Mümtazer Türköne’nin dünkü “Oportünist” başlıklı yazısını okuyunca tepem atmış, “Bu yazı Yeni Çağ’a falan yakışır” demiş idim. Bu halet-i ruhiye içerisinde yazacağım bir yazının, aslında yazılarındaki derinlik ve ifade gücünü takdir ettiğim bir yazara karşı onun tepemi attıran yazısındakine benzer, motiflerini sorgulayan ifadeler içerebileceği tehlikesine karşı vaz geçmiş idim. Benim duygularıma benimki kadar keskin olmayan üslup ile gene aynı gazeteden Ihsan Dağı çok güzel tercuman olmuş. Ben de gene hazıra konmuş oldum. Şunu da ilave edeyim. Ertuğrul Günay’ın benim de katılmadığım bir çıkışı olmuştu geçmişte ama Türköne’nin “oportunist” damgasını yapıştırma mesnetleri değil. Eğer Erdoğan Türköne’ninkine benzer tahriklere kapılıp Günay’ı harcar ise çok ama çok büyük bir yanlışa imza atmış olur. “Tertip” merhum Yazıcıoğlu hakkındaki duygularımı yazdım daha önce ama Günay’ın bu konudaki şerhine de Dağı’nın açıklamasına da tamamı ile katılıyorum.
****************************************
İHSAN DAĞI
i.dagi@zaman.com.tr
Sevgili Mümtaz’er bu defa yanılıyor
Bazı yazılar zordur, ama yazılmaları gerekir. Zorluk, muhataplarınızla olan dostluktan, onlara duyduğunuz güvenden kaynaklanır; gereklilik ise dostlardan birinin ötekine yaptığını düşündüğünüz haksızlıktan.
Konumuz, sevgili Mümtaz’er Türköne’nin dünkü ‘Oportünist’ başlıklı yazısı. Bu ağır başlık Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a hitaben yazılmış.
Günay’ın düşüncelerini eleştirebilir, tutumunu kınayabilirsiniz, siyasi çizgisini beğenmeyebilirsiniz ama ona ‘fırsatçı’ diyemezsiniz. Çünkü bu kelimeyi kullandığınız anda artık muhatabınızın düşüncelerini değil ‘kişiliğini’ hedef alıyorsunuzdur. Bu ise fazlasıyla kişisel, duygusal ve tepkiseldir.
‘Oportünizm’i nasıl tanımlarsanız tanımlayın, ister sol bir jargonun içinde, ister siyaset literatüründe, isterseniz de günlük dilde; bunların hiçbirinde Ertuğrul Günay’la ‘fırsatçılık’ kelimesinin yan yana getiremezsiniz. Günay, 1980 darbesi sonrası 27 yıl ne milletvekilliği peşinde koşmuştur ne de bakan olmak derdine düşmüştür. Sol siyaseti, özgürlükçü, demokrat ve sivil bir çizgide yeniden tanımlamak gayretiyle de hep siyasetin içinde kalmıştır. Baykal’la genel başkanlık mücadelesine girmiş ama parti yapısına egemen olan Kemalist ve laikçi çekirdeği aşamamıştır. Sırtını devlete değil geniş halk kesimlerine yaslayan, resmî ideolojiye değil sosyal demokrasiye inanan, askere ve darbelere değil sivil siyasete güvenen bir politikacı portresi çizmiştir.
Bu özellikleriyle de Günay, muhafazakâr, dindar ve demokrat toplum kesimlerinin büyük saygı duyduğu bir isim haline gelmiştir. Dolayısıyla Günay’ın bugün AK Parti içinde bulunması bir tesadüf değil, ta 28 Şubat’tan itibaren sivil siyaset üzerinde oynanan oyunlara karşı gösterdiği ‘demokratik refleks’in bir sonucudur. Günay’ı AK Parti ile siyasete iten en önemli faktörün milli iradeyi iğfal etmeye, Meclis’i etkisizleştirmeye yönelik 27 Nisan Bildirisi ve 367 dayatmasına karşı ‘demokrat duruş’ sergilemek düşüncesi olduğundan eminim.
Türköne’nin ‘fırsatçılık’ suçlamasını dayandırdığı iki tutuma gelirsek… Öncelikle, Günay’ın ‘Ergenekon sanıklarına verdiği çizgiyi aşan destek’ nitelemesi doğru değil. Türkan Saylan’ın evinin aranması konusunda bir sohbet halkasında insani ve hukuki kaygılarını paylaşmasından bu sonucu çıkarmak insafsızlık olur. Günay’ın dikkat çekmeye çalıştığı husus; Ergenekon soruşturmasının amacından saptırılmaması ve soruşturmanın toplumsal meşruiyetinin ve desteğinin muhafaza edilmesi. Soruşturmaya ilişkin, ”bu badireden sapa sağlam çıkarsak Türkiye’de ilk defa darbecilere karşı demokrasi kazanmış olacak” diyen bir siyasetçiden söz ediyoruz. Ergenekon, bir ‘darbe davası’. Günay da ömrünü açık ve örtülü darbelerle ve darbecilerle mücadele ederek geçirmiş bir siyasetçi.
İkinci nokta, Kültür Bakanı’nın Taceddin Dergâhı’na Muhsin Yazıcıoğlu’nun defnine itiraz etmesi… Bunda anlaşılmayacak bir durum yok; sonuçta bir siyasi partinin, bir gençlik hareketinin lideri olan Yazıcıoğlu’nun, İstiklal Marşı şairi ile özdeşleşen bir mekana defnedilmesiyle Taceddin Dergâhı’nın tüm milleti kuşatan ‘ortak mekan/değer’ özelliğinin kaybolmaması gerektiğine ilişkin bir duyarlılık bu. Sonuçta, Günay ‘fırsatçılık’ yakıştırmasını hak etmediği gibi, bu yakıştırma Türköne’ye de yakışmamıştır. ‘Ne Ergenekon ne de Taceddin Dergâhı Günay’ın umurunda değil’ demek çok ağır bir ithamdır.
Acaba, Hürriyet’ten Yılmaz Özdil’in önceki gün Günay hakkında yazdığı çirkin yazıyı okudu mu sevgili Mümtaz’er? Okumadıysa bakmalı, eminim yazıların benzerliği onu da üzecek, rahatsız edecektir.
Birilerinin tezgâhı belli: AK Parti’yi kitle partisi olmaktan çıkarıp, dar ideolojik bir parti görünümüne sokmak. Son günlerde Ertuğrul Günay üzerine gidilmesinin nedeni de bu. Günay ve Günay gibileri kopararak AK Parti’yi İslamcı/milliyetçi bir parti yapmak, partideki liberal, sol, demokrat ve hatta Kürt unsurlardan ayıklamak, böylece kolay bir hedef haline getirmek… Yıllardır siyasi stratejiler üreten bir yazar/akademisyenin bunu okuyamaması mümkün mü? i.dagi@zaman.com.tr
24 Nisan 2009, Cuma

Kesinlikle katılıyorum İhsan Dağı’nın sözlerine ben de sevgili Bekir Bey…
Yorum�Yorumlar yazan: metin — Nisan 24, 2009 @ 6:16 pm
Bu Mümtazerde evelinden beri faşist bir damar var, şu solcu fobisini bir türlü atamadı. Bu adamlara karşı hiç objektif olamıyor. Faşist damarı kabarıyor. Her ne kadar Liberalim desede eski huy pek kolay çıkacağa benzemiyor.
Yorum�Yorumlar yazan: anonim — Nisan 29, 2009 @ 5:15 pm
“solcu fobisi” ve “objektivite” eleştrisine katılıyorum. bu duygusal tavrın “faşist bir damar” emaresi olduğu fikrine katılmıyorum, eğer kelimenin tanımını biliyorsam.
Bu vesile ile Başbakan’a tavsiyemi nazar-ı dikkate alıp Günay’ı Kabine’de tuttuğu için teşekkür edelim de hatırı kalmasın.
Yorum�Yorumlar yazan: Bekir L. Yildirim — Mayıs 1, 2009 @ 9:48 pm