Bir Münzevînin Notlarından…

Temmuz 16, 2008

7-Noktada “Ağlama Duvarı” Vakıasının Anatomisi

Kategori: Filistin, Guncel-Politik, sosyal, kulturel, Islam, Israil, Medya tenkitleri, Ortadogu — Bekir L. Yildirim @ 2:36 am
Tags:

I. Cihan Savaşı sırasında Amerikan senatörü Hiram Warren Johnson’un “savaşın ilk kurbanı hakikattir” dediği rivayet edilir – ki 1918 de henüz bu günkü kadar tekâmül etmiş bir psikolojik savaş yoktu ve hali ile ne siyasi doğruculuk ne de dezenformasyon bu günkü kadar geniş kullanımda değildi. Türkiye’de taraflar için bir var oluş mücadelesi olma istidadı gösteren rejim tartışmalarının aldığı hali savaş olarak tanımlamanın hiç te abartma olmayacağı ve bu savaşın öncelikle psikolojik metotlarla yürütüldüğü gerçeğini kimsenin yadsıyacağını sanmıyorum. Bu psikolojik savaşın yarattığı fikir ortamı kirliliği maalesef faziletli motifler ile işe başlamış olanların dahi zamanla ayakta kalmak için veya stratejik yöntem olarak siyasi doğruculuğu ahlaki doğruculuğa tercih etmeleri olayına sıkça şahit oluyoruz.

Zira faziletli gayeler için yalnızca faziletli vasıtaları kullanmak, doğruculuktan, ahlaki ilkelerden taviz vermeden siyasi, entelektüel arenada faaliyet göstermek herkesin fosur fosur sigara içtiği bir odada ciğerleri koruyabilmek veya hormonlu toprakta organik sebze üretmek kadar zor iş. Bu kirli atmosfer içerisinde sunulacak doğruların “Establishment” veya “mainstream”’ in (ikisinin de tam Türkçe karşılığı yok, ‘kurulu düzen’ ve ‘ana damar’ tercümeleri tam oturmuyor) spesifik yargıları olmasa da “esas kuralları” dışına çıkmamanın “altın kural” olduğunu öğrenirler ayakta kalmak, marjinalize olmak istemeyen siyasetçiler, entelektüeller. Batı’da bu kavram için PC (“political correctness” , siyasi doğruculuk) denir. “Doğruyu bilip te söylemeyen dilsiz şeytan” olabilir ama “her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini” bilir “stratejik” düşünenler. Bu sadece bizde değil her yerde böyledir. Entelektüel şantaj, “vur abalıya” sendromu hatta gene Batı terimi olan “entelektüel fahişelik”, bu kirli havanın “iyi niyetler” barındıran zihinlerin dahi muaf olmadığı tahribat tezahürleridir.

Bu siyasi doğruculuk ve stratejik kaygılarla “hakikati kurban etme” pratiğinin pek çok örneklerini görürüz her gün medyada. Aklıma gelen bir örnek Ak Parti Milletvekili Hüsnü Tuna bir konferansta “kamu çalışanları için de baş örtme insan hakkıdır” mealinde, aslında mevcut kanunların teyidi olan bir ifade kullandığında da partisi dâhil kimse “bunda ne var, kanunlarda kimse için böyle bir yasak yok” diyemedi. Zira herkes “bu konjunkturde” böyle şeyleri söylemenin yanlış olduğunu biliyor idi.

Vakit’in yayınladığı Ağlama Duvarı’nda Kara Kuvvetleri Komutanı (KKK) İlker Başbuğ haberine verilen tepkilerde gördük bu hakikatin gerektiğinde siyasi mülahazalar ile kurban verileceği prensibini. Bu yazının yazarı da Vakit Gazetesi’nin yayın politikalarını geçmişte sorgulamış biridir (hayır, “aşırılık” suçlaması değildi benimkisi, böyle bir kıstas bilmem) fakat konumuz değil.

Önce olaya bir medya etiği meselesi olarak bakalım. Basın hür dünyanın her yerinde görevini “halkı olaylar hakkında bilgilendirmek” olarak tanımlar. Bu görevin farkında bir basın kuruluşu eline bir haber veya ipucu geçtiğinde soracağı iki temel sorulardan biri “doğrumudur” ikincisi “haber değeri var mıdır” sorusudur. “Bilgi medya ahlakına uygun yöntemlerle mi elde edildi” sorusu da vardır ama bu ancak edinilen bilginin arz ettiği öneme karşı değerlendirilir. Unutmayalım, Watergate’in bilgileri de “basın etiğine” uygun yöntemlerle elde edilmedi. Toplum manipülasyonu, siyaset alanının tanzimi, vatan kurtarma gibi görevleri yoktur ne medyanın ne de yargının. En azından böyle derler medyanın en saygın ağızları ve gazetecilik okullarında bu öğretilir.

Murat Belge gibi darbecilerin her gün yeni bir kirli çamaşırını ifşa eden ve bu özelliği ile aslında Vakit’ten çok farklı bir işlev görmeyen gazetenin yeni başyazarı dahi “iftira” damgasını yapıştırdı bu “ağlama duvarı” fotoğrafına. Bazı demokrat, liberal hatta dindar yazar dahi ‘vur abalıya’ kervanına katıldı.

Murat Belge’nin “İftira! “ başlığı Başbuğ’un Yahudi olduğu iddiası üzerine kurulu idi. Oysa Vakit haberinde böyle bir iddia yok; en fazla ima var. Velev ki var böyle bir iddia, hem ‘Yahudi olmakta ne var” deyip hem bu imayı “iftira” kabul etmek te kendi içinde mantıki çelişki barındırıyor ama esas sorun bu değil. Kendisinin Radikal’den ayrılmasını, ‘eski solculuğunu’ sorgulayan ve bunu “artık içtihat oluştu, ben de hoşuma gitmeyen yazarı kovarım” sonucunu çıkaran (sanki daha önce yokmuş böyle bir içtihat andıç medyasında) Ertuğrul Özkök’e dahi çok ölçülü bir cevap vermeyi yeğleyen Murat Belge’nin aslında kendisinin de karşı olduğu askeri vesayet sisteminin bir baş aktörü ile ilgili bir haberinden dolayı Vakit Gazetesi için “iftira” “pislik kategorisi”, “haysiyeti yok” türü hakaretamiz kelimeleri kullanmayı yeğlemesi de meşru bir sorgulama konusudur. Zira Belge’nin yaptığı da neticede “haberin” ne kadar hakikat içerdiği veya haber değeri olduğu değil, haberi yapanın niyetinin, zihin yapısının analizidir.

Belge’den daha temiz ama barındırdığı ithamlar bakımından ondan hiç te geri kalmayan eleştiri de gene askeri vesayet muhalifi, demokrat entelektüel, Zaman yazarı Mümtazer Türköne’den geldi. Türköne’ye göre “Yapılan işin iadeli taahhütlü bir sipariş olduğu ortada. Hedef ise ulusalcılar ile muhafazakârların kesişen dünyası. “Dünyayı ABD, onları da Yahudiler yönetiyor” varsayımı üzerine, karşımıza çıkan her olayın inşa edilmesi.” Türköne’nin yazısının kalanında bu kadar iddialı ve kesin hükümlerin mesnetlerini bulamadım şahsen; hatta böylesi bir gayret te görmedim “Oysa benim savunduğum tez şudur: Genelkurmay başkanlarının kişilikleri fazla önemli değildir; elbette birinden diğerine üslup değişir, ama öz değişmez. Önemli olan kurumsal kimliktir. Yaşar Paşa’nın kişiliğine dönük yıpratma kampanyası ülke yararına değil” sübjektif görüşü dışında.

Star yazarı Mustafa Akyol ilk ikiye nazaran daha insaflı, daha ölçülü bir üslup kullanmış ama yazısındaki hâkim mantık ta yukarda tarif ettiğim “siyasi doğruculuk” kokuyor neresinden bakarsanız bakın. O dahi Vakit gazetesinin haberindeki problemi “bir sahsı yalnız ve yalnızca Yahudi olmasından dolayı” husumet besleme yani “antisemitizm” olarak tanımlamış. Bu kelime hiç te yabancı gelmez fakire. Zira Washington’daki başarılı kariyerime son vermemde, bir radyo istasyonuna yazdığım e-postada “antisemit” ifadeler kullanmış olmam iddiası ile hakkımda açılan soruşturma büyük rol oynamış idi.

Akyol diğerlerine kıyasla daha objektif olmaya çalışmış ve bu haberin yapılmasındaki “zihniyete” damga vurmadan önce eldeki verileri analiz etme zahmetine girmiş. Ona göre

“Tüm bunlarda içiçe geçmiş bir dizi yanlış zihniyet var. En başta, Yahudi olmayı bir suç veya ayıp gibi gören antisemit düşünce geliyor. Her iki generalin de “Yahudi”likle uzaktan yakından ilgili olduklarını sanmıyorum; ama olsalar ne olur? ……Aslında eğer Musevi bir vatandaşımız Genel Kurmay’ın zirvesine kadar çıkabiliyorsa, bu Türk demokrasisi için ancak bir kazanç olabilir.
Diğer bir yanlış zihniyet, bir Müslümanın başka bir dinin kutsal mabedini ziyaret etmesinin garip karşılanması. Oysa bunda ne var? Yabancılar bizim ülkemize gelince camileri ziyaret etmiyorlar mı? Bu mabedlere girdiklerinde oranın adabına uygun davranmıyorlar mı? İngiltere Kraliçesi daha geçenlerde başını örtüp Kur’an-ı Kerim dinlemedi mi? “.

Artık laikçi-darbeperver medyanın ne dediğinden bahsetmeyi dahi gereksiz. Bir iki başlık dışında okumadım dahi, ama bildik Vakit şahsında “dinciler”, “dinci gazetelere” hakaretler, Ak Parti’yle ilişkilendirme ve “işte bunlar böyle” teraneleri olduğuna bahse girerim.

Biz bu üç yazarın üzerinde birleştikleri temel argümanları biraz mercek altına alalım müsaadenizle. Belge’nin de Akyol’un da Türköne’nin de argümanlarında bir ahlaki ilke var ve samimiyetlerini sorgulamak için neden yok. Evet, ideal bir dünyada halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede dahi bir gayrimüslimin GK Başkanı olmasında teorik olarak bir mahsur olmaması gerekir. Öyle ya para ile imanın ve ülkeye sadakatin kimde olduğu bilinmeyeceğine göre Yahudi olması, dönme olması veya Yahudi’ye sempati duyması başlı başına o kişinin ülkeye sadakatini sorgulama sebebi olmaz. Nitekim ideal olmayan, yani gerçek dünyamızda da pek çok ülkede Yahudi Başkanlar, Başbakanlar, savunma bakanları yok mu? Japon anne baba çocuğu Alberto Fujimori Peru’da devlet başkanı olur, bir ABD’li emekli general bağımsız Ukrayna’nın ordusun kurmakla görevlendirildiği dünyada Müslüman ülkede neden benzerleri olmasın? Ve vardır da. Yakınlarda bir Yahudi hanim Bahreyn’in Washington Büyükelçisi oldu. Osmanlı’nın bu konuda zamanının çok ötesinde bir tolerans ve farklılığa saygı kültürünü geliştirdiği de bütün objektif tarihçilerin mutabık olduğu bir gerçektir.

Soyut bazda gayet mantıki evrensel ahlakçı bir argüman veya temenni bu. Yalnız soyut dünyada değil gerçek dünyada yaşıyorsanız bir kaç problem var bu yaklaşım ile.

Mesela:

ABD, Fransa, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Belçika gibi halkının ezici çoğunluğu en azından nominal Hıristiyan olan pek çok Bati ülkesinde geçmişte ve bu gün Yahudiler Başbakan, Devlet Başkanı Bakan, Merkez Bankası Başkanı gibi çok önemli mevkileri işgal edebiliyorlar. Bunların birçoğu da o toplumların oyları ile seçiliyor. Doğru. Ama aynı ülkelerde Müslümanlar da aynı muameleyi gördüklerini söyleyebilir misiniz? ABD’de son seçimlere kadar Kongre’de tek bir Müslüman yoktu. Şimdi bir veya iki tane var. Onlar da İslami davalara sahip çıkmak şöyle dursun, Müslüman ülkeler, İslami hareketler hatta ABD’deki İslami örgütler ile aralarına mesafe koymak ve “establishment” e sadakatlerini göstermek için azami gayret sarf etmeleri sayesinde oralara gelmelerine izin verilen tipler. ABD BAşkan adayı Obama’nin Hıristiyan olması dahi yeterli gelmedi pek çok Amerikalı için. ABD, Fransa veya Almanya’da İsrail’in Filistin politikalarını şiddetle eleştiren birinin GK Başkanı olabileceğine inanıyorsanız uygun fiyata satılık birkaç tane köprüm var sizin için. Bırakın GK Başkanı’nı, Arafat’la görüşmek dahi geçmişte Kongre üyeleri için ölüm öpücüğü olmuştur ABD siyasetçileri için. Sorun Charles Percy, Paul Findley, Paul McKloskey ve James A. Trafficant, Jr. gibi daha nice siyaset çöplüğündeki siyasilere. Obama’nın seçim danışmanları onun başörtülü kızlarla aynı karede görünmesini sakıncalı bulmaları ne ki? Geçmişte, Senato kampanyası sırasında Hillary Clinton, American Muslim Council adında fakir dâhil pek çok Müslüman’ın fazla ılımlı bulduğu bir örgütün kampanya bağışını iade etti ve “biz çekteki “Muslim” kelimesini “Museum” olarak okuduğumuz için bağışı yanlışlıkla kabul ettik diyerek Amerikalılardan özür diledi! Gene de rakibi Rick Lazio onu “Müslümanlarla dost olmakla” (!) suçladı.

Meselenin adını koyalım. Dünyada “Yahudi Komplosu” diye bir olgu yokumudur? Jewish Conspiracy ifadesini literatüre Vakit ve benzeri birkaç ”Müslüman marjinal” mi sokmuştur? Bizzat ABD ve Batılı süper güçler kontrolündeki Birleşmiş Milletler “Siyonizm = Irkçılık” denklemi kararını çıkarıp ta bir kaç ay sonra işin ‘doğrusunu’ öğrenip “pardon, biz aslında ‘Siyonizm = ırkçılık demek ırkçılık’ demek istemiştik demesini yok mu sayalım? “Kimse kimseye karşı komplo kurmaz. Komplo teorilerinin hepsi çöpe atılmalıdır” diye bir kuramı mı savunuyorlar bu değerli yazarlar? Çatlak Profesör Yalçın Küçük ve Ergenekon çetesi mensubuna yazdırılan kitaplardaki gibi “Abdullah Gül, Recep Tayip ve Emine Erdoğan’ın Yahudi olduğu, herkes bu ülkenin ve “bize “ ait her şeyin düşmanıdır” gibi bir paranoya veya kasıtlı dezenformasyon kampanyası ile “komplo diyenlerin hepsi ya gerzektir, ya kötü niyetlidir” yargısı arasında objektif gerçeğin barındığı bir alan olmak lazım.

Gerçek dünya” nın aidiyet konusuna nasıl yaklaştığı konusunda yukarda verdiklerime benzer binlerce örnek bulmak mümkün.

Bu dünya yıkılıp yeni bir dünya kurulur ve o dünyada İslam – Batı ve daha geniş olarak kültürlerarası, medeniyetlerarasi, aidiyetlerarasi ilişkiler de bu değerli insancıl yazarların arzuladığı ütopik bir paradigma üzerine oturur veya aidiyetlerin hepsi kompozit bir karakter kazanıp evrensel kültür içerisinde yok olur ise, diledikleri ölçüler hâkim olabilir ama bu gün “GK Başkanı Yahudi olsa ne olur” demek, üzerinde durulmayacak kadar sığ bir Polyannacılıktır. Şahsen bu derece bir insancıllık, ön yargısızlığın kendilerinde olduğunu da sanmıyorum; temennileri olabilir en fazla.

Zira aidiyetlerin bulunulan makama mütenasip olup olmadığı, görünen yüzün samimiyeti, aidiyet kaynaklı şüphecilik, sadakat sorgulama olayı sadece Vakit veya “muhafazakârlara” mahsus bir olgu da değil; hatta insanlık tarihi kadar eskidir desek abartma olmaz. Bizde de muhtelif azınlık mensuplarının Osmanlı’nın çöküşünde oynadıkları rol üzerine ciltlerce eser yazılmıştır. Türköne buna biraz değinmiş. Osmanlı döneminde de mesela İttihat Terakkicilerin aidiyetleri değil kurumsal kimliğinin önemli olduğu ve kurumsal siyaset ile kimlik arasında lineer bir bağlantı kurulamayacağı doğrudur. Lakin kurumların da kişilerden oluştuğunu ve kurumlarda söz sahibi kişiler değişince kurumların da kimliklerinin değiştiği gerçeği de yadsınamaz.

Connect the 7-dots oyunu

Üzgünüm, “Vakit’in haberini sadece vakum içerisinde bir ‘Yahudi olduğu suçlamasına’ indirgeyenler ya kasıtlı demagoji yapıyorlar ya da mantıkları çarpık” hükmüne varmak zorunda olduğum için. Gerek Vakit yazarları gerek fakir dâhil pek çok vatandaşın kafasında şüpheler oluşturan tek bir fotoğraf değil ki. Bu yazının yazarı, bir mühendis, yani olaylara eldeki verileri tek tek inceleyerek tüme varım yapan, objektif tahlil disiplininden gelme biri olarak haberde öne çıkan şüpheciliğin birçok bileşenin bir arada bulunmasının ürünü olabileceği kanaatindedir. O zaman gelin beraber “noktaları birleştirme” oyunu oynayalım ve çıkan büyük resme bakalım.

Birinci nokta:

Ağlama duvarındaki fotoğraf

Evet, sadece bu noktadan oluşmuyor resim. Bu sadece bir noktadır. Diğer noktalar olmadığında başlı başına ne ifade edeceği konusunda Akyol, Türköne ve Belge’ye katılabilirim.

Ortada sadece Vakit gazetesinde çıkan Paşa’nın ağlama duvarında çekilmiş resmi olsa idi belki derdik ki “ eh ne olmuş yani; muhtemelen resmi ziyaret protokolünde duvara el sürüp orada dua etmek gibi bir Yahudi ibadetini yapmak zorunda olmadığını bilmiyor idi. Ev sahiplerine kibar bir jest olur diye düşünmüştür. Olur, böyle şeyler. İsrail’i ziyaret eden Batılı devlet başkanları Ağlama Duvarını ziyaret etmekle kalmaz, kippa giyerek Yahudi dini törenlerine de katılırlar. Gerçi bizim ülkemizi ziyaret eden yabancılar için cami ziyareti zorunlu falan olmadığı, sadece Anıt Kabir ziyaretinin ise devlet başkanları protokolü zorunluluğu olduğu gerçeği de var ama atla deve değil mesele – ki Vakit’in söylediği gibi Ağlama Duvarı’na el sürüp dua etmenin İslam muadili namaz kılmaktır; camide başına eşarp giymek, ayakkabı çıkarmak veya herkes gibi elini kaldırmak değil.

Ikinci nokta:

Büyük Kulüp üyeliği

Aynı şahıs hakkında İngilizlerin pek çok Lawrence’ları Osmanlı’yı içerden çökertme faaliyetine girdiği bir dönemde, zamanin Ingliz Sefiri’nin kurduğu, üyeleri arasında çok sayıda Mason bulunduran Büyük Kulüp üyeliğine 2 yıl önce kabul edildiği bilgisini de koyun bunun yanına. Bu prestijli Kulüp’ün seviyesi ile ilgili bilgi bu haberle ilgili olarak Vakit ve dindarlar hakkındaki düşüncelerini BAĞIRA BAĞIRA bildiren bildiriden aşikâr (internette gereksiz büyük harf kullanmaya ‘bağırma’ denir ama onlar bunu yeteli görmeyip bir de harflerin ölçülerini büyütme ve koyulaştırma gereği duymuşlar).

Üçüncü nokta:

İlker Başbuğ’un antidemokratik, anti-İslami duruşu

Başbuğ Paşa Ordu’nun diğer paşaları gibi aynı zamanda laikçi, askeri vesayet rejiminin idamesini isteyen, dindar insanları da seküler insanları da barındıran, demokratik olarak seçilmiş partinin kapatılmasını arzuladığı, bırakın Taraf, Vakit’in ortaya çıkardığı gizli planları, kendi demeçleri ile gün yüzü kadar ortada olan bir şahindir. Hilmi Özkök’ten bahsetmiyoruz burada. İslam’a, Müslüman’a toleransı çok az olan, laikliği Yargıtay Baş savcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesindeki gibi, yani toplumun dinden (pardon İslam’dan) uzaklaşması olarak anlayan bir zihniyet sahibidir.

Dördüncü nokta:

En hakiki Mürşit ilim ise bu ne aziz peder?

Bu kurumun da diğer Cumhuriyetçi, çağdaş kuruluşlar gibi Atatürk’e atfedilen “en hakiki mürşit ilimdir” pozitivist dogmayı yorumlayıp çıkardığı sonucu topluma dayattığı gerçeğine de bu üç yazarın da itiraz etmediğini biliyoruz yazılarından. Türkiye’de kendini ateist olarak tanımlayan birçoklarının Batı dinlerine çok daha saygılı, toleranslı davrandığı gerçeğini de göz ardı etmemek lazımdır. Onlar için “insanlığın afyonu” herhangi bir din değil İslam’dır.

Hal böyle olunca en Kemalist ulusalcılardan Nur Serter’in Beyti Dostluğu da Muhammet isminden nefret eden, “masalar üzerinde namaz kılana kadar bale yapılsın” ve “bu ülkede bizim istemediğimiz olmaz” diyen İngiliz kızı Türkan Saylan’ın, Kitab-i mukaddes dağıtan ÇEV (Çağdaş Eğitim Vakfı) gibi, misyoner Kemalistlerin ve bütün bu güruh ile pek te içli dışlı ilişkiler içerisinde olan, darbeperver kuruluşlarda, onlarla beraber hareket eden Ordumuzun üst kademelerindeki komutanların mürşidinin gerçekten ilim mi yoksa başkası mı olduğu sorgulaması da mesnetsiz değildir. Bu tespitimi bağlamından çıkarıp antmisyonerlik, yabancı düşmanlığı vb seklinde yaftalayabilecekleri peşinen haksız, ucuz demagoji ile itham ediyorum ön tedbir olarak.

Beşinci nokta:

Darbecilerin dış desteklerinin hemen hepsi İsrail’e yakındır.

Washington’da dış ve güvenlik politikalarını şekillendiren gücün kaynağını bu değerli yazarların bilmiyor olacağını düşünmek birikimlerine saygısızlık olur. En cahilimiz dahi en azından Dehşet Senaryosu ve birkaç ayda bir Asker veya darbeperver bir diğer kuruluşun konferansında boy gösteren Michael Rubin adlı Siyonist genç sayesinde Washington siyasi haritası hakkında bir nebze birikim sahibi oldu. Örneğin Mustafa Bey’in özellikle Washington düşünce kuruluşlarında kim kimdir konusunda epeyce birikim sahibi olduğunu biliyorum. Belki o, bu kişiler ve mihrakları sadece neocon olarak biliyor idi ve dinlerini, sadakatlerini, İsrail bağlantılarını sorgulamanın “antisemitik” olacağını düşünüyor idi. Olabilir. Biz sadece Ordu’nun ABD’deki neoconlar ile iyi ilişkiler ötesinde siyasi alanı tanzim konusundur eşgüdüm içerisinde olduğunu ve neoconların da İran’ı bombalamaya can atan, Irak işgalini planlayıp Bush’a satan, İslam dünyasına topyekûn savaş ilan eden şahsiyetler olduğunu da not edelim.

Altıncı nokta:

Askerin ulusalcılığı

Muhtelif şahsiyetleri, sivil toplum kuruluşlarını, dindar kesimleri, cemaatlerin vatan sevgisini, aidiyetini, kökenini sorgulayan, detaylı fişlemelere tabii tutan bir kurumun başındakilerin kendilerinin bu kategorilerde değerlendirmeye tabii tutulmasında da yadırganacak bir şey olmamalı. Komşunuzun meyhane işletip işletmediği sizi ilgilendirmeyebilir ama aynı komşunuz mahallenizin ahlak polisi olmaya soyunduğunda?

Eğer TSK, İsveç veya Yeni Zelanda silahlı kuvvetleri olsa idi biz de onlar kadar “insancıl” yaklaşabilirdik mevzuya. Öncelikle bizzat bu paşalar bize hatırlatıyorlar, “Atatürk milliyetçiliğinin” Türkiye’nin resmi ideolojisinin ana unsuru olduğunu, “Türk’ün Türk’ten başka dostu” olmadığını. “Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi” olduğu gibi hamasi sloganların, milliyetçi/ulusalcı ideolojinin üreticileri de dikte ettiricileri de öz-be-öz Türk olmayana güvenilmeyeceğini, iç ve dış düşmanlara karşı ebedi teyakkuz halinde olmamız gerektiğini de en çok vurgulayan Paşalarımız ve Vatansever Kuvvetler Güç Birliği, Türk Solu gibi emekli subayların liderliğini üstlendiği örgütler değil mi? Bizzat GK ve Paşalar değil mi sıkça yayınladıkları bildiriler, muhtıralar, medyaya verdikleri demeçler ile kimin vatansever kimin ard niyetli veya hain olduğunu belirleyen, tüyler ürperten darbe ve “toplumu hizaya sokma” planları ortaya çıktığında bu kamu görevini yapan gazetecileri, siyasi cinayetler işlendiğinde savcı Ferhat Sarıkaya’ları hain ilan edip hayatlarını karartan? Eh herkese sıkça ülkeye, millete sadakat testine tabii tutan kuruluşun başındakilerin ne kadar “öz be öz Türk” olduğu veya ulusa sadakatini sorgulamakta yadırganacak ne var ki? “Ama bunu yaptığınızda onlarla aynı kategoriye düşersiniz” argümanı temelsiz değildir ama burada bizzat milletin millete sadakatini sorgulayan kurum için bu sorgulama yapılıyor, herhangi biri için değil.

Yedinci nokta:

Asker – Yahudi ilişkileri

“Dehşet Senaryosu” ndan tutun (hani şu GK’i temsil eden generalin “Irak’taki terörist liderleri Türkiye’ye vermeyin, bu AKP’nin işine yarar” dediği fikir toplantısı var ya, işte o), sıkça Türkiye’ye, milletin kesesinden çağırdıkları “karanlıklar prensi” Richard Perle, onun pitbull köpeklerinden Michael Rubin, “Islamofaşizm” yaygarasının imalatçısı, Frank Gaffney, Jr. PNAC (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) mimarları William Kristol, Paul Wolfowitz, Douglas Feith, “neoconların ponpon kızı” Zeyno Baran’ın Hudson’daki kuklacıları, AEI, JINSA, AIPAC gibi düşünce kuruluşları Bush yönetimine darbeye destek olması için lobi yapan ve Washington’un demokrasi konusundaki ikircikli tavrının müsebbibi örgütlerin hepsi de Yahudi kontrolündeki kuruluşlardır. Daha önce 11 Eylül ile ilgili yazı dizisinde ve burada yayınladığım birçok yazıda bahsettim “neocon” ( yeni muhafazakâr) kelimesinin Yahudi dememek için icad edilen bir gizleme olduğunu. Bütün fikir babaları, mimarları, operatörleri Yahudi olan bu harekete “neoconlar” isminin verilmesi onların Yahudi olduğunu ve İsrail bağlantısını saklamak içindir. Bunun nasıl işlediğini açıklamak biraz zaman alır; konudan çıkmayayım. Bizim medyada bazıları, örneğin Fehmi Koru bu isimlerden bahseder zaman zaman ama o dahi sadece bunların “Cheney takımından” veya neocon diye tarif eder. Kimse bu eşhas veya mensubu oldukları kuruluşların “dini ve etnik” kimliğini yazmaz. Oyunun kuralını öğrenmiş olanlar “Yahudi” kelimesinin otomatikman “antisemit” yaftasını ve beraberinde marjinalleşmeyi getireceğini iyi bilir. Bir soru: 28 Şubat’ın baş kumandanlarından BÇG’nun kurucusu Çevik Bir (tesadüf bu ya o da Büyük Loca üyesi imiş) kimden yılın adamı ödülü aldı? İpucu: Yok, ADD vb yerli örgütlerden bahsetmiyorum. ABD’de ve kısa adı JINSA. Tesadüf? Sanmam. Bu kadar bilgi bu noktayı tanılamaya yeterlidir.

Ve bu yedi nokta da görme kabiliyeti, sürüden ayrılma, hatta marjinalleşme pahasına gördüğü resmin adını koyacak omurga sahibi olanlar için yeter de artar.

Şimdi bu resme bakıp ta şüpheler ifade eden mi sığ düşünceli, edenleri “sığ, antisemit, müfteri” vb suçlamaları yöneltenler mi? Şahsen bu tür eleştirileri getirenlerin birçoklarının motiflerinin safiyane olduğunu düşündüğüm için “sığ” kelimesi ile iktifa ediyorum; zira alternatif sıfat daha hafif olmaz. Bu notalardan bahsettiğim yazarlar böyle bir resim çıkarmayabilir. Noktaları alakasız bulabilir veya noktaların hakikatini sorgulayabilir. Ama bu zahmete girmeden karşıdaki argümanı sadece “sığ, zenofobik, antisemitik” vb ile suçlama ucuz günah keçiciliğidir. Bu tür haberleri yapan Vakit olduğu için tahlili gereksiz gördüler ise onlara kötü bir haberim var: Aynı tür sorgulama Harvard’da da yapılıyor, Texas Üniversitesi’nde de Oxford’da da; hem de yapanların birçoğu Yahudi. Dilerler ise isimler, referanslar var.
Bu durumda, bir de Hüseyin Üzmez vakıası ile İslami cenahta dahi kimsenin savunmayı siyaseten doğru bulmadığı, Vakit Gazetesi’ne vurmanın “dayanılmaz hafifliği” suçlaması da mümkündür. Unutmayın bu gazete aynı zamanda “onbaşı olmayacakların general olduğu ülke” yazısından dolayı yaşayan emekli ve muvazzaf 312 generalin her birine tazminat ödemeye mahkûm edilmiş ve Elif Şafak, Orhan Pamuk’un ifade hürriyeti için bayrak açan demokratların kılının kıpırdamadığı bir gazete olma ayrıcalığını da taşır.

Yazıyı burada bitirecek iken Büyük Kulüp’ün sitesinde Vakit Gazetesi hakkında suç duyurusunda bulunduğu, Vakit’i mahkemeye vereceği ve kişisel dava açmak isteyen üyelerin masraflarını karşılayacağı, hukuki destek vereceği duyurusu yapıldı. O duyuruda Vakit Gazetesi’nin Kulüp hakkında yaptığı iddialar birer birer teyit ediliyor, “Derneğimizin amacı, LAİK, DEMOKRATİK, ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL DEĞERLERİNİ KORUMAK, ATATÜRK İLKE VE İDEALLERİNİN ÜLKEMİZDE SONSUZA DEK YAŞATILMASI İÇİN FİKİR VE HİZMET ÜRETMEK (koyulaştırmalar ve büyük harflere bana ait değil) ve “ her ne şekilde olursa olsun siyasetle uğraşamayacağı ve derneğe ait mekânlarda siyasi toplantılar düzenlenemeyeceği de Tüzük hükmüdür” (vurgular bana ait) deniyor, lakin neden dolayı suç duyurusu yapıldığı bildirilmiyor. İnsan “öyleyse Atatürk niye Mason Locaları’nı kapattı ki” demekten kendini alamıyor.

7 Yorum »

  1. sanırım yahudi komplosunun en hoşuna giden ‘yahudiye bakışta ifrat veya tefrit hali’ olsa gerek diye düşünüyorum , herikisi de maniple edilebilir yönlendirilebilir…….

    israil basbaya bizim bir iç sorunumuz oldu gibi , bazıları için rakı kadar bir laiklik sembolü de israil muhabbeti ,

    aslında mevzu kendi kültüründen-dininden-kimliğinden kopukluğun getirmiş olduğu bağışıklık sistemi zaafiyeti

    Bekir Hocam , açıkçası bu resimler benim kendi kanaatimde %1 kadar bir etki yapmıştır , dediğiniz gibi bu sadece resimde bir noktadan ibaret,

    şunu da anlamıyorum , hem lozan’ı temel alıp azınlık kavramını kullanmak hem de eşit vatandaşlıktan demvurmak nasıl oluyor ?
    adam azınlıksa çerçevesi çizilmiş bir alan mevcuttur ,
    diyelim ki azınlık kavramı yok ? yine de bir çerçeve çizilebilir ve bu hukuka uygun olrak yapılabilir ( mülakat diye birşey var !! generalllik , bakanlık …vs KPSS ile alınmıyor !! )
    bence azınlık için en iyi durum makul ve malum bir çerçevedir , yoksa sistem gayrimuaayyen bir çerçeve çizebilir onlara bu daha zedeleyici olabilir,

    farazi bir örnek verelim
    mesela 70 milyonluk ülkede genelkurmay başkanlığına uygun kafadan 100 tane rütbeli vardır değilmi (yoksa vay halimize) bunlar içinde sen git 1 tane yahudi yada ermeni’yi yap sonra da eşitlikden demvur , bu olsa olsa yapmacıklık en hafifinde bir yaranma çabası yalakalık olur ,

    nasıl oy kullanırken bir yahudiye oy vermemek basit bir vicdani kanaat özgürlüğü ise , aynı kanaat özgürlüğünü bir mülakat esnasında yada bir imza-onay sırasında bir yetkili de kullanabilir , iki adaydan yahudi olmayanı seçebilir ne diyeceksiniz ? ayrımcılık mı ? ama herşey hukuka uygunsa ?

    yalancı bir eşitlik ve gayrimuaayyen bir çerçeve yerine dürüstçe bir akit ve muayyen-malum-adil bir çerçeve azınlıklar için de daha iyidir.

    Yorum�Yorumlar yazan: vadininbozkurdu — Temmuz 17, 2008 @ 6:51 am

  2. Vb Kardeşim,
    Tamamıyle katılıyorum tespitllerine. Lozan antlaşmasınaki “özel statü” ve “bu ülkenin vatandaşı” argumanını bağdaştırmakta zorluk çektiğimi ben de ıfade ederim zaman zaman. Aslında bahsettiğin “eşitiık” dünyanın hiçbir yerinde yoktur. ABD’de de “azınlıkların korunması” için bir dizi kanun vardır. Bu sosyal olarak “eşitliğin” tesis edilemeyeceğinin devletin müdahelesinin şart olduğunun ıfadesidir.

    Ben de senin bahsettiğin “Osmanlı modelinin” daha dürüst ve adil olduğu fikrindeyim. Ama günümüzün geçerli duruşu “siyası doğruculuk olduğu” için bunu teklif etmek dahi bir yığın yaftalarla marjinalize olmanıza yol açar.

    Bir de yazının gayesi hakkında bir açıklama. Benb de Buyukanıt’ın soy ağacını araştırarak kımilerinin isim tahlilini yaparak veya bu fotgraftan Yahudilik veya başka bir güvenimeyen bağlantısı çıkarılmasını tyasvip etmiyorum. Bir vakum içerisinde bu resim baqna da hiç bir şey ifade etmez idi.

    Yapmaya çalıştığım bu şüpheciliği doğuran nedenleri analiz etmek. Cok daha genel çerçevede bu “antisemitizm” vb yaftalar ile marjinalize edilen insanların sadece bağnaz bir Yahudi veya yabancı düşmanlığı duyguları ile hareket eden ınsanlar olmadıklarını gerçekten bir Yahudı komplosu olgusunun var olduğuna işaret etmek. Aslına bakarsanız herkesin bir “komplosu” var. Yahudilerinkinin özellikle hedef olması en güçlüş kadim ve orijinal oluşundadndır. Ondandır diğerleri onu model olrak kullanması.

    Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Temmuz 17, 2008 @ 7:33 am

  3. Merhabalar,

    Yukardaki yaziyi iki kere okudum, simdilik yorum yapmayacagim. Ancak merak ettigim bir sey var: O da Saygun pasa hakkindaki kanaatiniz. Ciddi saglik problemleri oldugu bilinen birinin dedikosunu yapmak icin degil, sadece Ilker Basbug ile alakali düsüncelerinize paralel düsünceler mi, bunu yazsaniz yeterli olur benim icin.

    Saygilar

    Yorum�Yorumlar yazan: Muzaffer Kazim — Temmuz 17, 2008 @ 5:39 pm

  4. Saygun Paşa’yı da “şahhinlerden” olarak biliyorum ve “güvercinler kimler” diye merak ediyorum Muzaffer Bey. Yanlış hatırlamıyorsan Zeyno Baran “yüksek rütbeli komutanlarla görüştüm; darbe fifty-fifty” derken bahsettiği “yüksek komutan” idi kendisi. Medyadan hukıumeti millketi “hizaya sokan” bir kaç konuşmasını da hatırlıyorum ama o kadar kusur kadı kızında da bulunur. Başbuğ ile arsında fazla bir mesafe bulşunduğunu sanmıyorum baktığım yerden ama dediğim gibi “hele bıraz bekleyelim” demenin bile adamı “güvercin” yaptığı bir kurumdan bahsediyoruz.

    Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Temmuz 18, 2008 @ 10:23 am

  5. Bekir Hocam ,

    hatırlarsınız Tayyip Erdoğan’ın Gulbeddin Hikmetyar ile bir fotoğrafı vardı , sanırım cem uzan zamanında star’da çıkmıştı.

    bu fotoğraf -yahudi yada hristiyan olmadığı halde üstelik de başında şapka dışında birşey bulunan her insana (bilhassa müslümana)- allerjisi olan küçük bir azınlığın ağzını köpürtmüştü ,

    olsun köpürsün , afiyetle köpürsün , ‘cem uzan’ın ticari menfaatlerini saymazsak o köpürmeye de saygım var , madem adamın allerjisi var doya doya yaşasın , kendisi gibi düşünen yayın organları da onu doya doya kaşısın…..

    aslında vakit’e gösterilmesi(illa gösterilecekse) gereken tepki bundan ibaret olmalıydı ,

    yani kendi tabanının-okurunun hassasiyetlerini dile getiren bir yayın denilip geçilebilirdi ,

    ben o zaman Tayyip Erdoğan’a karşı böyle bir savunma çabası hatırlamıyorum , -islamcıdır ne yapsa yeridir- artık değişti onlar eskide kaldı gibi liberalller tarafından geçiştirildi , üzerinde pek durulmadı

    halbuki biz de o yıllarda afganistan işgaline karşıydık ve nato-abd ile aynı mantıkla birçok yardımda da bulunmuştuk,

    şimdi bir anket yapsak

    a)ülkesini işgal eden ve katliamlar yapan ruslara karşı ülkesini savunmaya çalışan bir direnişçi ile fotoğraf çektirir misiniz ?

    b)yahudilerin kutsal mekanında ( adeta bizim için kabe’deki hacer’ül esved’e dokunmak gibi) ağlama duvarına el sürüp sakallı saçlı dindar yahudilerle kolkola fotoğraf çektirir misiniz ?

    cevap anahtarı :
    a) %80+ evet

    b) %80+ hayır

    işte millet konyaya giderken anyaya gitmek bu……….

    ondan sonra da kalkıp -yahudi olsa ne çıkar , o insan değilmi …bla bla- falan ayakları , sanki çocuk kandırıyorlar.

    biraz uzatmış olucam fakat , bu çocuksu savunma triplerine bir örnek daha vermeden edemeyeceğim , şuan kim yazmıştı hatırlamıyorum şöyle bir cümle ” neden bir tane ermeni,yahudi paşamız,valimiz yok ? “,vaktiyle bir forumda baya bir tartışmıştık, şöyle demiştim ;

    türkiyede eklesen toplasan 100bin kadar yahudi ya çıkar ya çıkmaz ,
    bir mevkiye gelmek için ,
    1 istek
    2 imkan
    3 çaba
    4 nasip ( dileyen şansa/başarı desin…..)

    gerek , acaba yaşlılar , çocuklar çıkarıldığında geriye kaç kişi kalıyor ?40 bin mi ?

    acaba asırlık meslekleri , bununla ilintili ilişkileri olan insanlardan kaç tanesi askerlik-bürokratlık yapmak ister ?
    burada geçinemezse dışarıya vize alma imkanı ve dışardan kollanma imkanı olan insanlar bu meslekleri bu maaşlarla yapmaya tenezzül ederler mi ?

    kabaca bir hesapla istekli sayısı bile çok düşük kalır , ki bir de imkan ( mesela askerlik için fiziki şartlar ) , çaba göstermesi ve nasip ( albaylıktan emekli olan , kurmay olamayan o kadar türk varken…….)

    1 tane çıkarsa ilk selamı ben vericem demiştim.

    kabaca 100bin’lik bir kitleden bir paşa çıkarmak o kadar kolay değil ,

    ama hala çocukça dillendirmeler , olmayınca laf sokuşturmalar , safça bir yaranma çabası….

    1) Özdemir İnce’nin bugünkü yazısına şöyle başlamış ( okumuyorum uzun zamandır , arada eğlenmek-neşemi bulmak haricinde :) )
    “CHP ve sol üzerine yazdığım yazılara aldığım olumlu tepkilerden ikisini, hiçbir değişiklik yapmadan, bilgi ve ilginize sunuyorum. Olumsuz tepkiler ilgilendirmiyor beni”

    -olumsuz tepkiler ilgilendirmiyor beni-

    çok güzel böyle devam et , ayna ayna söyle bana…..ama olumsuz söyleme , olumlu söyle :)

    2) Ergenekoncular klisede toplanıyorlarmış

    - ya arkadaşlar hani siz misyonerliğe karşı mücadele ediyorsunuz ?

    bu kadar mı salak olunur ya , tamam belki şarap bedavadır da bu kadar düştünüz mü ?

    ADD ye geçen yıl , ilhan selçuk 50ytl,Şener Eruygur 35 ytl aidat yatırmış , bağış yapmamışlar , Sezer de köşkte değil , paralar suyunu çekti tabi……..

    halbuki CHP’ye bir reklam filmi yada belgesel çekseydiniz 3-5 milyon ytl ile en kral viski içerdiniz akıl vermek gibi olmasın .

    neyse çıkışta ertuğrul özkök’e olmadı abdüllatif şener’e bir sorun bakalım hangi klisede kalite şarap varmış , böyle yakalanmayın………..

    3) bu haberi Akşam’da gördüm ( yalan olduğunu zannetmiyorum bu kadar da bariz faul yapmazlar heralde )
    Vakit Çengel bulmaca’da Şehit Polislerin fotoğrafını koymuş ve gizli kelime olarak da ” gavurlar için değermiydi ? ” diye yazmış.

    ya bu nasıl bir salaklıktır anlamadım , sanki gavurlar için ????
    oldu hiçbir elçiliğe koruma koymayalım , isteyen kafası bozulduğu ülkenin elçiliğine dalsın , ya onlar bu riski göze alarak tank-top bulundursunlar , yada defolup gitsinler , burası da swaziland olsun….

    zaten doğan medya alabildiğini kirletiyor efkar-ı-umumiyeyi , vakit’in ki de üzerine karabiber olmuş.

    Yorum�Yorumlar yazan: vadininbozkurdu — Temmuz 20, 2008 @ 5:23 am

  6. Sn. Vadininbozkurdu;

    Nagehan Alci´nin bir yazisi vardi, gazetelere din uzmanlarinin alinmasindan bahsediyordu.Bu baglamda Vakit gazetesini telefonla aramis, aldigi cevap:

    - Bizim hepimiz zaten din uzmaniyiz,
    olmus.

    Ne kadar uzmanlar sahi?

    Elciye zeval olmayacagina dair hadisi serifler ortadayken, islam dinin koymus oldugu kurallar, inan- inanmayan her insanin hayat hakkini muhafaza ederken ve bilhassa kahraman sehit polislerimizin kelime- i sehadetlerle vefatini müteakiben böyle bir zihniyete- öncelikle Bekir Bey´in sonra sizin izninizle “Nah biliyorsunuz, islami!” diyorum.

    Bu yaptiklari benzer haberler kadar yüce dinimize zarar veren bir anlayisi ben bilmiyorum(Benzer haber, bir müteveffanin küllerinin denize dökülmesine karsi cikardiklari yaygara idi).

    Saygilar

    Yorum�Yorumlar yazan: Muzaffer Kazim — Temmuz 20, 2008 @ 3:05 pm

  7. Muzaffer bey
    Ben hemen hergün Bekir Hocanın mekanına bakıyorum , bir kaç gündür de size hiç değilse bir selam babında bir cevap yazayım diye içimden geçiriyordum.

    çok faso hareketler bunlar ve birikiyorlar…

    biliyorsunuz bu önder sav YES-NO olayında , vakit yazarı -sanki başka bir yer yokmuş gibi- gitti basın açıklamasını Akparti binasının önünde yaptı …..haydaaa dedim kendi kendime,

    hikaye kurgu olsaydı nolcaktı ? birileri gerçekten bu meraklıyı tuzağa düşürebilirdi ,

    senin işinle bu olayla akparti’nin ne alakası var ? git kendi büronda yap ne açıklayacaksan …

    sanki fare tutmuş kedinin sahibine getirmesi gibi bişey…(böyle algılanmaz mı ? )

    devir eyyamcılık devri değil , kimseye yararı yok ,

    erbakan populizminin geldiği nokta ergenekon muhibliği…..

    Enver Ören ticaretinin geldiği nokta FOX TV /ihlas finans

    Holdingçilerin geldiği nokta binlerce kul hakkı…

    bu ucuz numaralara milletin karnı tok ,tarihte mebzul miktarda var bunlardan ….

    Yorum�Yorumlar yazan: vadininbozkurdu — Temmuz 23, 2008 @ 4:06 am


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

WordPress.com'dan blog alın.