Doğrudan askeri müdahalenin iç ve özellikle de dış piyasa değerinin 28 Şubat döneminden beri epeyce düştüğünü nihayet fark etmiş gözüken laikçi cephenin akil adamları, muharebeye “yargı” cephesini tahkim ederek devam etmeyi daha doğru buluyor.
AYM bu defa 9-2 tahminim hilafına 11-0 ile askerin sivil mahkemede yargılanacağı suçları çağdaş normlara yaklaştıran kanunu reddetti. Kararın pratik etkileri arasında Poyrazköy, Kafes, faili meçhul cinayetler gibi muvazzafların yargılandığı davalardaki, gizli tanıkların birçoğunun tanıklıktan vaaz geçme eğilimine girmeleri göze çarpıyor.
Asker kanadı, onların endişesinin yersiz olmadığını kanıtlarcasına, henüz gerekçesi dahi açıklanmayan kararın hemen akabinde askeri savcılık vasıtası ile sivil mahkemeden Poyrazköy dosyasını iadesi talebinde bulundu.

Bekir Bey Selamlar;
Lütfen su yazıyı okuyun. Moralim çok bozuk.
http://circularconversations.blogspot.com/2010/02/iddialar-ciddi.html
Allah sonumuzu hayr eylesin.
Selamlar
Yorum yapan Muzaffer Kazım — Şubat 9, 2010 @ 7:41 pm
http://circularconversations.blogspot.com/2010/02/tutuklananlar-el-kaideci-mi.html
Allah sonumuzu hayr etsin.
Yorum yapan Muzaffer Kazım — Şubat 10, 2010 @ 8:08 am
YA ÇOCUKLARININ “ŞEHİT” OLMADIĞINI FARK EDERLERSE
‘Her Türk asker doğar’ ezberinden kurtulup ‘her TC vatandaşı haklarıyla doğar’ demenin vakti gelmedi mi? Vicdani ret uluslararası hukukun tanıdığı ama Türkiye’de hükmü geçmeyen bir vatandaşlık hakkı. Enver Aydemir ise inançlarından dolayı vicdani retçi ve diğer retçiler gibi özgürlüğü kısıtlanıyor, eziyet görüyor.
Mehmet Atak
Aktivist
Dini inançları sebebiyle vicdani reddini yazılı ve sözlü olarak 24 Temmuz 2007’de İzmit’te açıklayan Enver Aydemir 24 Aralık 2009’da Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan ‘Barış İçin Vicdani Retçiler Kurultayı’na davetli panelist olarak giderken, saat 11.00 sıralarında -medyanın sadece “şehit askerin kardeşi askerlikten muaf” diye bir muştu olarak duyurduğu kanun değişikliğinin topyekun göz ardı edilen polise yetki artırımı bölümü sayesinde- GBT kontrolünde gözaltına alınarak, Doğancılar Karakolu’na, sonra da Askeri İnzibat karakoluna götürülmüş, akşam vakti çıkarıldığı askeri mahkeme tarafından da tutuklanarak 2. Zırhlı Tugay içindeki Maltepe Askeri Cezaevi’ne sevk edilmişti.
Aydemir, avukat Davud Erkan’la görüşmesinde hapsedildiği günden itibaren işkence ve kötü muameleye maruz kaldığını, tek tip giysi giymeyi reddettiği için soğuk bir hücrede don-gömlek tutulduğunu ve açlık grevine başladığını söylemişti. Avukatı da, Aydemir’in yüz ve vücudunda bariz darp izleri tespit ve bunları rapor ettiklerini belirtti.
Enver daha sonra Eskişehir 1. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı içindeki cezaevine sevk edildi. Sevk sırasında ayaküstü gördüğü babasına falakaya yatırıldığını, albay xx’in kaba dayağına maruz kaldığını söyledi.
Diğer vicdani retçiler
Eğer hukukçular, medya ve kamuoyu ciddi bir takip ve baskıda bulunmazsa Enver’in maruz kaldığı işkence ve kötü muamelenin devam etmesi, linçe kadar varması işten bile değil.
Yakın geçmişte vicdani retçiler Mehmet Bal’ın Hasdal, Halil Savda’nın Tekirdağ, İsmail Saygı’nın Maltepe, Mehmet Tarhan’ın Sivas askeri cezaevlerinde uğradığı işkenceleri hatırlamak yeterli. Hatta Tarhan’ınki linçe kadar gitmişti.
İlk duruşma için Eskişehir’e gittiğimizde, alayın kapsında bizi, ziyaretçilerin üç katı polis ve bir düzine eğitimli polis köpeği karşıladı. Gerek askerin, gerek polisin epey müşkülat çıkarmasına rağmen, bir arbede yaşanmadan, müsaade alabilen dokuz kişi duruşma salonuna gidebildik.
Enver militer üniforma giymeyi reddettiği için duruşmaya getirilmedi. Oysa hukuken tutanak tutulup getirilmesi gerekiyordu. Avukatı Enver’in askerliği reddeden bir şahıs olduğu için, yani asker olmadığı için, emre itaatsizlik edemeyeceğini, sivil mahkemede yargılanması gerektiği itirazını yaptı. Ama kale alınmadı, çünkü askeri hâkim kararını çok önceden vermişti: Talep ettiği ceza kendi yetkisini aştığı için, kendisinin feshini ve Enver’in bu cezayı verebilecek kıdemli askeri hâkimler heyeti tarafından yargılanması talep kararıyla duruşmayı kapattı.
Enver askeri cezaevinde hapis. Kırtasiye hallolup yeni mahkeme kurulup, duruşma günü belirleninceye kadar da daha uzun süre hapis kalacak. Ne de olsa koskoca TSK’nın bürokrasinin karşısında bir insanın hürriyetinin inisiyatifi gaspı, çektiği eziyetin kıymeti mi olur.
Daha önce de Adana ve Ankara askeri cezaevlerinde işkence gören Mehmet Bal’ın ağır hasar gördüğü son Hasdal’daki işkenceye karşı açtığı dava da, işin içindeki emir komuta zinciri ve sistem Hasdal Askeri Mahkeme’ce göz ardı edilerek, ihale birkaç askeri mahkûma bırakılarak kapatıldı. Bal, zannederim temyize gitti.
Devletin ideolojik aygıtları
Devlet ve güç vesayeti olan kurumlar, Althuser’in “devletin ideolojik aygıtları” dediği sistemlerle topluma pek çok yanlış ezberi empoze eder. Bu sayede de kendi statülerinin meşruiyetlerini daim kılar.
Kendi güç vesayetlerinin sorgulanmaması için topluma “tehlike”ler (!?) ezberletilir. TC de pek çok ulus devlet gibi kolluğunun güç vesayetini daim ettirmek için senelerce ana tehlike olarak “komünizm”i kullanmıştır. Bunun haricinde konjonktüre göre değiştirerek komşu ulus devletleri (kah Yunanistan, kah İran, kah Suriye…) ve de içte yarattığı “tehlikeler”i, TC’nin ilk dönemi dindar Suni Müslüman aydınları (bk: İstiklal Mahkemeleri), gayr-i müslüm azınlıkları, Alevileri… Doğu bloğunun yıkılması, büyük tehlike “komünizm”in inandırıcılığını kaybettirince de, 12 Eylül Askeri Darbesi ardılı iki ana tehlike yaratılarak (Dindarlar=İrtica ve Kürtler=Terör) olarak kendi bütçesini legalize edilmeye çalışılmış ve bu ezber toplumun büyük kesimine empoze edilmiştir.
Enver Aydemir’in tutuklandığı gün, AK Parti Hakkari Milletvekili Abdulmuttalip Özbek ilk kez TBMM’de TSK’nin bütçesini ve çözümsüzlükte TSK’nin rolünü alenen dile getirdi. TSK’nin savunma bütçesinin genel bütçedeki payı yüzde 7 (TSK’nin genel bütçesinden bahsetmiyorum, sadece savunma bütçesi. Orduların dünya genelinde savunma bütçelerinin genel bütçedeki oranı yüzde 2’yi aşmıyor. Başka bir kıyaslama örneği olarak da, TC’de Kültür Bakanlığı bütçesinin genel bütçeye oranını verelim: yüzde 0.38)
Amerikan ordusunun bütçesinin en yoğun tartışılmaya başladığı dönemler Afganistan ve Irak Savaşları’nın başlaması tesadüf müdür? Ya da “açılım”dan bahsedildiği gün, TSK’nın Güneydoğu’da operasyonları yeniden başlatması ya da DTP’nin BTP olarak parlamento içinde mücadele kararı aldığı gün,
Yargının Kürt Belediye Başkanları ve STK yöneticilerini tutuklaması?
Vicdani ve total red kavramlarının toplum içinde bilinmesi, tartışılmaya başlanması TSK’nin en büyük korkularından biridir. Mesela Mehmet Bal ve Halil Sevda’nın medyada bir miktar meta değeri kazanmaları üzerine, her ikisine de, seneler sonra apar topar sahte çürük raporları verilerek, TCK 318 davaları düşürülmüştür.
Ya anneler bir gün idrak edip de “Güç vasileri kendi sermaye ve servetlerini kendi oğullarına korutsun. Ben oğlumu askere göndermiyorum” derse?
O zaman TSK bütçesini hangi yöntemle legalize edecek?
İsmail Hacıoğlu “Teorik olarak düşünüldüğünde, çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede ‘vicdani red hakkı’nı en çok İslam dinine mensup olanların savunması gerekir. Müslümanlar için bu hakkı elde etmek sadece ‘hak ve özgürlük’ adına değil, dini mükellefiyet adına da bir vecibedir. Evet, dini bir vecibedir” diye yazmıştı.
Enver Aydemir ve vicdani reddinin bilinirliği ve tartışılması ise, TSK için katmerli tehlike yani…
Kime ‘şehit’ denir?
Çoğunluk olan Müslüman nüfus ya Aydemir’in vicdani reddiyle beraber, Maide Suresi 32’de “Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” yazdığını; En’am Suresi 151, İsra Suresi 33, Furkan Suresi 68’de de Allah’ın bir insanın bir insanın canına kıymasını “haram” kıldığını yazdığını fark edip, üzerine düşünmeye başlar da, Devlet ve Toplum’un ortak ve yanlış ezberi çatırdamaya başlarsa ne olur TSK’nin hali?
TC ve TSK’nin en liberalinden, en solcusuna necip TC medyasına topyekûn bellettiği bir yanlış ezber var: “şehit” kelimesi. O kadar cılkı çıkarılmış bir yanlış ki, artık kalp krizinden ölen gazeteci de, trafik kazasında ölen öğretmen de “şehit”. Oysa “şehit” kelimesi Aramice kökenli, Türkçeye Arapça’dan geçmiş. “Şahit” manasında. Diğer anlamı da “din uğruna ölen”.
Yirmi kusur senedir süren savaşta, TSK Kürt’lerle din savaşı mı yapıyor? Kürtler genelinde hangi dinden?
Coğrafyadan İslam’ı silme mücadelesi mi veriyorlar?
Öldürülen askerlerin aileleri idrak ediverir ve oğullarının TSK’nın ellerine tutuşturduğu “şehit” lolipopuyla alakası olmadığını anlayıverirlerse!
Üstüne üstlük bir de Nisa Suresi 92’yi okurlarsa: “… Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Âlimdir, Hâkimdir”. TSK hiç biri siyasetçi, büyük bürokrat, rütbeli asker, burjuva olmayan aileleri nasıl “şehit” masalıyla uyutacak?
/
Bu yazının devamı aşağıdaki linktedir
http://www.stargazete.com/acikgorus/ya-cocuklarinin-sehit-olmadigini-fark-ederlerse-haber-244399.htm
Selametle…
Yorum yapan S&B — Şubat 16, 2010 @ 11:31 am
Bekir Bey eğer uygun görürseniz 22 Ocakta el kaide operasyonuyla tutuklanan Tahşiye yayınevi sahipleriyle alakalı bazı bilgileri girmek istiyorum. Önce olayların seyrinden çıkarak ulaştığım bilgiler:
0. Epeydir nette dolaşan iddialar var. Tahşiye yayınları diye şimdiye kadar duymadığım bir grubun varlığını öğrendim. Önceleri kendilerini nurcu olarak tanımlayan bu gruptan haberim yoktu.aktifhaberde el kaideci bir grubun yakalandığı haberi vardı. Ortalama bir T.c vatandaşı gibi oldu tepkim. Bunların Türkiyede ne işi var, …(hakaret cümleleri) diye düşündüm.
1. Tahşiye yayınevi kendileri nurcu olarak tanıttıkları ve güvenilir bulunduğu (msl.; Rıhlenin sahibi Ebubekir Sifil tarafından) halde el kaideci yaftası yemiş ve el kaideye yapılan operasyonda göz altına alınmışlardı. Gerçek el kaideciler salıverildiği halde bu insanlar halen ( 1 aydır) hakim karşısına çıkarılmayı bekliyor ve somut olarak neyle şuçlandıklarını da bilmiyorlar.
2. Tutuklanan kişilerden biri kuyumcu imiş. Dolayısıyla ruhsatlı silahları varmış. Diger bazı suç unsurları! (dogulu ailelerin çocularına verdikleri oyuncak kama nevinden komik şeylerle) ve kendilerine ait olmayan kurgu görüntülerle kamuyuna El kaideci olarak lanse edilmişler. Iddialara göre sebep hocaefendinin zekat parası.
3. Bu tahşiye yayınları yoğun şekilde hocaefendi cemaatini eleştiren bir yayıncılık yapıyormuş; özellikle zekat toplamanın şartlarının yerine gelmediğinden bahisle onlara verilen zekatın “zekat” olmayacağı fikrini yayıyorlarmış.
ulaştığım linkler (operasyonların tarihi 22 Ocak, linklerin tarihine ayrıca dikkat lutfen):
0. Taraf:
http://www.taraf.com.tr/makale/1214.htm
1. Hocaefendi tarafından hedef gösterilmesi (linklerdeki tarihlere dikkat):
kaynak: burada.
http://fetullahgulen.wordpress.com/2009/04/08/hizbulvahset-elkaide-tahsiyeciler-amaclari/
2.Stvde hedef gösterilmesi:
http://fetullahgulen.wordpress.com/2009/04/10/tek-turkiye-64-yeni-plan-tahsiye-hedef-vatan-delileri/
3.Yeni hedef Rıhle mi?
Vatan delisini gündemde tutmaya devam edin. Bir de irtica için hazırladığımız ama kullanamadan deşifre olan grup, tahşiye mi tahşidat mıydı neydi, onlar deşifre olmuştur. Bu işin arkasını bırakmayalım, isim değişikliği yapalım, yola devam edelim mutlaka. Silahlar hep bizden mi çıkacak, biraz da bunlardan çıksın
-Bu dinci örgütün yeni ismi ne olsun efendim?
-Rahle-mahle bir şey deyin işte. Dini sembol olan bir şey olabilir.
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/67182-tahsiyeciler-desifre-oldu-yeni-bir-isim-bulmaliyiz-makalesi.aspx
Yine hocaefendi grubunun Rıhle dergisinin dağıtımını engellediği de nette dolaşan iddialar arasında.
Bütün bu olaylardan sonra HSYK Erzurum Erzincan olayını da ayrıca araştırmak lazım.
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.
Selamlar.
Yorum yapan Muzaffer Kazım — Şubat 18, 2010 @ 7:25 pm
Niye uygun görmeyeyim Muzaffer Bey? İçinde küfür olmayan hemen her yorumu yayınlarım. Son yorumun muhtevası hakkında vukufiyetim yok. Cemmat benden haz etmiyor bilmediğm bir sebeple. Ama internette dolaşan her söylentiyi de onlara karşı kullanmak bana göre değil.
Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Şubat 18, 2010 @ 7:50 pm
Elbette internette dolaşan söylentilerle hareket etmedim; bundan emin olabilirsiniz. Hocaefendi cemaatine aşırı yüceltmeci yaklaşımından dolayı sempati duymayan fakat hocaefendinin bizatihi kendisine ise eli öpülecek adam nazarıyla bakan birisiydim. Bu olayı araştırıncaya kadar. Burada linklerde ise hedef gösterdiği sonucuna ulaşılabilir. Operasyonların da tam tarif ettiği şekilde 8 ay sonra el kaide adı altında yapılması ilginç. İlk başta kızdım sonra herkul.orgtan okuyunca “Tahsiyecileri uyarmış” dikkat etsinler diye düşündüm. Sonra bu videolardan tehdit manasi çıktığı sonucuna vardım. Hem şunu söyleyeyim ki ben Tahşiyeyede zerre kadar sempati beslemiş değilim. Şerhleri klasik Risale okuyucusu tasvip etmez. Ne kadar iyi bir risale talebesi olduğum tartışılır ama bir haksızlık var ortada. Türkiyede el kaidenin var olmadığını söyleyen kişi bizzat hocaefendi. Tuhaf çok tuhaf. Şimdilerde ‘bir zamanlar “irtica” söylemleriyle laikleri galeyana getirenler “ergenokon” söylemleriyle bir başka kesimi galeyana getiriyor olabilir’ diye sorgulamaya başladım. Takdir edersiniz ki yüzde doksan doğru olana bir habere yüzde on yalan eklense işin mecrası değişir. Evet askeri ve yargısal vesayet zihniyetini desteklemiyorum ve acizane tüm gücümle karşısındayım. Ama Nuh Gönültaş örneğinde olduğu gibi sorgusuz sualsiz inanmam istenen her şeye hocaefendi öyle dedi diye inanacak değilim. Selametle.
Yorum yapan Muzaffer Kazım — Şubat 18, 2010 @ 8:43 pm
Sizi eleştirmiyorum Muzaffer Bey. Sadece yorumu yayınlamakta bir problemim olmadığını ama muhtevası konusunda vukufiyetim olmadığını belirtmek istedim.
Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Şubat 18, 2010 @ 9:04 pm
Bu çevrenin Nur dairesi içinde görünüyor gibi olmaları sebebiyle, Nurun kudsî, hikmetli, müstakim mesleğine bunların cürüm ve günahları bulaşabilir diye düşündüm ve bunlara bir cevap yazmak için Allah’tan muvaffakiyet istedim.
İFHAMNAME
(Üsame Bin Laden’in gayr-ı meşru’ olan hareketlerini hak, doğru ve İslâm cihadı diye telakki edip müdafaa eden ve aynı zamanda biçare, basit ve bulanık bir hale zebun ve mağlup olmuş bir şahsı da hulyalarla ahirzaman mehdisi kabul eyleyip işaa etmeye çalışan ve bu sakat telakkilerini Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın ve Darüsselam rehberi olan Risale-i Nur eserlerinin müstakim ve demir gibi sağlam ve metin mesleğinin ve aydın, istikametli çıkıntısız ve hak meşrebinin hakkaniyet, nuraniyet ve istikametine de bulaştırmak suretiyle şaibelendirmek, lekelendirmek hareketi içerisinde bulunan bir zümreye karşı Nur adına, hak adına cevabımızın ünvanıdır.
Şimdiye kadar Risale-i Nur mesleğini alakadar eden ve menfice zuhur eden benzeri birkaç mesele ve hadiselere ister istemez cevapları biz vermiştik. Şu son menfî hadise olan M.-İ MUŞÎ meselesine karşı da, cevabı yine benim vermem mecburiyeti hasıl olmuştur, ne yapalım..
Abdülkadir Badıllı
GİRİŞ
İnternetlerde isimsiz, imzasız yayınlanan broşürlerinde ve şimdi resmen “Tahşiye” isimli yayın kanalıyla yayınladıkları kitaplarda ve gazete makalelerinde; pekçok yanlış görüşler, hatalı anlayışlar ve taşkın hissiyatlardan yüzden fazla maddeleri tespit etmişiz. Bunlardan otuzaltı tanesini cevapları ile birlikte yazmak istediğim halde, yazımız ziyade kabaracağı için şimdilik ondan vazgeçtim. İlerde ihtiyaç olsa belki de onları da neşrederiz.
Mezkur fahiş hatalarından en mühimlerine geçmeden önce birkaç mühim notları arz etmek istiyorum.
1- Kur’an-ı Hakim ve Sünnet-i Nebeviyede bazı hükümlerin sarih varlığı mevcut iken, fakat tatbikat sahaları ise, bugünki alemde ve beşeriyet dünyasında; yani insanlık aleminin değişen ahval ve vaziyetinde yeri bulunmamaktadır. O hükümlerden birisi, kölelik ve cariyeliktir. Yani, bugünki savaş usullerinde karşılıklı alınan esirlerden cariye ve köle edinme hali kalmamıştır. Zaten İslâm dini de insanın şerefine yakışmayan o muamelenin ortadan kalkmasını -azad etme emir, teşvik ve tatbikatlarıyla- istemiş ve öyle de olmuştur.
Acaba bu hüküm gibi; harbî kafirlerin İslâm devletine karşı musalaha şartları olarak, hariçte haraç vermeyi kabul edip müsalaha sözleşmesini imzalamak, dahilde ise, CİZYE vermek gibi hal ve vaziyetlerin bugünkü beşer dünyasında, hele şimdiki İslâm aleminde yekvücut ve çok güçlü bir İslâm devleti olmamasından; Kur’anın ve Sünnet’in çok sarih olan maddî cihad emrinin ve hükmünün tatbikat sahasının da mevcut olmamasıyla, benzeri bir şey olabilir mi?
Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın “Münazarat” risalesinde bir müceddid-i ulul-azm ve bir müçtehid-i azam sıfat ve edasıyla: “Bugünki alemde bir inkılab-ı acib-i medenî ve dünyevidir. ilh…” (Asar-ı Bediiye 2. baskı sahife 536) ve yazma Emirdağ sayfa 671 de: “…Harb-i Umumî ve komünizm altındaki anarşistlik tehlike ve tahriplerinın lisan-ı hal ile: Dünya fanidir, firakla doludur. Ey insanlar adaveti bırakınız, geliniz Kur’an dersini dinleyip birleşiniz! Yoksa siz mahvolacaksınız…” Ve daha bunlara benzer Üstadın eski makalelerinde ve Meyve Risalesinin Onbirinci Meselesi ahirindeki
ayetinin şerhinde beyan ettiği ince nükteler bu meseleye de bakıyor değiller mi ?.
2- Muş’lu Molla broşürlerinde bir çok ayetler getirmiş, altlarında da basit birer meal koyarak havanda su döver tarzında füzulî ve yersiz iddialarına destekler yapmış. Biz de bu ifhamname adlı cevabımızda Kur’andan ve Sünnet’ten ve müçtehitlerin görüşlerinden bir çok ayet ve hadisleri ve Şeriatın ibarelerini sıralayabilirdik. Lakin birisi kalkmış kendi mizaç ve meşrebine ayet ve hadisleri uyduruyorsa, biz de aynı metodla mukabelede bulunsak, onun seviyesine düşmüş olarak ayet ve hadislere hürmetsizlik etmiş oluruz.
Bu hususta bakınız Üstadımız Bediüzzaman ne diyor; “Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihab eden istidatlardaki heves ve heva, mures ayineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavil bir hatar-i azimde kalır. Zira istidad onunla insibağ edip onun muktezasına inkılap etmek lazım iken, o onu kendine çevirir ve telkih eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüda hevaya tahavvül ve mezheb, mizaçtan teşerrub eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker” (Asar-ı Bediiye, 2. baskı sahife 158 ve 572 )
İşte Hazret-i Üstadın bu pek ehemmiyetli ve ilm-i usulün can damarı mesabesindeki hükmüne dair nükte ve diktasını açıklamadan havale ediyorum.
3- Her şeriat diyen kimsenin ve kimselerin şeriatın hikmetli siyasetinden ve muvazeneli hakikî manasından haberdar olamayacağı ve anlayamayacağı hakkındadır.
Bu mevzuda hemen Üstad Hazretlerinden tefsir ve izahlar getirelim. Birincisi: “…Ben Mart hadisesinde (31 Mart 1325 Rumî ) şuna yakın bir hal gördüm; Zira İslâmiyetin meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik ile, ehli hükümeti adalet namazında kıbleye irşad ve nam-ı mukaddes-i şeriatı meşrutiyet kuvveti ile ila; ve meşrutiyeti şeriat kuvveti ile ibka; ve bütün seyyiat-ı sabıkayı muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark etmeyen “haşa” şeriatı istibdada müsait zan ederek, Tuti taklidi gibi: “şeriat isteriz!” demekle maksat, ortada anlaşılmaz oldu. “(Asar-ı Bediiye, 2. baskı sahife 545 )
İkincisi: Arapça münazarat eseri -Asar-ı Bediiye 2. baskı sahife 610 da:
ve aynı bahis Türkçe Münazaratta: “Demek şeriatı isteyenler iki kısımdır.
Biri: Muvazene ile zarûreti nazara alarak, müdakkikane Meşrutiyeti Şeriata tatbik etmek istiyor.
Diğeri de: Muvazenesiz, zâhirperestane çıkılmaz bir yola sapıyor” (Asar-ı Bediiye 2. baskı sahife 513)
Arapça metin daha biraz izahlı olduğu için tercümesini de koyuyorum.
(Biliniz ki: Şeriata çağıran kimse; eğer muvazeneli, ölçülü ve muhakemeli ise.. ve zaruret ve maslahatı göz önüne alıp hareket ediyor ve ona davet ediyorsa, işte o, odur. Yoksa eğer meşhur Bektaşî gibi müvazenesiz ve evvelini alıp ahirine bakmıyarak gidiyorsa ve çıkılmaz bir yola girmişse, o adam aklında ve anlayışında aldanmış, hareket ve davasında zaafiyet ve hataya düşmüş demektir. Bu haliyle o adam, şayet sıddık da olsa, mecnun bir sıddıktır.)
İşte Hz. Bediüzzamanın bu muazzam teşhis ve tesbitine göre; bir adam, şahsî bir görüş ve içtihadını umumu alakadar eden bir şey sayıp başkalarını da ona davet etse, o zaman adamın İslâmî esasatı ve hakaik-i şeriatın usulüne ait mukayese ve muvazenelerini çok iyi bilen tam bir rasıh ve hal-i âlem’in vaziyetine göre tatbikat ve tarz-ı icraatini çok iyi kavrayan bir kimse olması lazımdır. Yoksa, kendi şahsî aleminde dünyanın halinden habersiz olarak düşündüklerini umumî ve makul bir ictihad sanarak, ümmeti ona davet eylese, iyi niyetli bir kimse de olsa, deli veya ahmak birisidir. Evet, umum müslümanlara müteveccih -şeriat dairesinde- bir fikir ve ictihadın icraası için icma-ı ümmet mührü lazımdır. Bu zamanda icma-ı ümmetin tahakkuku ancak Risale-i Nur Şakirdleri ve onun alim talebeleri ile olabilir.
Badilli agbey benim takdir ettiğim bir insandırç Devamını okumak isteyenler icin link:
http://resailinnur.tr.gg/&%23304%3BFHAMNAME.htm?PHPSESSID=3daf73b5e41e66ebc80acb8e7f810b78
Bekir Bey affınıza sığınıyorum.
Yorum yapan Muzaffer Kazım — Şubat 18, 2010 @ 11:02 pm
Estağfurullah.
Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Şubat 18, 2010 @ 11:20 pm
Erkek doğdu, erkek yaşadı, erkek öldü!
İngiliz laîni, “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe biz onlara gerçek hâkim olamayız” diyerek ümmetin elinden yüce kitâbın hakîkatının alınacağını Müstemlekât Nâzırlarının diliyle Avam Kamarasında i’lân edince, “Bu Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir nûr olduğunu âleme isbât edeceğim!” diye er meydânına atılmıştı. Yerine göre farz-ı kifâye, yerine göre farz-ı ayn olan “cihâd” ibâdetinin “maddî” kısmına 1.Cihan Harbinde bizzât “Milis Yarbayı” rütbesiyle katılıp kâfirlere karşı beş yüz talebesini şehîd vererek kendisi de esîr düştüğü gibi; “ma’nevî” kısmına ise seksen yedi senelik bir ömrü vermişti.
İslâm dîninin “i’tikâd” ve “tasavvuf” sahalarında muhteşem bir “tecdîd” yapan eserleri, insaflı ehl-i ilmin nazarında serapâ “Kur’ân’ın mu’cizesi” olarak güneş gibi parlamaktadır. “Mu’cizât-ı Kur’âniyye” adını taşıyan “25. Söz” isimli bahsi okuyan ehl-i ilmin, Bedîüzzamân Hazretlerindeki gerek “kesbî” ve gerekse “vehbî” ilim karşısında şapka çıkarmaktan başka alternatifleri olamaz.
Şu gökkubbede, ne Mutlakıyet devrinin despotlarına, ne Meşrûtiyet devrinin zâlimlerine, ne de yeni sistemin ceberutlarına boyun eğmemiş bir “erkek ses” bıraktı. Şarkı kasıp kavuran Ermeni Taşnak komitacılarına pabuc bırakmadığı gibi; Askerî Mahkeme Reisi Hurşit Paşa’ya, Hareket Ordusunun mağrur kumandanı Mahmud Şevket Paşa’ya, Rus Orduları Başkumandanı ve Çar’ın dayısı Nikola’ya, İstanbul’u işgâl eden İngiliz mel’ununun kumandanına, jakobenlerin liderine dahi hak ettikleri cevâbı vermekte tereddüd göstermemiş bir “erkek ses” idi.
Kurşunlamalara, zehirlemelere, ihânetlere, hapislere, sürgünlere de beş para ehemmiyet vermeden yüce Kur’ân’ı müdâfaa etmekten vaz geçmedi. Dünyâya eğilecek, dünyâ zevklerini tadacak zamânı hiç olmadı. “Ümmetin îmânını selâmette görürsem gönlüm gül-gülistan olur” diyordu. Dünyâya parmak atan gizli ecnebî zındıka komitesini hedef aldı, son nefesine kadar mücâdelesine devâm etti.
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklîde çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten [düşmanlıktan] sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittiba’ edip emniyyet ediyorsunuz?” diye feryâd ediyordu. “Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-i dîniyyede [dînî işlerde] müsâmaha [hoşgörü] veyâ teşebbühle [onlara benzemeye çalışmakla] medenîlere yanaşmayın! Çünkü, aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvâsalayı te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz, veyâ dalâlete düşüp boğulursunuz!” diye haykırıyordu.
Yârın, o İslâm kahramanının ebediyyete intikâl edişinin sene-i devriyesidir. Avrupa’nın bâtıl efkârına ittiba’ ederek onlara emniyyet eden, umûr-i dîniyyede ehl-i kitâba müsâmaha (hoşgörü) ile yanaşan zümrelerin, Müslümanlar içinde de pıtırak gibi zuhûr ettiğini görmeden Rahmân’a kavuştu. İyi ki bugünleri görmedi diye sevinemiyorum; çünkü mechûle kaçırılan kabrinde dahi ıztırâb çektiğinden emînim.
Onun adını kullanıp da ma’nen kefereye iltihâk ederek dalâlette boğulanları görse idi, acabâ o “Eski Said” topuzunu eline almaz mıydı? Onun anıldığı toplantılara elin gâvurlarını konuşmacı olarak da’vet edenler, o müceddid-i muhteremin kemiklerini sızlattıklarını ne zamân bir nebze düşünecekler? “İslâm Birliği” idealini lügatlarından çıkararak kâfirlerle birlik peşinde koşanlar, “İttihâd-ı İslâm” müjdesinin tahakkuk yollarına ömrünü seren o İslâm mücâhidi karşısında yârın Mahşerde ne duruma düşeceklerini akıl etmiyorlar mı?
O, erkek doğdu, erkek yaşadı, erkek öldü! Âlemlerin Rabbine eğilen başını bir an bile zındıkaya eğmedi. Allah ondan ebediyyen râzı olsun. Vaad edilen güzel günler zuhûr edip de bütün Müslümanlar sancak-ı Muhammedî (asm)’ın gölgesi altında kucaklaştığında; diğer Müslüman kavimler nezdinde bu milletin medâr-ı iftihârı, o zâtın bin türlü tazyîk karşısında yılmadan kaleme aldırdığı “Risâle-i Nûr Külliyâtı” isimli Kur’ân tefsîri olacaktır.
Onun mücâdelesini iğdiş edenler, onun kudsî cihâdını salon şovuna çevirenler utansın! İstikbâl inkılâbâtı içinde elbette en yüksek gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır!
MUSTAFA KAPLAN/VAKİT
Yorum yapan islamidevlet — Mart 20, 2010 @ 6:59 pm
Kurşunlamalara, zehirlemelere, ihânetlere, hapislere, sürgünlere de beş para ehemmiyet vermeden yüce Kur’ân’ı müdâfaa etmekten vaz geçmedi. Dünyâya eğilecek, dünyâ zevklerini tadacak zamânı hiç olmadı. “Ümmetin îmânını selâmette görürsem gönlüm gül-gülistan olur” diyordu. Dünyâya parmak atan gizli ecnebî zındıka komitesini hedef aldı, son nefesine kadar mücâdelesine devâm etti.
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklîde çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten [düşmanlıktan] sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittiba’ edip emniyyet ediyorsunuz?” diye feryâd ediyordu. “Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-i dîniyyede [dînî işlerde] müsâmaha [hoşgörü] veyâ teşebbühle [onlara benzemeye çalışmakla] medenîlere yanaşmayın! Çünkü, aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvâsalayı te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz, veyâ dalâlete düşüp boğulursunuz!” diye haykırıyordu.
Yorum yapan test — Mart 28, 2010 @ 12:57 pm
S.A . Obama dünyanın başına geçtiğinden itibaren dünyanın dengeleri bozuldu. Bu ülkede ilk defa paşalar hapis edildi.
Evet bu ülkede ,her asırda ,yıllardır müslümanlarla tuzaklar hazırlandı.
Sıradaki tuzak zındık CIA Ajanı Fetullah Gülen tuzağı.
Fetullag Gülen dindar samimi müslümanlara ve gerçek nurculara da iftira atmaktadır.Üsad (Bediüzzaman )diyor ki : siyasete girmeyin .Bunlar siyasete giriyor.
Üstad diyor ki; devlete karşı gelmeyin:radyo televizyon kullanmayın.bunlar kullanıyor.
Allah diyor ki :Faiz yemeyin ;bunlar banka açıyor,faizle yaşıyorlar.
Evet bunlar bu dine ve dindarlara iftira atmakla kalmıyor,aynı zamanda dini de değiştirmeye çalışıyorlar.
Dinler arası diyalog da bunun bir parçası.
Fetullahçılar şuanda TSK ya karşı gelmekle ,güya nurcuları ve müslümanları orduya düşman göstermektedir.
Evet tahşiyecilerden allah razı olsun ki ; inancımızı düzelttiler. Allah TSK yı bu CIA ajanı Fetullahçılardan kurtarsın.
Evet tahşiyeciler ŞERİATÇIDIR hem de sapına kadar.
Ama Orduya (TSK) ve Devlete karşı değildir.
Hapisteki kardeşlerimize dualarımızı unutmayalım
***************************
NOT: Bu şahıs şimdiye kadar onlarca yorum yazdı. Fitnecilik, cehalettten değil (böyle bir sınırlamam yok yorumlar için) içinde geçen küfürlerden dolyı yayınlamamış idim.
Bu defa eldeki malzemenin nümunesi olrak müsade ettim. Affola. Ve Allah ıslah etsin. -BLY
Yorum yapan islamsancağı — Mayıs 16, 2010 @ 1:41 pm
Fethullah Gülen geçenlerde, her sene depreşen korkusunu dile getirdi.Bu konuşmasının bir
yerinde şöyle bir ifade geçti. `Yarın TAHŞİYE diye bir şey icat
edebilirler, Allah korusun. Kitap okuyan Müslümanlarla, okudukları kitaplarla
ayakta durmaya çalışanların içine adam sokmaya çalışabilirler. Kitapların
sahibi zatın posterlerini evlerine asabilirler. Ellerine de Kalaşnikofları
verirler. İki yerde eylem yaptırıp, `demek ki fırsat bulunca bunlar da silaha
sarılabilir` derler. Çuvaldızı bile olmayan insanlara terörist damgası vurmak
isteyebilirler.`
Pek
çok kimse bunu sadece okuyup geçti. Hiç kimse de neden TAHŞİYE ismine vurgu
yapıldı demedi. Çünkü kimse Tahşiye`yi tanımıyor. Alelade bir isim türünden
zikrettiler. Oysa Fethullah G. Orada Tahşiye`yi kasıtlı olarak zikretti.
Bahse
konu olan kelime bir cemaatin yayınevidir. Tahşiye yayınları olarak bilinir.El
Hac Muhammed Ali Doğan isimli (Molla Muhammed Muşî olarak da tanınır.)
önderliğinde varlıklarını sürdürmektedirler.Cemaat müntesibi çok azdır. Kendisi
bildiğim kadarıyla Muş`ta ikamet etmektedir. Birkaç müridiyle tanışıklığımız
vardır. Kendileri Muhammed Ali Doğan`ın Bediüzzaman`ın talebelerinden
Hulusi`nin tavsiye ettiğini söylemekteler. Muhammed Ali Doğan`ın pek çok risale
şerhleri çıkmıştır. Kendisi birileri gibi piyasa önünde şov yapıp ona buna
hoşgörü dağıtan birisi değildir. Üstadın talebesi olmakla övünen ama onunla
zerre alakası olmayan Abdulkadir Badıllı gibi ona buna sataşan birisi de
değildir. Zaten internette bakarsanız Muhammed Ali Doğan`a yazılan tek
reddiyenin de onu bunu çekiştirmekten, ona buna iftira atmaktan başka bir şey
yapmayan Abdulkadir Badıllı`ya ait olması da dikkati çeken bir husustur.
Abdulkadir Badıllı`nın reddiyesindeki komediye sonra gerek olursa değiniriz.
Peki
FG ve Abdulkadir Badıllı neden bu Tahşiye`ye karşılar? Buna verilecek çok cevap
var. Bunlardan ikisini size yazayım da FG`nin neden Tahşiye ismini zikrettiğini
anlayasınız. Tahşiye yayınları Reddül Evham yani şüphelerin giderilmesi adına
bir takım kitaplar çıkarıyorlar.
Bu
kitaplarda en sert eleştiri FG`nin misyonunu üstlendiği Dinler Arası Diyalog
konusunda yapılıyor. Dinler Arası Diyalog`un olmadığını Kuran`dan Hadis`ten ve
hatta risalelerden delillerle ispatlıyorlar. Zaten son günlerde FG cemaati Dinler
Arası Diyalog tabirini kullanamıyor. Ömer Öngüt, Haydar Baş, Mahmut
Ustaosmanoğlu, Cübbeli Ahmet gibi isimler diyalog konusunda kitaplar
bastırdılar ve hatta dinden kaymaya sebep olacağını dile getirdiler. Bu
sebepten malum cemaat yazılan reddiyelerin sertliği ve ilmiliği karşılığında
kendilerini savunamadılar ve tırsarak isim değiştirdiler, kavramı değiştirip medeniyetler
arası diyalog şeklinde sunmaya başladılar. Anlayacağınız birinci sebep bu.
Dinler Arası Diyalog`a karşı olan Tahşiye, kitapları maliyetine satarak
milletin bu konuda bilinçlenmesini sağladılar. O sebepten bu husumet var ki
isim zikredildi.
Tahşiye
yayınları Bediüzzaman`ın ahir zaman Mehdi“si olmadığını, ahir zaman
Mehdi`sinin daha gelmediğini, onu beklemek gerektiğini vurgularken Badıllı ve
avanesi kendilerine Mehdi“nin hizmetçileri payesini sunabilmek için Bediüzzaman`ı
Mehdi olarak sunma derdine düşmüşlerdir. FG cemaatinin de bundan geri kalır
yanı yoktur. Açıkça dile getirmezler ama onlar da bu düşüncededirler. Bu
sebepten de karşıdırlar.
Tahşiye
isminin dile getirilmesinde bu iki sebep çok önemlidir. İşlerine geldiği zaman
Risale-i Nur şakirtleri kardeştir derler ama gördüğünüz gibi işlerine gelmeyen
isimler oldu mu kardeşlik, gıybet gibi mevzular unutuluverir. Muhammed Ali
Doğan gibi dini ilimlerle uğraşmaktan
başka bir gayesi olmayan birine silahlı eylem yaptırabilirler gibi itham etmek
hoşgörüden bahsedip ondan nasipsizlere yakışan bir davranıştır. M.Ali Doğan ne
derin devletin adamıdır, ne mehdilik iddiasındadır, ne de müridlerini silahlı
eyleme teşvik edecek kadar bağnazdır.
Şunu
da söylemeden edemeyeceğim. Son zamanlarda Zaman Gazetesi Hizbullahcı eylemleri
dilinden düşürmüyor Doğuda Hizbullah çok kanlı eylemlere imza atmıştı. Yıllar
önce bitirilmesine rağmen Zaman neden bunu üstelemeye çalışıyor. Hizbullah`ın
yerine gelmiş ama onun metotlarıyla alakası olmadığını açıkça beyan eden bir
Mustazaf Der var. Hizbullah ile ilgili pek çok konuda Zaman Gazetesine tekzip gönderdikleri halde Zaman Gazetesi yayınlamadı. Doğuda FG cemaatine diyalog meselesinden bir de bu tekzip meselesinden açık bir şekilde karşı çıkıyorlar. Doğuda
hakimiyeti ele geçirip Mustazaf Der`in gücünü elinden almak isteyen cemaat o
yüzden şimdi pişirip Hizbullah haberlerini piyasaya koyuyor.
Bundan
sonra sıra Cübbeli,Haydar Baş ve Ömer Öngüt olacaktır. Bu kimseleri ya bir
şiddet eylemiyle ya da Ergenekon meselesiyle ilişkilendirmezlerse hiç şaşırmayın.
Tahşiye ve Mustazaf-Der de bunu gördük çünkü.
Yorum yapan 40 yıllık risale okuyuyucu — Haziran 6, 2010 @ 8:52 pm
Bir önceki yorum üzerine bu notu düşme zarureti hissettim. Sanıyorum aynı kaynaktan Fethullah Hoca ve Hareketi hakkında ağır hakaretler, hatta küfürler içeren yukardaki gibi yorumları şimdiye kadar direkt çöpe gönderiyor idim.
Bunu ve sanıyorum bir diğerini hem sinkaflı küfür içermediği için hem de bu fikilerin(!) de var olduğunun bilinmesi açısından. Yorum sahipleri fazla ümitlenmesinler ilerde blogumu bu seviyede tezvirat ile kirletilmesine müsade edeceğim konusunda.
Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Haziran 7, 2010 @ 1:49 pm
muhterem bekir bey..
siz.. evinize gece vakti.. 22 oçak 2010 tarihinde saat üçte .. bir cuma gecesi…mübarek bir günde..evine ellerinde makinalı tüfekli polisler girse… 60 yaşına yakın olsan… ve sadece kuran.. sünnet.. risale.. fıkıh desen.. kimsenin ne dünyasına.. ne de devletine karışmasan..ve evde suç unsuru birşey olmasa.. ve uçakla istanbula götürülsen.. orada size badıllının ifhamnamesindeki zırva ve safsatalarını sorgulamada sorsalar… ve perde arkasında ise fethullah gülenin tahşiye tuzağı olduğunu farketsen.. sende zalim fethullaha sungura ve badıllıya ana avrat sövmez misin.. badıllı ile 1976 yılında bayram yükselin ankara hacı bayram camii yakınındaki risale i nur medresesinde beraber namaz kılsan.. ve geriye dönüp baksan ve bu günü sorgulasan ve bu kişinin yıllar sonra risale-i nuru bozan komite olduğunu öğrensen ve ihbarcı üçlünün içinde bu olduğunu da öğrensen ne yapardınız..
Yorum yapan 40 yıllık risale okuyucusu — Haziran 7, 2010 @ 11:41 pm
Şimdi yani suç ve ceza başlıklı yazıyı beğendin mi beğenmedin mi?
Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Haziran 7, 2010 @ 11:52 pm
Yorum yapan Bekir L. Yildirim — Haziran 7, 2010 @ 11:52 pm
allah razı olsun… koskoca dünyada.. siber dünyada… tarafsız tek kişi sizsiniz..
Yorum yapan 40 yıllık risale okuyucusu — Haziran 8, 2010 @ 2:23 pm