarının 2000 olduğu şehirde…
…Galatasaray Adanademirspor maçında da böyleydi.
Ne yani İzmir’de Karşıyaka Fenerbahçe maçında 52 000 kişilik Atatürk stadının 50.000 i Fenerli değil miydi?..
Öyleydi…
…hayatında İstanbul görmemiş milyonlarca taraftar…üç büyük taraftarı.
Bilet almadan…
Maça gitmeden…
Bağış yapmadan…
…hölölölölö ve korna taraftarlığı.
Beleşçilik budur işte…
…….
Yan başlıklar da bunun birer başka türevi değiller mi.
Dışarıda zaaaaarttt ve hölölölöö…
…yaşasın beleşçilik.
Yorum yazan: Hubbez — Mayıs 4, 2008 @ 7:42 pm