Bir Münzevinin Notlarından…

Temmuz 4, 2009

Gene o kirli kelime: Uzlaşma

Kategori: Asker, Darbeler, Demokrasi, Insan Haklari, Medya'dan Secmeler, Siyaset — Bekir L. Yildirim @ 8:40 pm

Yıllar önce ABD’de bir ufak uyuşmazlıktan mahkemeye gitmiştim. Karşı tarafın avukatı vardı, ben kendi avukatlığımı yapmıştım. Yüzde yüz haklı olduğumdan emindim. Hakim lehime karar verdi ama davalıya da hiç hak etmediği bir şeyler vererek. Bunun üzerine sinirlenip hakime “aradaki farkı ikiye bölme bir adalet dağıtma şekli değildir” dedim. Tabii bir faydası olmadı ve sonuçta davalıdan kazandığım parayı da tahsil edemedim, ayrı mesele. Ama şu her uyuşmazlıkta bir orta yol bulma yaklaşımı oldum olası kafama yatmamıştır. Haliyle “uzlaşma” kelimesi de kelime haznemin favorilerinden değildir. Doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün o kadar belirlenemez olduğu, en yaygın rengin gri olduğu, önümüzdeki hemen her tercihin bir ahlaki ikilem içerdiğini düşünenlerden olmadığımı telif hakkı şahsıma ait “şeytan gri alanda yaşar” sözü ile ifade ettim.

27 Mayıs 1960′ın aksine 28 Şubat bir nevi uzlaşma idi. “Şunlar şunlar yapılacaaak yap, yoksa…” dedi üniformalı haydutlar. Bizimkiler de “yoksa” tercihini seçtiler, Menderes’i hatırladıkları için olsa gerek.

A.N. Sezer de Demirel ve daha kötü (!) alternatifler arasından gene zamanın Fazilet Partisi’nin de oyları ile seçilen “uzlaşma adayı” idi. Bu şekilde şerrin ehveninin olmayacağını bilmeyenlerimiz de öğrendi.

Son Cunhurbaşkanlığı Seçimi’nden önce, Karargah-Medya-Yargı şer üçgeni üzerinden çabaları yetersiz kalınca bu defa “uzlaşma” kelimesi mantra yapılmış idi hatırlarsanız. O zaman bende “uzlaşma” dan yanaydım, ama mastar şekli değil negatif emir kipi, yani Uzlaşmayın! (Bkz. Uzlaşma! (I) ve Uzlaşma! (II).

Ve sonunda, demokrasilerde nihai hakem olan millet uzlaştırdı tarafları.

Şimdi Meclis’te grubu bulunan bütün partilerin mutabakatı ile geçmiş Türk Ceza Kanunu’nun iki maddesinde AB Uyum Yasaları çerçevesinde yapılan değişiklik ile askerin de sivil mahkemelerde yargılanmasına imkan sağlayan kanun değişikliği Cumhurbaşkanı’nın önünde. Teklife el kaldıran, CHP’nin Başkanı, Ergenekon’un Avukatı “bizi kandırdılar, naapyım, oynamıyorum” diyor utanıp sıkılmadan. Bu iddia doğru ise adama derler: siz embesil misiniz? Metni okumadan mı el kaldırdınız, kafanız mı basmadı bir kaç basit cümlenin manasına? Yalan ise vintage Baykal Baykallığını yapıyor derler. Gururla “kandırıldık” diyen Baykal aynı konuşmada kendisnden emin, şeytani bir gülümseme ile “bakarsınız Cumhurbaşkanı 2 saate ikna edilir ve geri gönderir” dedi. Üniformalı iyi çocukların MGK toplantısında CB ve Hükümet’e geri çeviremeyeceği bir teklif yapacağından emindi. Sonuç en az şu ana kadar istediği gibi çıkmayınca “MGK Bildirisi bizi tatmin etmedi” dedi. Bir 27 Nisan Muhtirası daha bekliyordu belli ki. Birileri söz mü vermişti, yoksa kendini buğday ambarında gören aç tavuk psikoljisi mi idi bilinmez.

Şu an itibarı ile Meclis’ten çıkan yasa hala CB’nın önünde. Belli ki “iki saatte” ikna edilememiş. Lakin burada bazı kanun tekniği incelikleri devreye giriyor. Şu bir gerçek ki CB Gül imzalasa dahi AYM’deki iyi çocuklar, “AKP ve Gülen Cemaati’ni Bitirme Planı” nın altında ıslak imzası olmayan Albay Dursun Çiçek’i salıveren yargıçlar kadar hazır bekliyorlar görevlerini ifa etmeyi. CB’nın hukuki detayları ince eleyip sık dokuması onlara fırsat verebilecek bir açık olup olmadığından emin olmak için. Öyle görülüyor ki GK Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın nerde yargılanacağı konusunda yoruma açık bir “ucu açıklık” söz konusu. Yani bir maddeye getirilen değişiklik diğer bir madde ile tam uyuşum içinde değil.

Hasılı, Cumhurbaşkanı’nın tereddütünde Baykal’ın duası doğrultusunda GK’ın gene haddini aşıp “Anayasa’ya aykırıdır” fetvası vermesi değil , kendi hukukçularının incelemesi sonucu ortaya çıkan bu kanunlararası iç tutarsızlık meselesi.

Eğer bu durum olmasa idi, CB’nın yasayı veto etme ihtimalini ben de “uzlaşma” , yani Asker ve vesayetçi güçlere taviz olarak yorumlar idim ve Nabi Yağcı’nın aşağıdaki yazısında söylediklerine katılır idim. Madem mimimi koydum, ana fikrini paylaştığım yazıyı sunayım:

**********************

Uzlaşmayın beyler
Nabi Yağcı
Taraf
Ve siz, medyadaki bay ve bayanlar, kavga eden çocukları ayırmaya uğraşan çokbilmiş büyükler gibi uzlaşma çağrıları yapıp durmayın. Bir kez başıma gelmişti. Alt alta üst üste kavga eden iki çocuğu güçbelâ ayırmış, en saldırgan olanını sıkıca tutmuştum; çocuk “Amca, yav, niye beni tutuyorsun, paramı çaldı” dediğinde öbürü çoktan kaçıp gitmişti. Cebimden çıkarıp para vermiştim çocuğa. Belki de ikisi anlaşıp beni tokatlamışlardı, kim bilir? Siz siz olun, iki tarafı da sıkıca tutup, önce kavganın nedenini iyice bir öğrenin.

Şimdi bütün gözler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de. Her bir yandan “Uzlaştır, uzlaşma formülü bul” baskıları yapılıyor. Bakalım, Sayın Gül, “uzlaştırıcı cumhurbaşkanı olma” cazibesine kendini kaptıracak mı? Umarız kaptırmaz. Kendisinin nasıl seçilmiş olduğunu unutacağını sanmıyorum. O zaman da “uzlaşma” çığırtkanları aynı şeyi söylüyordu. Günlerce yazdılar, söylediler; “Gül değil, uzlaşma ile başka bir cumhurbaşkanı adayı bulunmalı; uzlaşma, şart.” Olmadı dünyanın sonu mu geldi? Evet. Bir şey oldu.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi vesayet rejimini çözen en önemli tepe noktalarından biri, belki de en önemlisi olmuş ve ilk kez ilâhların dediği olmamıştı. Dahası, eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı Çankaya’ya çıkmıştı. Bu durum öylesine gözü kara tepkilere neden oldu ki, Ergenekon örgütlenmesi artık dörtnala ve fütursuzca adımlar atmaya başlayarak kendini ele verdi. Cumhuriyet mitingleri yapıldı. “Çankaya bizim” sloganları atıldı. Oralardan buralara geldik.

Şu sıralar en çok işittiğimiz dokunaklı söz, “kurumları yıpratmayalım beyler” sözü. “İttirmeyin düşeriz” diyorlar. Hangi kurumlardan söz ediliyor, hangi kurumların yıpratılmaması isteniyor? Ordu ve Yargı. Son günlerde yaşananlar bu kurumları neyin yıprattığını görmek için iyi bir laboratuar oldu. Örneğin çift başlı yargıyı eleştiren bizler mi orduyu, yargıyı yıprattık yoksa bu çift başlılığın kendisi mi yıprattı?

Ayrıca, unutmayalım, siyasi gündemimiz nedeniyle askerî-sivil yargı meselesi öne çıktı, oysa başlıbaşına “Yargı reformu” diye bir meselemiz yok mu? Yüksek yargı vesayetçi kararlar almıyor mu, bu yönde demeçler verilmedi mi? Örnekler vererek malumu ilama gerek yok.

Parlamenter rejimde en yüksek kurum neresidir? Parlamento değil mi? Kurumlarımızı yıpratmayalım diyenler nedense TBMM’nin yıpranması konusunda dut yemiş bülbül kesiliyorlar. Oysa yıpranmaması için en önce ve en fazla dikkat kesilmemiz gereken kurum TBMM’dir. Ülkemizde ise en çok, her on yılda bir yıpratılan kurum yine bu kurum yani TBMM’dir. Üstelik bugün yıpratmayalım denilen yüksek yargı eliyle oluyor bu yıpratma. En son Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliği ile ilgili yasayı iptal kararında olduğu gibi. Bu kararla TBMM’nin anayasayı değiştirme yetkisi neredeyse elinden alınmıştır. Çok “saygın” hukukçularımız ortalara düşmüş, “bul karayı al parayı” anlayışı ile 367 formülünü icat etmişlerdi.

Bir ülkenin tepeden tırnağa demokratik reformlara yani köklü değişime ihtiyacı varsa bunun anlamı en önce tepedeki devlet kurumlarının artık zamana yanıt veremedikleri için yıpranmış olmalarıdır. 1940’ların otomobillerini bugünün hızlı otobanlarında kullanmak gibi, artık demokratik işlevlerini yerine getiremez derecede eskimiş olan siyasi, idari, hukuksal kurumları hâlâ kullanmaya devam ederseniz ortaya çıkan anomaliye yıpranma da demezler, çürüme, dökülme derler.

Adını doğru koyalım. 1930’ların vesayetçi devleti tepeden çözülüyor. Vesayet denince yalnız asker akla gelmemeli, asker de içinde yüksek bürokrasiden söz edilmekte. “Askerî-Bürokratik Vesayet Rejimi” tanımlaması bu oligarşik yapıyı, yani seçkinci-azınlık yönetimini çok iyi anlatmakta.

Bu çözülme, küresel değişimin ve gelişen küresel, evrensel insan hakları hukukunun doğurduğu nesnel bir süreçtir. Diğer yandan AB’ye uyum çabaları da artık kendi mantıki sınırlarına dayandı. Çerçöpü uyumlaştırma yetmez. Ya çoğulcu katılımcı yeni bir demokrasiyi inşa edeceğiz veya 1930’ların oligarşik rejimine geri döneceğiz; yani bir “restorasyon rejimi” inşa edilecektir ki, bunun adı faşizmdir.

Ergenekon davası Fırat’ın öte yakasına geçti. Her gün yeni faili meçhul cinayetlerin kanıtları ortaya çıkıyor. Ne olacak, bunlar toprakla mı örtülecek yeniden? Yeraltından çıkan cephanelikleri hiç yokmuş gibi unutabilecek miyiz? Çift başlı yargı sürecek mi?

Türkiye’de toplum olarak ilk kez ülkenin temel bir sorununu siviller olarak kendimiz çözme ve geleceğimize yani kendi kaderimize kendimiz karar verme şansını yakalıyoruz. Bu nedenle Ergenekon Darbe Örgütü ideolojisi ve vesayetçi siyasetle, çoğulcu, katılımcı demokrasi talepleri arasında uzlaşma söz konusu bile olamaz. Olmamalı. Dün tarih baba beceriksizliklerimiz nedeniyle bize belki acımıştır ama şimdi beceremezsek ayıplar.

Zamanın bizi çağırdığı yerde demokrasi için artık dik durmasını bilmeliyiz.
***********************
PS: Yazı başındaki genel yorumumda Nabi Yağcı yazısının ihmal ettiğni düşündüğüm veya “mim koyduğum” nokta üzerine bir ilave.

O mim sadece CB’nın içinde bulunduğunu düşündüğüm tereddütle ilgili idi.

Ne “veto etsin” demek ne de “imzalasın ama tavsiye niteliğnde mim koysun” demek idi. Sadece CB muhtemelen AYM’nin zaten kullanabileceği bir maazereti ortadan kaldırma düşüncesi tereddütün nedenidir demekti.

VB’nin yorumundaki fikri ben de paylaşıyorum. Nasıl olsa AYM’deki hukukun ırzına geçme sabıkalı, kararlarını karılarının telefon lobisi dahil bilumum gayreimeşru yöntemle verdikleri tescillenmiş, yetki gaspı ile kendilerini gayrimeşrulaştıurmış taife verecekleri kararda bir teknik hata veya “ucu açıklık” bulmaya ihtiyaçları yok. CHP-Asker iktidarının öyle istemesi yeterli.

O zaman CB için doğru olan: Biraz önce bir TV kanalında Gülay Göktürk’ün söylediği:

Bırakın Baykal götürsün AYM’ye ve bırakın AYM de askeri vesayeti azaltan bir kanun değişikliğni geri çevirsin.

Bırakın onların kara siciline bunlar da geçsin. Kendi psilikleri içinde boğulsunlar. Baykal da bunu sezdiği için “CB veto etsin” diye dua ediyor. Sicilinden silemeyeceği bir leke daha istemiyor uyanık.

Bu da bir ilerlemedir. Artık asker direkt darbe dışı yöntemlerle vesayetinin devamı için çalışıyor. CHP de artık dünyaca tescillenmiş darbeder, faşist görünümümnden rahatsız. Ona şemsiye sunmayalım. Orta yerde çırıl çıplak kalsınlar.

Imzalayın Sayın CB.

17 Yorum »

  1. [...] yazıyı aslında Bekir L. Yıldırım Beyin yazdığı bir blog yazısına cevaben ve Bekir Hocama hitaben bir blog yorumu olarak yazmıştım. Bir yorum için fazla uzun [...]

    Pingback yapan Anlamı Kirletilen Bir Kelime: Uzlaşı | Fikiralemi.com — Temmuz 5, 2009 @ 1:00 am

  2. tam da hükümet baykal’ın 15.madde oyununu iyi karşıladı ve golü attı diye sevinirken ,herzaman olduğu gibi offside diye mızıkçılık yapmaya başladılar , onların mızıkçılığı normal de , golü atan tarafda tereddüt oluşmamalı ,Gül zınk diye imzalamalıydı , hatalı veya çelişkili olsa dahi imzalanmalı , aksi durumda devamı biraz zor gelir .

    Dün Ahmet T. Alkan yazmıştı ,uluslarası alanda bilimsel çalışmalar bakımından en az Hukuk alanında çalışma yapılmış diye ,

    21.yy da daha delil ,ispat kavramlarıynı tartışıyoruz , 21.yy da daha askeri – sivil yargı diye oyalanıyoruz , 21.yy da daha yazar/aydın geçinenler tutuklamayı kim yapar gözaltına kim alır bilmiyorlar , danıştay anayasa mahkemesine , anayasa mahkemesi meclise , asker hepsine posta koyuyor , kimin neye yetkisi var bilinmiyor ,cumhurbaşkanının nasıl yargılanacağı belli ama genelkurmay başkanının nasıl yargılanacağı belli değil ( gerek yok aslında , masum sayılır ,12 imam sayıyorlar galiba , bir de bunlar iran karşıtı ha !!! )

    hukuk alanı tam bir keşmekeş , benim midem bulanıyor

    daha da durmanın alemi var mı ?

    Yorum yapan vadininbozkurdu — Temmuz 5, 2009 @ 5:42 am

  3. Keşmekerş olan insan alanı VB. Hukuk dediğin insanların kafasındaki adalet düşüncesinin kodifiye edilmesi. Hayatın herhangi bir kesitinde görmek mümkün hukukun neden böyle olduğunu. Mesela trafik.

    “Daha durmanın alemi var mı?”

    Gene tevafuk olmuş , ben de bir yazı yazmıştım bir kaç gün önce “Hani beyaz çarşafları giymiştiniz” diye de tahmin edilebilecek fren mekanizması yayınlatmamıştı.

    Ama artık “iyiler” dursa da hareket etse de “çoğu gitti azı kaldı” inşallah. Zira şeytanın aptal çocukları intihar ediyorlar. Eh aptal dedik ya?

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 5, 2009 @ 8:09 am

  4. Adalet duygusunun ortalama tezahürü konusunda haklısınız Hocam , bir de idari boyutu var hukukun , birara ‘nazi bilim adamlarının bunlardan farkı , onların bilimle de iştigal etmeleriydi’ demiştiniz ,hiç aklımdan çıkmıyor bu örnek , eminim nazi almanyasında bir subayın nasıl yargılanacağı bir belirsizlik konusu değildi.

    anaerobik bakteri örneği de keza , bunların yeşerdiği ,çoğaldığı ortam ‘hukuksuz ortam’ veya daha somut olarak ‘kuralsız ortam’ da diyebiliriz .

    başta anayasa olmak üzere tüm mevzuatta , belirsizlik-muallaklık en çok sevdikleri usuldür .

    hükümette bundan azade değil , DP nasıl CHP den bazı menfi mirası aldıysa ,adeta israiliyat gibi AKP de öncekilerden bir çok menfi miras devraldı. ( kastım şahıs bazında değil ,idare/hükümet etme usulu anlamında)

    burada Sizin ‘biz bize benzeriz’ ifadenizden ziyade , dindar medya için kullandığınız ‘ medyacılığı da onlardan öğrendiler’ gibi bir durum var.

    kendi attıkları golden şüphe eden bir takım da adama saç baş yoldurur
    ben yine ‘bilinçli zigzag’ ile ‘bilinçsiz ama Allahın sevgili kulu’ arasında kaldım.

    Yorum yapan vadininbozkurdu — Temmuz 5, 2009 @ 9:24 am

  5. Hepimiz biraz biribirinize benzeriz VB.

    “iyiler” ve “kötüler” ayrı gezegenerden gelmedik; bazen aynı ailenin fertleri dahi olabiliriz. Bırakın Marslı’yı bazen bir Norveçi veya Amerikalı da hangimizn çağdaş hangimizin gerici olduğunu çıkaramaz. Örneğin ben öyle baş örtülülere rastladım ki söylemleini duysanız “klasik laikçi” dersiniz.

    Hukukun halk bazında tezahürü ve idari seviyede olanı falan ayrımı felsefi bakış zaviyesinden suni bir ayrım. Zira birleşik kaplar sistemi vardır. Bu zinciri kırması, yani basınç dengesini bozması beklenen kesin her toplumda olduğu gibi bizde de aydınlar dedğimiz kesim. bu kesim sınıfta çakmıştır malesef.

    Bunlar bize oluyor çünkü biz bunlara müsade ediyoruz.(Layık olduğunuz gibi yönetilirsiniz) “Attığı golden şüphe eden oyuncu” taşbihini tuttum. Biz böyleyiz. Durum müsaitse dışarı attığımız topu gol saydırır bazen de doksana taktığımız top için etrafa bakınırız böyle.

    Ümit verici bir notla bitireyim: Biz de değişiyoruz, haa bir başka yol da varmış diyoruz. Bu değişimin artık laikçi kesime de sirayet ettiğnin -ki aksi düşünülemez- bir çok görünür tezahürleri var. sadece söylemlerde geçen “laiklik” “çağdaşlık” kelimelerinin saysından dahi bunu gözlemek mümkün. Nelerin “out” olduğuınu farkedip gemidenm atlamak için diğerini bekliyor çoğu. Baykal’ın çarşaf şovuna gerek yok.

    Not.: Yazıya bir PS ilavesi yaptım bu imza konusunda.

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 5, 2009 @ 10:09 am

  6. Bekir hocam, olumlu ve makul yönde değişim var, basın ve siyasette bu hissedilmeye başlandı, evet, inanıyorum; ama merak ettiğim konu, bu değişim bizim üniversiteye filân ne zaman hakkıyla uğrayacak?

    Bozkurt bey diyor ya, bizim dindar partilerimizin tavırları CHP’den mirastır kısmen, diye. Size daha önce anlattığım kendi kıssalarımdan da hatırlarsanız, onları yoğun duygu tonlarına rağmen hak ettiklerini düşündüğüm ciddiyet ile okuduysanız, görürsünüz ki, insanlara yaptıkları (dışlayıcı ve tepeden bakıcı) muamele bakımından, onlara kıymet vermekte kısır davranma bakımından, bizim dindar görüşlü gençlerimiz, üniversitenin lâikçi ve modernist ahlâk noksanlığından çok fazla şeyler almışlar.

    Üstelik oralarda anlattığım internet kıssalarından ibaret değil olay. Gerçek hayatta, yurt ve oda arkadaşlarım arasında, elbette küstahlığa daha az cesaret edilebilmek üzere, aynı durumu hep gözlemliyorum.

    Buradaki öğrenciler, bilhassa içlerindeki din düşmanları ve kısmen dindarları, Baykal gibi eski ve modası geçmiş bir adam kadar dahî bile açık görüşlü değiller. Hani ehven-i şer yoktur, diyordunuz ya, evet, bu yüzden Baykal’a ehven-i şer demeyeceğim, ama sözde en zekî öğrencilerin okulu olan, üstelik Türkiye’nin en liberal okulu diye bilinen bizim okuldaki hâkim ve sesi gür ve özgüvenli çıkan zihniyet, Baykal’ınki kadar bile aklı başında bir zihniyet değil.

    Fikrî dinazorluğu hâlâ dünyayı Karl Marx’ın zamanındaki gibi işliyor zannetmek veya 1925-50 rejimini özlemek diye anlarsak, buradaki öğrenciler tam bu tanıma uyan tipler. Okudukları gazeteler, Vatan, Cumhuriyet, Akşam ve benzerleri!… İnanılmaz ama gerçek…

    Okulda sürekli faaliyet izni alabilen ya da izinsiz faaliyetlerine kasten ve sürekli göz yumulan adamların (ya TKP’ciler ya da ADD’ciler) söyleyegeldiklerinde derin bir Baykal’dan-bile-daha-saçmalayıcı-ve-despotik olma hâli var.

    “Sesi çıkmayanlar aklı başındadır, merak etme, sessiz çoğunluğa güven” diyecekler bana. Ama benim gördüğüm kadarıyla bu hiç doğru değil. İslâmcıların arasında bile bu karacahil, aptal ve üstelik küstah solcu takımını adam yerine tutan ve onlara çoğu Müslümana olduğundan daha fazla değer veren büyük bir grup insan var. Çoğunlukla AKP ve SP (ve genel olarak İslâmcılık) muhalifi, CHP taraftarı olmalarıyla ünlü üniversite gençliğinin ana gövdesi ise bu faal câhillerin tarafına hayli hayli mütemâyil.

    Hocam, gençlik, yaşlılardan bile daha dinazor ve despotik olurken, üstelik bu gençlik Türkiye’nin en iyi üniversitesinin gençliğiyken, ümit hakikaten var mı, diye şüphe ediyorum… Kusuruma bakmayın.

    Bu dediklerim hususunda sizin de telâkki (bilmeyenler için; telâkki: algılama, anlayış) ve mütâlaalarınızı almak isterdim. Mümkünse Bozkurt beyden de rica ederdim.

    Yorum yapan Mustafa Râvî — Temmuz 5, 2009 @ 2:26 pm

  7. Farkıdayım malesef sizin neslin hal-i pür malalinin de artık Ravi.

    Onları Genç Kuşak’ta emir üzerine Marmaris’li kötü ressamı alkışlarken gördüm netekim.. Ve bir o kadar seçkinlerinden birini 35 yıllık evli ABD Dış İşleri Bakanı’na günlerce düşünüp kağıttan okuduğu sorunun “en son ne zaman aşık oldunuz” olmasından çaktım manzarayı.

    Yukarıda alıntıladığım arama terimleri de bu neslin kalitesi hakkında epeyce bigilendirici. İlaveye hacet yok.

    Ondandır sıkça “Ergenekon size mecbur, siz de Ergenekona” demem.

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 5, 2009 @ 3:04 pm

  8. Hocam, bir de sağ menüde neden bir “kategoriler” bileşeni (widget’i) yok? Bir ara İngilizce makàlelerinizden bir ikisini görmüştüm, daha sonra okurum demiştim, şimdi onları tekrar bulmak istiyorum, ama kategoriler olmadan bunu yapamayacağım galiba.

    Hocam, bir de, çok önemli değil belki ama, imlâ ve tuşlama hatalarını düzeltici bir Türkçe imlâ düzeltgeci (İng: spellchecker; imlâ düzeltgeci kendi tabirimdir) yok mu sizin Word programınızda? Bazen fazla imlâ hatası yapıyorsunuz, hocam. Kusuruma bakmayın bunu dediğim için. Hâşâ, ben bunu bir kusur olarak görmüyorum, ancak yüzeysel ve terbiyevî gelişimi eksik kalmış insanlardır ki böyle şeylere göre bir insanda kusur bulurlar. Zaten bizim ahlâk anlayışımızda, rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen üstadımızın ilmihâlinde yazdığına göre, insanların dil hatalarını düzeltmek edep noksanlığı sayılır. Sadece hani sizin için daha kolay olsun diye söyledim bunu.

    Yorum yapan Mustafa Râvî — Temmuz 5, 2009 @ 3:26 pm

  9. Evet blogun epeyce tekniksel inkişafaa hatta site formatına ihtiyacı var Ravi. Benim de ne onlarla ne de kelime-düzeltici ile uğraşmaya sabrım var. Düzgün Türkçe konusu da bu çerçevede önceliklerim arasında değil, her ne şu anda açıklamanın zor olduğu bir takım kriterlerim olsa da. Zaten beni tahrik eden konulardaki tepkilerimi tek parmakla yazmak yeteri kadar zehmetli. Şimdilik böyle.

    “Kategori Seç” penceresine tıkladığında kategori menüsü çıkıyor.

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 5, 2009 @ 3:35 pm

  10. Tek parmakla mı? Hocam, bir rahatsızlığınız ya da sakatlığınız mı var? Tek parmakla bu kadar yazıyorsanız, ona maşallah. İsterseniz, özel bir konuysa bu sorumu onaylamayın; ama mümkünse bana cevabî bir e-posta atabilir misiniz? En derin hürmetlerimle, hocam.

    Yorum yapan Mustafa Râvî — Temmuz 5, 2009 @ 4:05 pm

  11. Yok bir problem. Böyle başladım, böyle gitti. Sevgiler.

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 5, 2009 @ 5:23 pm

  12. Haa, şu bildiğimiz “iki parmak” yöntemini mi kast ettiniz hocam? Hay Allah, ben de diğer elinizde bir problem ya da sakatlık var diye korktum! Hamd olsun, öyle değilmiş demek…

    F klavye kullanırsanız, en fazla bir ayda sizi müthiş hızlandıracak on parmak yöntemini öğreten turkceegitim.net sitesinde bir çevrimiçi program var. Ben Q klavyeyi geçen sene öğrenmiştim. Geçenlerde başka bir program ile F’yi de epey öğrenmeme rağmen, şimdi daha kolaylaştırmak için bu sitedeki daha iyi programı kullanmaya başladım.

    Çok iyi biliyorsunuzdur zaten; F klavye ile klavyeye bakmadan on parmak yazmanız için klavyenin tuşlarının üstünde ne yazdığı hiç önemli değil. Benim fiziksel klavyem de şu saçma sapan, güya Türkçe olan Q klavyeden meselâ, ama denetim masasında şimdi hatırlamadığım bir bölüme giderek oradan varsayılan klavyeyi F olarak ayarladım. Bir daha da Q’ya dönmedim, elhamdulillâh.

    Ama turkceegitim.net sitesi sizden her gün ve sabırlı bir şekilde çalışma yapmanızı istiyor; gereksiz yere server’ımızda yer kaplanmasını istemiyoruz, bu server parası gökten zembille inmiyor, diyorlar meâlen. :D

    Tabii bu size ve bunu okuyacak herkese naçizane bir tavsiyem idi. Lütfen bunu ciddiye alınız. Bu q klavye yüzünden zaten “evrenselll qwerty klavyede türkçe karakterler elin zor ulaştığı çevre bölgelerde yer alıyor, ingilizcede yer almayan şu ilkel ve kaba türkçe karakterleri bırakmalıyız artık” demeye başlandı bazı heyven oğlu heyvenler tarafından. F klavyemizi destekleyelim! İngilizce bile bu klavye ile daha rahat yazılıyor! Test ettim, onayladım!

    Yorum yapan Mustafa Râvî — Temmuz 5, 2009 @ 6:16 pm

  13. Hocam çok afedersiniz, site adresini yanlış vermişim yukarıda!

    Adres http://www.turkegitim.net olmalı. Allah Allah, her zaman girdiğim sitenin adresi hakkında sonradan nasıl böyle yanılmaya başlarım, hayret edilecek iş. :S

    Yorum yapan Mustafa Râvî — Temmuz 5, 2009 @ 6:19 pm

  14. Hayır Ravi; resmen tek parmak (sağ elimin orta parmağı). Bu yaştan sonra 10 parmak falan öğrenmeye gayret edeceğimi de sanmıyorum. Ama tavsiyeler için teşekkürler :)

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 5, 2009 @ 9:43 pm

  15. Bence bu olay, neden cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül gibi bir siyasetçinin seçilmesi gerektiğini ve neden o dönemde adları sirkülasyona konan Vecdi Gönül, Nimet Çubukçu ve benzeri, bazı kesimlerin “hassasiyetleri”ni kaşımayacak ama etkisiz, yetkisiz ve sonuç itibarıyla kendilerini devletin asıl sahibi olarak görenler tarafından baskı altına alınması mümkün olan kişilerin seçilmemesi gerektiğini bir kez daha en çarpıcı bir şekilde göstermiştir ve sonucu itibarıyla gösterecektir. Abdullah Gül’ün değişikliği onaylacağını düşünüyorum.

    Yorum yapan Şevket Zaimoğlu — Temmuz 6, 2009 @ 6:14 am

  16. Aynı ana fikirde bir yazı da ahmat Altan yazmış:

    http://www.taraf.com.tr/makale/6440.htm

    Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Temmuz 8, 2009 @ 7:54 am

  17. gerçekten çok benzer iki yazı…

    Yorum yapan pınar — Temmuz 8, 2009 @ 1:46 pm


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

WordPress.com'dan blog alın.