Bir Münzevinin Notlarından…

Haziran 5, 2010

Fethullah Hoca, Dennis Kucinich, Cynthia McKinney ve Şeytanın Avukatı

Fethullah Hocaefendi’ye bir açık mektup yazıyordum aslında (zira bırakın kendisini, gazetelerinde yazan yeni yetme abilere ulaşmak dahi imkansız bu günlerde, -eski ve fazlaca da eski olmayan dostlar dahil). Organizasyonu’nun hali ve kendi çizgisi üzerine hasbıhal-şikayetname idi niyet. Ama gene inandığım iyi doğru ve güzele zarar verme korkusu ağır bastı ve vaz geçtim. Dedim ya, nalet olsun bendeki bu sorumluluk duygusuna!

Evet sorumluluk duygusu konumuz. Oysa her şey iyi gidiyordu Cemaat ile aramızda. Mavi Marmara Katliamı’na kadar onların kanallarında, ve şimdi laikçi kanallarda da, dünyanın dört bir yanından gelen Türk Okulları’ndan pırıl pırıl çocukları seyrediyordum. Doğrusu tam da anlayamıyordum meselenin özünü, hatta kafama Kürşat Bumin zihinlilerinkine benzer, “Gana’lı bir çocuk niye ağlayarak Türk İstiklal Marşı okur? Ve ben bundan gurur duymalı mıyım” gibi sorular da gelmiyor değildi. Ama o çocukları ve onların gönüllü öğretmenlerini görünce gardım düşüyor “iyi bir insan, Türk, Kürt, Alman veya Nikaragualı, Müslüman veya Mecusi bundan rahatsız olamaz” deyip kaptırıyordum kendimi havaya. Gördüğüm her şey hoşuma gidiyordu bu veya diğer konularda. Fakir Nur Cemaati’nin “Nurlu Süleyman’ın” peşinden gittiği günleri de hatırlar nitekim.

Bundan 1.5 yıl kadar önceki Gazze Katlimı sırasında “Güç caiz kılar; Gazzeliler (pardon Hamas) sorumsuz davranıyor” diyen adamı sigaya çekmiştim ama bir kaç çürük elmadan dolayı koca kamyonu çöpe dökecek halim yoktu. O yazıda sormuştum, “bu görüşler kendisinin mi velinimetinin mi” diye. Birinci olması için dua ediyor ikincisinden de gelen aynı doğrultudaki mesajları duymazdan geliyordum…

..bu güne kadar.

Bu gün de Türk toplumu, hatta insanlığın geleceğini bu gününden çok dişünen, bu yolda pek çok hayırlı girişimleri olan Hocaefendi veya şeytanın aptal çocuklarının “bitirim bitirme planı” na hedef olan (zira meyve veren ağaç taşlanır) Cemaat’i yerden yere vurma gibi bir niyetim yok. Sadece Wall Street Journal ‘a “IHH’nin siyasiliği…adını yeni duyduğu” üzerine ve özellikle de “yardım götürenler İsrail’den izin almalı idi” mealindeki sözlerini ne aklımın ne de kalbimin aldığını söyleyeyim. Hele hele Bitirme Plancılarının avukatı , Danıştay Saldırısına “Türkiye’nin 11 Eylül’ü” ve başörtülüye gasp edilen bir insan hakkının iadesine dönük Anayasa Değişikliğine “411 el kaosa kalktı” diyen Kahverengiburunlubeyazkaptan’ın şu taltif satırlarını okununca ne dediğm daha iyi anlaşılır herhalde. Geçmişte “ben 28 Şubat’a karşıydım” ve ertesi gün “pardon tarafmışım” diyebilen bu yaratık sizi takdir ediyorsa, bir adım geri atıp kendinizi sorgulayın derim.

Kıyas için, bir de İsrail’i eleştirmek gibi bir günaha ödeyeceği fiyat Fethullah Hoca’dan çok daha fazla olan, geçmişte de bu faturaları ödemiş olan bir omurgalı Amerikalı, eski Başkan adayı Dennis Kucinich’in Obama’ya yazdığı mektuptaki şu satırlarını okuyun:

Dennis Kucinich speaks up about the Gaza flotilla

(Mektubun ana fikri, Türkçe olarak şurada: Amerika’nın en cesur Kongre üyesi)

Hamiş: Star Gazetesi haber başlığında “Amerika’nın en cesur Kongre üyesi” demesi aklıma bir kaç cesur eski Kongre üyesi getirdi (hepsi de İsrail lobisi tarafından eski edildi. İkisini tanıma fırsatım oldu. Biri “They dare to speak out” (Konuşmaya cesaret edenler- tavsiye olunur, Türkçe’ye çevrildi) kitabının yazarı Paul Findley (Cumhuriyetçi, Illınois), diğeri, Washington’da tanıştığım, bir kaç ay önce Mazlum-Der’in düzenlediği Filistin Günleri toplantısına gelen, malesef hiç bir siyasi veya “medyanın önde geleni” ile görüştürülmeden geri dönen, Obama’ya karşı Yeşiller Başkan Adayı Cynthia McKinney (Demokrat, Georgia):

Cynthia McKinney-I-Israel Shamir (Feb. 2010)

(Not: Kendisi bir önceki yardım gemisinde tutuklanıp, bir kaç hafta İsrail hapishanesinde misafir edilmiş idi) Sağdaki bir diğer omurgalı entellektüel, yazar Yahudi dost Israel Shamir.

Hamiş 2: Bu haber de manidar.

About these ads

31 Yorum »

  1. çok net özetlemişsiniz. dün Cevdet kardeşimizin cenaze töreninden dönerken nur cemaati ile ilgili bir dostum aradı ve açıklamayı söyleyip ne demek olduğunu sordu. zaten burkulmuş alan içlerimizin bir defa daha kanırtılmasından başkası değildi elbet açıklama ama böyle söylemek yerine şöyle söylemek daha münasip olur diye düşündüm:

    mavi marmara, zamanın belli bir anında sadece belli bir getto’nun hareketi değilki. bir insanlık hareketiydi. yani insanlığımıza dönüş hareketi. ve kötülük ininde pusu kurmuşken insanlığa, insanlık, kötülüğün inine baskına gitti; dolayısıyla olayın başından sonuna ortaya çıkıp durmaksızın kaynayan pınar VİCDAN idi. burada insanlıktan söz ettiğimizde zımnen tüm gettoları da kapsayan bir durumdan bahsediyoruz ama bazı gettolar politik kayba uğrama telaşına ( insanlıkla buluşmalarının doğal sonucu gettolarda taban kaybıdır ) düşüp önlem almanın en ahlaksızcasını jargon olarak benimsemiş olabilirler ki insansızlaşmanın/yabancılaşmanın “kurumsallaşma ” adıyla benimsenip yaygınlaştığı karanlık çağın hiç de yabacısı olmadığı bir açıklama/karartma daha kuru bir daktilo/klavye tıkırtısı olarak sunuldu tanık cenazelerine; belki bu aydınlığı hiç değilse böyle boğabiliriz diye mi?

    Yorum tarafından rüştü hacıoğlu — Haziran 5, 2010 @ 8:38 am

  2. Turk okullari hakkinda karisik duygularim var. Ama kesinlikle olimpiyatlari salya sumuk seyredenlerden degilim. Bu okullar Turkiyenin kaynaklarini iyi amaclar icin de olsa yurtdisina akitiyor. Oysa o egitime muhtac cocuklar Turkiyede de fazlasiyla mevcut. Ote yandan okullar hayatimda gordugum en iyi networking ornegi. Bu cocuklar dunyanin neresine gitse ilk yaptiklari sey ordaki yerlesik cemaatla temasa gecmek. Zaten cocuklarla beraber mezun olduklari arkadaslari ve ogretmenleriyle iletisimleri asla bitmiyor. Herbir mezun olan sinifin bir mail gurubu var. Beraber mezun olduklari arkadaslari kardeslerinden yakin. Hocalarindan derin bir sitayisle bahsediyorlar. Artik herkesin de bildigi ve emin oldugu gibi okullarda herhangi bir dini egitim yada yonlendirme yok. Ama model olarak onlerinde herseyi kendilerinin yetismesi icin feda etmis ogretmenleri var. Okullara o ulkelerin garibanlari degil oncelikle guclu ailelerin cocuklari kabul ediliyor. Cocuklar cogu zaman yabanci ulkelerde (cogu zaman Turkiyede) universite egitimini tamamladiktan sonra kendi ulkelerine yada baska ulkelere ogretmen olarak donuyor ve sistemi gonullu olarak destekliyorlar. Sonuc bence simdiden ortada: bir hayir agi olusuyor. Kim ne derse desin cemaat olmanin bir bereketi var. Ote yandan basta belirttigim gibi sunu da dusunmeden edemiyorum, bunca fedakar ogretmen ve kaynak Turkiyede kullanilsa nasil olurdu? Ahlaki cokuntu icinde olan ulkemize belki bir faydasi olurdu? Ama tabii herkes kaynaklarini istedigi yonde harcamakta serbesttir, cemaat mensuplari bana “iyi dusunmussun, sen de oyle yap!?” diyebilirler.
    Hocaefendi meselesine gelince, ben onu konusmadigi zaman daha cok seviyorum. Bu noktada Gazze’ye gonderilen yardimin metodunu dogru bulmuyorsa sussun. Desteklemiyorsa bile en azindan elimizi zayiflatmasin. Hocaefendi ayni seyi basortusu probleminde de yapti. Herkesin mucadele ettigi donemde basortusu furuattandir dedi cikti isin icinden. Sanki yasagi koyanlarin umrundaymis gibi Islam fikigi…
    Hocaefendi Dennis Kucinich’le ayni soylemi dillendiremez. Benim boyle bir beklentim yok. Bir liberal soyledimi problem olmayan seyler dindar bir musluman tarafindan dile getirilirse, mazallah o adami koktendinci yapiverir. Hocaefendi sussun. IHH yeni bir yardim teskilati degildir. Siyasi bir amaci yoktur. Gazze sularina girmek icin Israilden izin almaya gerek yoktur. Israilin Gazzeye ambargo uygulamaya hakki yoktur. Dogruyu soyluyemiyorsan susucaksin.

    Yorum tarafından Leyla — Haziran 5, 2010 @ 9:21 am

  3. Karahasanoglu Vakit’te sert bir yazi yazmis.
    http://www.habervaktim.com/yazar/24620/hep_biz_mi_izin_almaliyiz_hocam.html
    Su an Hocanin konusmasi uzerine konusmak da ayri bir yanlis mi acaba diye dusunuyorum…

    Birbirinizle çekişip uğraşmayın, aksi halde başarısızlığa uğrarsınız ve gücünüz de kaybolup gider. (Enfal Suresi: 46)

    Yorum tarafından Leyla — Haziran 5, 2010 @ 1:07 pm

  4. O şehitler Cemaat’ bitirme planları yapanlar, onların dışardaki patronları, tüm şer güçlerre karşı direnerek can verdiler. Şer tek millettir nihai tahlilde. Adı Israil, ABD, Miloseviç, Ergenekon veya PKK olmuş fark etmez.

    Sizin yaşadığınız ahlaki çelişkiyi ben yıllardır yaşıyorum ve sonunda yazıda bahsettiğim kahverengiburunlubeyazkaptangillere fırsat vermemek için susuyor(d)um. Bunun yenilir yutulur tarafı yoktu malesef Leyla Hanım. Hatta “özeleştiri iyidir” diyen bazı Müslüman dostlara da karşı çıkmışlığım var “şerre hizmet etme” şerhi ile.

    Bahsettiğmiz sorumluluk duygusu Karahasanoğlu’da da var eminim. Ama “kol kırılır, yen içinde kalır” doktrini de genel-geçer, ahalki, akıl testinden geçebilecek bir düstur değil.

    Okullar konusunda örneğin ben sizden daha olumlu düşünüyorum ve bunun sebebi de “milli duygular” , emperyal hayaller falan değil. Gönüllülük hareketi olması. mütedeyyin insanların bu derece sofistike projelere imza atıyor olmaları, TV dediğimiz pop star, top star, gelinim ol, yemek edepsizliği gibi çöpleri barındıran kültür çöplüğünde “güzel örnek” sunması gibi bir çok neden var. Bahsettiğim misyon konusundaki kafa karışıklığımın devam etmesine rağmen bu güzellikleri gördüğümde alkışlıyorum.

    “emr-i bil maruf nehy-i anıl munker” görevi bunları da içerse gerek. veya gavur ifadesi ile “accentuate the positive, emiminate the negative”.

    Rüştü Hacıoğlu’nun yorumundaki hissiyat ve düşüncelerei tamamı ile paylaşıyorum.

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 5, 2010 @ 2:19 pm

  5. Ortamdan neredeyse catirt diye catlayacaktim. Sasirmasam da bu kadarini beklemiyordum..

    Bunlari karalamistim abi, senin patentindeki sozu de kullanarak:

    http://harcialem.wordpress.com/2010/06/04/yalniz/

    Cemile Bayraktar da iyi bir yazi yazdi benim oraya:

    http://harcialem.wordpress.com/2010/06/05/hudeybiye-gazze-gulen-cemaati-cemile-bayraktar/

    Yorum tarafından Suat — Haziran 5, 2010 @ 7:15 pm

  6. Allah razı olsun, sizkerden de doğruyu , denge gözetmeden, hesap yapmadan söylkeyen herkesten de.

    Bu vesile ile bir hamiş daha:

    Ben Cemmat’i ve yayınlarına “sessiz kalma” ithamında bulunmuyorum. Zira “silence is complicity” (sessizlik suç ortaklığıdır).

    Hocaefendi’nin Şeyh Yasin, Nasrallah gibi benim kahramanlarımdan farklı bir yöntemi benimsemesine de “müminin ihtilafı” zaviyesimden bakıyorum. Ama ümit ederim bu vicdani tekiler de Hocaefendi ve Cemaat’e kendilerine desteğimizin kayıtsız şartsız olmadığını göstermiştir.

    Bu günkü Zaman’da bir başlık vardı: Bülent Arınç’ın ağzından “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor
    diyordu. Muhtevayı okunca gülümsedim. Zira muhtevada Arınç o ince üslubu ile aslında eleştiriyor idi, saygıda kusur etmeden. Obama’nın “soykırım” demeden onu tarif eden konuşmasını hatırlattı.

    Ümit ederim bu savunmacı psikolojiden çıkarlar Cemaat medyası’ndaki arkadaşlar. Hocaefendi’nin de Cemaat’in de doğrularını alkışlamaya devam edeceğiz ve yanlışlarını…

    Düşmez, kalkmaz bir Allah

    Aklıma gelen bir sözü de ilave edeyim de sistemimden çıksın:

    Mürşid uçmaz, mürid uçurur.
    *****************
    Cynthia McKinney’den mesaj var:

    Teşekkür ediyor, “VIVA TURKEY” diyor.

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 5, 2010 @ 11:19 pm

  7. bizim itikadimizda hocaefendilerden de hata sadir olabilir . tevil ehlinin paniklemesine ya da ille hikmet devsirmesine gerek yok yani…
    ben de leyla hanim gibi dusunuyorum ; ne olur hocaefendi sorulan her soruya cevap vermese de zaten gonlu kirik bizleri daha fazla uzmese….dostun attigi gul dusmanin gemi baskinindan daha cok acitiyor.
    saygilar

    Yorum tarafından aysemine — Haziran 5, 2010 @ 11:41 pm

  8. Aynen, benim hissiyatım.

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 6, 2010 @ 12:01 am

  9. leyla hanım çok önemli bir noktaya değinmiş. türkçe olimpiyatlarında gördüğümüz o temiz çocuklar, buzdağının sadece görünen yüzü.
    bayağı bir içeriden biri olarak bu işe dair neler, ne trajediler işittim, o öğretmen çocukların, o okullardaki şımarık zengin çocuklarının elinde çektikleri eziyetler, gözyaşlarına boğulup ağlamaları, resmen israf edilmeleri ve bütün bunların sonucunda, mezuniyet zamanında zengin çocuklarının sadece kibirlerinin artmış olması…
    leyla’nın da belirttiği gibi, okulların asıl mezunları, (çok ucuza okutulan) zengin öğrenciler. zaten, düşünün, biri bize dese ki “hey türkiye’de bir filipinler/bulgaristan/letonya okulu açılmış”, kim gider? peki, devamında şöyle dense: “ama bahis mevzuu ülkenin, ingilizce eğitim veren en iyi üniversitelerden mezun olmuş, en kaliteli öğretmenlermiş bunlar, sineği bile incitmeyen ve her türlü kaprise ve sözlü eziyete katlanan öğretmenler imiş okullardaki öğretmenler, üstelik robert kolej’in beşte biri fiyatına. böyle kelepir kaçırılmaz!”
    onlar açısından “böyle kelepir kaçırılmaz”, ama mesela en azından ortalamanın üstünde bir edebiyatçı/matematikçi olabilecek ve türk kültürünü de, islam’ı da edebiyat yahut bilim yoluyla daha çok ilerletebilecek olan o pasparlak genç öğretmeni, o kıymet bilmez insanlara adeta köle yaptığımızda ve israf ettiğimizde, ülkemize de, o genç insana da yazık oluyor. israf günahtır. hele insan israfı büyük bir kul hakkıdır, en büyük günahtır. kendi çocuğuma reva görmeyeceğim beyhude yere eziyeti, başkasının çocuğuna da reva görmem. benim idealist evladım, idealizmini bu şekilde ifade etmeye yöneltilmesin, güzel, işe yarayan ve onurlu bir şekilde ifadeye yöneltilsin isterim.
    saygılar

    Yorum tarafından rüstem — Haziran 6, 2010 @ 2:33 am

  10. Gayet mantıki, burada daha çok görmek istediğim türden bir yorum. Yalnız, barındırdğı tutarlı mantığa rağmen, olaya dar bir perspektiften yaklaşıyor kanaatimce. Veren-alan, kazanılan tanımlaması sadece bu çerçevede yapılamaz. Şimdi fazle derine dalma niyetinde değilim. Aslında bunu yapacak veriye de sahip değilim. Hocaefendi’nin kendi ağzından “misyonu” duymak isterdim, kapsamlı bir değerlendirme için. Sadece, en azından buna gönül verenler zaviyesinden, “soyut kazançlardan” söz etmek lazım. Belki de bunları daha objektif değerlendirmek için 50 sene kadar beklememiz gerekecek (tabii ömrü vefa edecek olanlarımız).

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 6, 2010 @ 2:49 am

  11. Bu da olaya bir başka zaviyeden yaklaşan değerli bir şair-düşünürün görüşleri:

    http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?t=06.06.2010&i=261349

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 6, 2010 @ 10:27 am

  12. Sayin Bekir bey;
    Ingilizce bildiginiz anlasiliyor. Zahmet edip Wall Street Journal’in orjinalinden (Hurriyet veya Milliyet’tek’ carpitilmis alintilardan degil) haberi okusaniz asagidaki paragrafi gorurdunuz:
    “Mr. Gülen said he had only recently heard of IHH, the Istanbul-based Islamic charity active in more than 100 countries that was a lead flotilla organizer. “It is not easy to say if they are politicized or not,” he said. He said that when a charity organization linked with his movement wanted to help Gazans, he insisted they get Israel’s permission.”
    http://online.wsj.com/article/SB10001424052748704025304575284721280274694.html?KEYWORDS=gulen
    (Tamamini okursaniz olay daha iyi anlasilir idi.)
    Yoksa “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”(49/6, meal Diyanet mealinden alinmistir) ayetinin tokadini yemez miyiz?

    Yorum tarafından Ricvan Cakir — Haziran 6, 2010 @ 1:35 pm

  13. Yazının tamamını okumuş idim orijinal kaynaktan.

    Naklettiğiniz kısmın tercümesi:

    “Bay Gülen, lider flotillanın organizatörü olan, 100 den fazla ülkede aktif olan İslami yardım örgütü IHH’yı yeni duyduğunu söyledi. “Politik olup olmadıklarını söylemek zor.” dedi. “Hareketi ile bağlantılı bir yardım kuruluşu Gazze’ye yardım etmek istediğinde onların Israil’den izin almalarında ısrarcı olduğunu söyledi”.

    Eğer bu mesajı bir ard niyetle göndermedi iseniz, ve beni “mealen” yansıtmamda bir çarpıtma olduğunu düşünüyorsanız sizin İngilizce bildiğiniz anaşılmıyor korkarım.

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 6, 2010 @ 2:47 pm

  14. Bir seyler yazdim sonra gondermekten vaz gectim. su iki linki yollayayim:

    http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=8532

    http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=8532

    Selamlar

    PS: ben kabuguma cekildim.Merak edenlere haber vermis olayim.

    Yorum tarafından Muzaffer Kazim — Haziran 7, 2010 @ 2:42 pm

  15. http://www.karakalem.net/?article=4126

    Yorum tarafından Muzaffer Kazim — Haziran 7, 2010 @ 2:42 pm

  16. GAZZE OLAYI VE NURİ AÇIKLAMALAR ÜZERİNE
    NUR CEMAATİ VE SAİD NURSİ HAKKINDA

    Adnan Suat DOĞAN / 08.06.2010

    BİSMİKE ALLAHÜMME

    Gazze’ye gönderilen insani yardım gemisi MAVİ MARMARA’nın başına gelenler ve sonrasında, Pennsylvania’dan yapılan açıklamalar ve bu açıklamaya yöneltilen tepkiler malumumuzdur.

    Bu tebliğimizde, hem Pennsylvania’dan yapılan açıklamalar; hem de, bu açıklamaya Türkiye’den yükselen tepkiler münakaşa edilecektir.

    Önce Türkiye’den yükselen tepkiler üzerinde duralım :
    İlk anda göze çarpan, üç beş slogandan ve hakaret dolu ithamlardan ibaret olan bu tepkilerin, ilmi seviyenin her türlüsünden uzak oluşudur. Daha doğrusu; kenar mahalle acuzelerinin sokak aralarında ve emeklilerin kahve köşelerinde ve belediye parklarında yaptığı dedikodulardan hiçbir farkı olmayan bu tepkilerde ilk anda göze çarpan, ilmi seviyesizlikdir.

    İkinci olarak, bu tepkilerin hemen hemen hepsinde, deklere edilmeyen bir ön kabul vardır. Pennsylvania sakininin ve temsil ettiği Nur Hareketi’nin; hatta, Said Nursi’nin, sisteme ve statükoya karşı, Kur’ani ilkelerden neşet eden ilkelerle mücehhez tevhidi bir istikametde oldukları ve bu tevhidi yolda, tavır ve duruşlarını yine tevhidi bir kararlılıkla sürdürdükleri; lakin, evin yaramaz evladı misali, arada bir parazit yapıp çatlak sesler çıkarttığı, ifade edilmemiş bir varsayım olarak gizlidir.

    Acaba gerçekten böyle midir? Nur hareketi, Said Nursi, Pennsylvania sakini; akidelerine zulm bulaştırmamış, tağutu ve kulluğunu reddetmiş, kulluğu yalnızca ve sadece Rabbülalemiyn’e has kılmış muhavvidler midir ? Şimdi de bu hususu tahlil ve tespit etmeye gayret edelim.

    İlk olarak İslami gelenekte Kur’an’ı anlama ve yorumlama farklılıklarına dikkat çekilecek ve Said Nursi’nin bu gelenek içindeki yeri belirlenecek, daha sonra Said Nursi’nin genel yaklaşımlarından hareketle demokratik bir siyasal yapının teolojik, ahlaki, hukuki temellerini nasıl belirlediği tespit edilecektir.

    Konuyu analize başlamadan önce, Said Nursi’nin demokrasi kavramını nasıl anlayıp nasıl yorumladığı üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.

    Aşağıda, talik ve mavi karekterle aktarılmış paragraflar, Said Nursi’nin, DEMOKRASİ, DİN, İSLAM anlayışı ve yorumlarıdır:

    Said Nursi ve Demokrasi

    Demokrasi; “evrensel politik ilkeleri” yani, bireylerin istedikleri kişileri temsilci olarak seçebilme ve istemedikleri takdirde görevden alabilme hakkına sahip bulunmalarını güvence altına alan bir politik mekanizmadır. Buna göre, demokrasi bireylerin seçme ve seçilme hakkını kabul eden, tüm dini ve kültürel ortamlara uygulanabilir akıcı, esnek, dinamik bir yönetim tarzıdır.

    İslam ve demokrasi kavramları, bazılarınca birbirini dışlayan kavramlardır ve hatta birbirini yok eden mekanizmalardır; dolayısıyla onlara göre ya İslam vardır, ya da demokrasi. Yani İslami bir demokrasi pratikte mümkün değildir. Bu iddiaların temelinde, demokrasiyle sekulerligi özdeş sayma hatası yatmaktadır. Oysa sekulerlik, ya da sekulerleşme ile sekulerarizm arasında önemli fark vardır. Sekulerleşme; genel olarak rasyonelleşme, endüstrileşme, kentleşme, bilimselleşme ve demokratikleşme süreçlerini içerirken, sekulerizm ise din karşıtı bir ideolojidir. Diğer bir değişle, sekülerizm, yukarıda sayılan süreçlerin bir kısmını taşımakla birlikte kendi felsefi ve ahlaki ilkelerini dini ilkeler yerine ikame etmek isteyen din- karşıtı “izm” lerden birisidir. Sekularizm, her zaman rasyonelleşme ve demokratikleşme ilkelerini taşımayabilir. Saddam rejimi seküler bir rejimdi ama, demokratik bir rejim değildi. İngiliz rejimi demokratik bir rejim ama ayni zamanda dini bir rejim de.

    Bu ayrımı dikkate alarak yaklaştığımızda, Said Nursi’nin; rasyonellik, kentleşme, endüstrileşme, bilimselleşme ve demokratikleşmeyi onayladığını, İslamla bunların çelişmeyeceğini düşündüğünü söyleyebiliriz.

    İslami Gelenekte Kur’ani Anlama Yöntemleri
    Said Nursi’nin, özellikle demokrasi konusundaki bakış açışını incelemeye başlamadan önce, onun genel olarak Kuran’ı yorumlama biçimine kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

    Bilindiği gibi, Kur’an Allah’tan(C.C) Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygambere belli aralıklarla indirilmiş bir vahiy metnidir. İçinde anlamı tevil ve tefsire gerek duyulmayacak kadar apaçık (muhkem) ayetler olduğu gibi, tevil ve yeniden yorumlamaya gerek olan anlamı gizli (muteşabih) ayetler de vardır. Muteşabih ayetlerin nasıl anlaşılması konusunda İslami gelenekte geniş bir zenginlik ve çoğulculuk vardır; farklı eğilimleri bulmak mümkündür. Burada gerçekten metnin zahirinden ziyade derinliklerinde keyfice anlam arayan İsmaili Batıniliğinden, Farabi felsefesine, çeşit çeşit Ibn-i Rusdculuge, Ibn-i Arabi tasavvufuna kadar adeta sınır tanımayan filozof ve mutasavvıflardan; metnin zahirinden hiçbir şekilde sapmak istemeyen ve herhangi bir tevil ve tefsire başvurmayı dinin tahribi olarak gören aşırı literalist akımlara; bu iki aşırı uç arasında belli akli ilkeler çerçevesinde Kur’ani anlamaya çalışan Maturidi - Eşari ve belli ölçüde Caferi çizgide ilimli alimlere kadar çok geniş bir yelpaze vardır. Bu yelpaze içinde Said Nursi’nin yerini, modern çağın ihtiyaç ve bilgi seviyesini dikkate alan ve bu nedenle hem felasife geleneğinin meşşai ve israki eğilimlerinden, hem de teorik ve pratik tasavvufun tüm zenginliklerinden ve esnekliklerinden geniş ölçüde yararlanan Maveraünnehr – Osmanlı – Maturidiciligi ’nin modern yeniden yorumlanması şeklinde düşünmek mümkündür.

    Said Nursi’nin Kur’an’ı Anlama ve Yorumlama Yöntemi
    Said Nursi, dinsel ve kültürel coğulculugun baskın olduğu bir toplumun üyesiydi. Özellikle onun da bağlı olduğu Maveraunnehr – Osmanlı - Maturidi geleneği dinsel, kültürel ve etnik coğulculuğun temel yapı olduğu bir gelenekti.

    Bu geleneğin modern çağa uygun yeniden üretilmesi misyonunu üstlenen Said Nursi’nin tüm yaklaşımları ve içtihatları da doğal olarak kültürel ve dinsel çoğulculuk eksenli olacaktı. Bu yönüyle onun tezleri ulusçu bir toplumda gerçekten zor anlaşılır ve kabul edilebilir tezlerdi.

    Yasadığı realiteden hareketle Said Nursi; Kur’an’ı kültürel, dinsel ve etnik çoğulculuk eksenli okumuş ve yorumlamıştır. Mesela: ‘Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanlari dost edinmeyin’ (Maide/51) ayetini tefsir ederken hareket noktaları son derece ilginçtir. Ona göre:

    1- Öncelikle, ayet’in anlamı apaçık olmalıdır, oysa bu ayet tevil ve yoruma açıktır.

    2-İlgili ayet “umumi” değildir, “mutlak”tır; mutlak, sınırlanıp kayıtlanabilir, zaman büyük bir müfessirdir, kaydını ve sınırını ortaya koyduğunda ona kimse itiraz edemez.

    3-Buradaki “illet”, yani dost olmama nedeni, sadece Yahudilik ve Hıristiyanlık sıfatlarıdır. Yani, kişinin sadece, dostluğunu Yahudi ve Hıristiyan olmasına bina etmektir; oysa insanda başka çok sayıda vasıf vardır, o güzel vasıflarından dolayı dost olmakta bir sakınca yoktur.

    4-Islamiyet Muslumanlarin ehl-i kitapla evlenmesine izin vermiştir, evlilik sevgi üzerine kurulan bir ilişkidir, eşi Hıristiyan veya Yahudi olan bir Müslüman’ın elbette onu sevmesi tabiidir.

    5-Her Müslüman’ın tüm sıfatları müslümanca olmayabileceği, her müslüman olmayanın tüm sıfatları da kafirce değildir, müslüman olanların bazı sıfatları kafirce olduğu gibi, müslüman olmayanların bazı sıfatları da müslümanca olabilir. Bir gayr-i muslimin müslümanca olan bir sıfatını sevmek, taklit etmek, sanatını almak neden caiz olmasın?

    6-Her cağın ilişkileri, kavramları cağının ruhundan etkilenir, cağın genel karakterinden anlam kazanır. Hz Peygamber döneminde büyük bir dini inkılâp gerçekleşti. Tüm zihinler dine kilitlendiğinden sevgiler, düşmanlıklar, dostluklar din eksenli idi. Böyle bir ortamda müslüman olmayanlara sevgi ve ilgiden, doğal olarak bir nifak kokusu gelirdi. Ancak cağımızda egemen olan ilişkiler din merkezli değil, ekonomik, politik, ve bilimsel merkezlidir. Cağımızda tüm zihinler dünyasal gelişmelerle ilgilidir. Zaten Hıristiyan ve Yahudiler de geniş ölçüde dinlerinden uzaklaşmış, daha ziyade ekonomik ve bilimsel gelişmelere öncelik vermektedir. Dolayısıyla, onlarla dost olmak dinsel-merkezli değil ekonomik, politik ve bilimsel dostluktur. Ekonomi, politika ve bilim alanlarında dostluklar kurmak ise dünyanın imarı ve gelişmesine çalışmak ve küresel sulhu sağlamaktır, bu ise neden yasak olsun?

    Said Nursi’nin ilgili ayeti bu şekilde tefsir etmesi günümüzde farklı din mensupları arasında diyalog faaliyetlerinin dini kaynaklarından biri olmuştur. Bu tefsir sayesinde Müslümanlar Batı’da ciddi açılım imkanları bulmuşlardır. Bu açılım giderek hem yaygınlaşmakta ve hem de derinleşmektedir, belki de bu tefsir tarzı küremizde ‘medeniyetler çatışması’ değil ‘medeniyetler uzlaşması’nı doğuracaktır.

    Said Nursi teolojik insan hürriyeti yorumunda da yine Maveraunnehr-Osmanlı- Maturidi geleneğine bağlıydı. Cenab-i Hakk’ın kudret ve iradesine bir sınırlama getirmeden insan hürriyetini teolojik açıdan güvence altına alan Gelenbevi- Muhammed Izmiri- Taftazani- Sadrusşeria çizgisiyle uyum içerisindeydi. Ancak genel eğilimden farklı olarak Said Nursi, çağının gelişmelerini de dikkate alarak insan hürriyetini ahlak, politika ve dini, iç tecrübe bağlamında önemli ölçüde derinleştirmiştir. Hatta insanın tüm dini inkişafını sahip bulunduğu hürriyet derecesiyle özdeş sayacak kadar hürriyeti önemsemiştir. Ona göre hürriyet imanın bir hassasıdır, zira, “rabıta-i iman ile sultan-i kâinata hizmetkâr olan adam başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi şefkat-i imaniyesi bırakmaz”.

    Said Nursi’ye göre demokrasinin İslam toplumunda uygulanabilirliği
    Said Nursi’nin düşüncesinde demokratik sistemin Müslüman toplumuna uygulanabilirliğini belirleyebilmek için demokrasinin teolojik, ahlaki ve hukuki temellerini belirlememiz gerekir. Burada ilk olarak Said Nursi’nin teolojik felsefesinde ‘mülk’-‘melekût’ ve ‘tekvini yasalar’-‘şer’i yasalar’ ayrımını incelemememiz gerekir.

    Mülk - Melekût Ayrımı
    Said Nursi’ye göre “alem-i mülk” hukuk, ahlak ve eylem alanıdır, “âlem-i melekût” ise itikat ve tevekkül alanıdır. Mümin, Allah’ın sonsuz gücü, ilmi, iradesi ve hikmeti olduğuna inanmak durumundadır. Allah, her şeyin yaratıcısı, rızk vericisi, düzenleyicisi ve rabbidir. Cenab-i Hak her an faal ve kayyumdur, o asla unutmaz, uyuklamaz, gaflete düşmez.

    Ancak Cenab-i Hak hikmeti gereği bir de bu mülk âlemini yaratmıştır. İçinde yaşadığımız dünya âlem-i mülktür. Özellikle insana mülk âleminde diğer varlıklardan farklı olarak önemli bir özerk alan vermiştir. O özerk alanda insan tamamen serbesttir. Ayni şekilde âlem-i mülk’te her şey rasyonel bir şekilde isler. Çünkü bu dünyada Cenab-i Hakkin hikmeti geçerlidir, her şey belli bir sebebin neticesidir; doğa kanunları, beşeri hukuk sistemleri, ahlak sistemi, ekonomik ve politik kanunlar bağımsızca isler. İnsanlar irade ve akil sahibidirler, dolaysıyla yaptıklarından hem ahlaki olarak hem de hukuki olarak sorumludurlar. Allah’ın kudret ve ilminin her şeyi kuşatmış olması, insanların eylem alanlarını sınırlamaz ve secim imkânını ortadan kaldırmaz. İnsan kendi özgür iradesiyle serbestçe alternatifler arasında secim yapar ve yürürlüğe koyar. ‘Yaptığım şeyi Allah biliyordu ve irade ediyordu’ demenin hukuki, ekonomik, politik ve ahlaki bir değeri yoktur. Çünkü Cenab-i Hak sadece insana bir taraftan akil ve irade vermiş, öbür taraftan da onları destekler, aydınlatır tarzda vahiy göndermiştir ve ekonomik, politik ve kültürel alanda kendi düzenini kendisinin kurmasına imkân tanımıştır. Aklin ve vahyin kılavuzluğunda siyasal ve ekonomik bir düzen kurarsa onun olumlu sonuçlarından hem bu dünyada hem de öbür dünyada yararlanacaktır; akil ve vahyin ilkelerini dikkate almadan kaba hayvansal içgüdülerinin egemenliğinde düzenler kurarsa onun politik, ekonomik ve sosyal sonuçlarını da olumsuz olarak yine kendisi yüklenecektir.

    Öte yandan politik alanda egemen olan insandır. Hâkimiyet insana aittir. Bu, hukuki alanda insanin mülk sahibi olması gibidir. Tüm kâinatın Allahın mülkü olması, nasıl ki hukuk önünde insanin mülk sahibi olmasına engel değildir, sahip olduğu mülk üzerinde tasarruf yetkisi vardır, politik alanda da insanin hâkimiyet sahibi olması, Allah’ın hâkimiyetiyle çelişmez. Kişi sahip bulunduğu insanlık özelliğine dayanarak istediği kimseyi serbest iradesiyle temsilci olarak ya da devlet başkanı olarak seçebilir, hoşuna gitmediği zaman da görevden uzaklaştırabilir.

    Bu yaklaşımdan hareketle sunu söylememiz mümkündür. İnsan aklin ve vahyin öngördüğü evrensel adalet, hakkaniyet, refah, insan haysiyetinin olumlu yönde iyileştirilmesi gibi ilkeleri gerçekleştirecek ortak bir politik düzen kurmak zorundadır. Kur’an ve sünnette bu düzenin kesin tanımı yapılmamış, doğrudan insan aklına havale edilmiştir. İnsanoğlunun bugüne kadar geliştirdiği rejimler içerisinde demokratik rejim, adalet, hürriyet, ekonomik ve sosyal gelişme için en uygun sistemlerden biridir.

    Tekvini Yasa – Şeri Yasa Ayrımı
    Said Nursi’nin diğer başka ilginç bir ayrımı da “tekvini - şeri yasa” ayrımıdır. Bu ayrım, demokratik rejimin teolojik ve ahlaki temelleri için son derece önemlidir. İlgili yaklaşıma göre Cenab-ı Hakk ’ın kâinatta iki çeşit yasası vardır, biri tekvini diğeri şeri. Şeri yasa bildiğimiz vahiyle gelen yasalardır. Namaz, oruç, zekât vs gibi. Tekvini yasa, şeri yasaya göre kapsam ve mertebe bakımından daha geniş ve derindir. Tekvini yasa, inanan inanmayan ayrımı yapmaz, herkes için geçerlidir. Mesele şefkat böyle bir ilkedir. Bu ilke tüm canlılar için geçerlidir. Said Nursi’nin verdiği örneğe göre, şefkat ilkesine uymayan bir çocuk bir kuşu öldurur, bu ilkeyi çiğner, sonra bir yerden düşer başı kırılır ve cezasını çekmiş olur. Ayni şekilde bir kaplan, kendi doğal ve helal rızkı olan olmuş hayvanlarla yetinmez, canlı bir ceylanı avlayıp yedirirse, bir avcının kurşununa hedef olur cezasını çeker.

    Disiplinli çalışma ilkesi de tekvini bir ilkedir. Mesela bir inanan bu ilkeye riayet etmez, tembellik yaparsa, bunun cezası olarak sefalete düşer; buna karşılık bir inançsız adam bu ilkeye riayet eder disiplinli şekilde çalışırsa, ekonomik refahını arttırır, mülk sahibi olur ve mümini emrinde çalıştırır. Çünkü çalışmanın sonucu refah ve zenginlik, tembelliğin karşılığı ise sefalettir.

    Politik alanda adalet, istişare gibi ilkeler toplumdan topluma değişmeyen evrensel ilkelerdir. Kur’an’da ‘Allah adaleti emreder.’ denilerek mevcut olan bir yasanın harekete geçirilmesini emredilmektedir. Yoksa adalet vahiyle birlikte ortaya çıkan bir ilke değildir. Ayni şekilde ‘tüm isleri onlarla istişare et.’ emri de vahiyden bağımsız evrensel tekvini yasaya dâhil olan bir politik sorumluluktur.

    Bu yasayı hayata geçiren toplumlar insan hak ve hürriyetini, ekonomik ve sosyal güvenceyi, bireyin seçme ve seçilme hakkını, öğrenme ve öğretme hakkını, kazanma ve harcama hakkını güvence altına alacak bir politik organizasyon kurabilir ve böylece bireylerin potansiyel enerjilerini aktif hale getirmeyi başarır, böylelikle toplumlarının refah ve mutluluğunu arttırabilirler; buna karşılık bu ilkeleri dikkate almayan toplumlar, adı Müslüman da olsa otokritik güçlerin elinde tüm enerjilerini heba edebilirler.

    Hukuki Temelleri
    Kur’an’ın ruhundan süzülmüş İslam’ın en üst ilkeleri, can ve mal güvenliği, nesil, din ve akıl güvenliğidir. Bu ilkeler yüzlerce ayet ve hadisin ruhundan sağılmış ilkelerdir. Bunlara usul dilinde ‘makasid-us şeria’ denilmektedir. İslam ’ın ulaşmak istediği temel hedeflerdir. Tüm içtihatların ve düzenlemelerin bu ilkelerle uyumlu olması gerekir. Bu ilkelerden biriyle çelişen herhangi bir içtihat ya da politika geçersizdir.

    Bu ilkeler çerçevesinden bakıldığında bireylerin can ve mallarını, nesil ve nefislerini, din ve akıllarını optimum ölçüde güvenceye alacak yönetim biçimi hangisiyse Müslümanların onu kabullenmeleri gerekir.

    Günümüz şartları içinde bireylerin ilgili değerlerini en etkili tarzda güvence altına alabilecekleri yönetim biçimi şüphesiz Demokrasi ’dir, dolaysıyla müslümanların politik sistemleri de demokratik olmalıdır.

    Yukarıdaki ilkeler evrensel ilkelerdir, bu ilkelere paralel başka alt ilkeler de mevcuttur. Said Nursi’nin dikkat çektiği ilkelerden en önemlileri icma-i ümmet, efkâr-i amme ve maslahat-i mursele ilkeleridir. Hanefi mezhebine göre bir meselede Müslümanların çoğunluğunun ittifakı, icma’ın gerçekleşmesi için yeterli sebeptir. Böyle bir durumda ittifak edilen konuyu toplum olarak yürürlüğe koymamak Kur’an’ la belirlenen bir emri yürürlüğe koymamak gibidir.

    Bu ilkeden hareketle, şayet Müslümanların ekseriyeti (bazı müçtehitlere göre o sınırlar içinde yasayan gayr-i Müslimler de dâhil tüm sakinler) mesela politik rejim olarak parlamenter demokrasiyi arzu ediyorlarsa böyle bir durumunda bu talebi yerine getirmek ayni zamanda dini bir vecibedir.

    Diğer hukuki ilkeler, maslahat-i mursele, istihsan ve örf ilkeleridir. İlgili ilkeler, toplumun yararına olan şeylerin hukuken de meşru olduğunu ifade eder. Şayet bir konu da Kur’an ve Sünnette açık bir hüküm yoksa ve yeni durum toplumun yararına ise yine o Kur’an ve Sünnette emredilmiş gibi, dini bir meşruiyet kaynağıdır. Çünkü Hz Peygamber, ‘Müminlerin güzel gördüğünü Allah da güzel görür’ buyurmuştur. Ayni şekilde başka bir hadisinde ‘Ümmetim sapıklık üzerine ittifak etmez’ diyerek ümmetin ittifakını meşru bir kaynak olarak değerlendirmiştir.

    Bu Hadise göre toplum politik sistem olarak demokratik sistemi benimsemiş ise o sistem ayni zamanda Allah’ın rızasına uygun sistemdir.

    Sonuç olarak Said Nursi tarihin küreselleşme yönündeki akışını çok önceden görmüs, dünyada ortaya çıkacak çok kültürlülük olgusuna Kur’ani bir meşruiyet kazandırmıştır. Ayni zamanda farklı din mensupları arasındaki diyalogun kapılarını açmıştır.

    Nur hareketi ve hareketin kurucusu Said Nursi hakkındaki bu analiz, Risale-i Nur Külliyatı; özellikle; Barla – Kastamonu ve Emirdağ Lahikaları ve Hutbe-i Şam’iye incelenerek ve taranarak yapılmıştır. Bu analizde, Pennsylvania sakininin ve cemaatinin, Said Nursi’yi, doğru olarak anladıkları ve temsil ettikleri kabul edilmiştir.

    Bu analizle birlikte, Pennsylvania’dan yapılan açıklamalara yükseltilen tepkiler manasızlaşmaktadır.

    Rabb’imizin bize uygun gördüğü DİN’den başka her türlü nizamı reddeden ve VAHY’den gayrı İTAAT EDİLECEK BİR OTORİTE TANIMAYAN biz HANİF’lere ters ve tuhaf gelse de;

    Globalizmi ve Demokrasi’yi kendilerine DİN olarak seçmiş bir ideolojik hareketten sadır olan açıklamalar yerindedir ve hareketin ruhunu yansıtmaktadır.

    Esselamu ala menıttebeal huda …

    08.06.2010 / 2 ( 01.49 ) / İncirli / ANKARA

    /

    “Bazıları dünyayı olduğu gibi görür ve ‘niye’ der.
    Ben ise olması gerektiği gibi görür ve ‘niye olmasın’ derim” …. (BKY)

    NİYE BÖYLE BİR AÇIKLAMA YAPMASIN Kİ? (nin açıklaması)

    Yorum tarafından S&B — Haziran 8, 2010 @ 2:02 pm

  17. Bak koçum,

    Sana daha önce de sormuştum sanıyorum “buradki yazıları o hocalarının, mürşidlerinin abilerinin her kimlerse sitelerine kes yapıştır yapıyormusun diye.

    Ama sabırla, bu buranın sahibine ve kendine saygısızalığına göz yumdum, şimdiye dek..

    Sen kes yapıştır makinesimisin, robotmusun evladım? Ne diyor adam yazıda? Neresine katılıyor neresine katılmıyorsun? Ya bu yazının? “biz bilmezük abimiz bilir” diyorsan burası sana göre değil. Bana düşünebilen, fikirlerini kendi kelimeleri ile ifade edebilen bireyler lazım. Bir fikrin varsa söyle.

    Kimse bu abin söyle kendisine:

    Yazısına (pardon tebliğine) ukalaca ve yanlış bir tespitle başlAMIŞ vatandaş..Pennsylvania’ya verilen tepkiler bu yazıda olduğu gibi gayet ölçülü ve saygıda kusur etmeyen cinstendi. (her biri “Hocaefendi” diyor, ilmnine hizmetlerine İslam’a hamiyyetindne takdirlerine ilaveten duydukları ızdırabı ifade ediyordu en fazla) .

    Burası afiş yapıştırma panosu değil!

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 8, 2010 @ 3:46 pm

  18. s.a.

    Şehit El-Balavi ve “Türk eşi”

    Atatürk Mevlidi

    gibi yazılarınızın linkini girdiğim birkaç sitede verdim.
    Her yazınızın linkini vermiyorum, sizin sitenizede her yazıyı göndermiyorum.
    Güzel Abim; Demek ki kes yapıştır makinası değilmişim.

    Fikirlerim yazılara uygun olduğu için ayrıca kelam etme gereği duymuyorum. Ayrıca yazıda hakaret yok, sebeb tespiti var, yanlış tespit yapılmış olabilir ama hakaret yok başlık ağır kaçmış içersinde birkaç cümle onur kırıcıymış diye bilirsiniz ama ölüm döşeğinde yatan insanların ardından söylenen sözlerde hiç hoş değil zaten sizin yazınızda bu yüzden yazılmış zannımca ve

    ayrıca bizim yazımızda bize göre bu arkadaşlar; akidelerine zulm bulaştırmamış, tağutu ve kulluğunu reddetmiş, kulluğu yalnızca ve sadece Rabbülalemiyn’e has kılmış muhavvidler midir ? sorusuna mütakip cevabının tesbitidir. Bunlar birbirleriyle bağlantılı konular değilmidir?

    /

    Bizim içimizden de o gemide olan bayağı çok kardeşlerimiz var, ağır yaralı bir kardeşimizde halen hastenede yatıyor ve bu süreç içersinde,
    Mucahidlerin amellerinin üzerine gazete de röportaj verip “otorite” “izin alsaydı” “İHH tanımıyorum” “politik” gibi sözler söyleyen birisinin ahlakını veya inceliğini benim gibi sıradan vatandaşla mukayese ediyorsanız bence daha baştan hata yapıyorsunuz güzel abim.
    Hoca efendinin duyduğu “ızdırabı” ifade ediyorlardı demişsiniz demeki bence yanlış tesbit yapmışlar, bakınız yukarıdaki yazım.

    Kendime şu soru soruyorum

    NİYE BÖYLE BİR YAZI YAZMAYAYIM Kİ…

    Selametle…

    Yorum tarafından S&B — Haziran 8, 2010 @ 4:54 pm

  19. Bak Kardeşim,

    1.Burası benim not defterim. Veya bir kişisel blog, kamu malı değil. Maddi kazancı da yok, sağladığı itibar falan da yok. Başka yere link verdiğinde bana karı vermediğnde zararı yok.

    2. Buraya “yorum kuralları” diye bir liste koymamam insanlara saygımdandır.

    3. Buraya bir kaç isimden çok sayıda ve çok uzun yazılar yapıştırdın. Yazdığın yorumdan rütbe-i aklın ve adalet, muhakeme kaabiliyetinin bunun ne demek olduğuna karar verecek mertebede olduğu anlaşılıyor.

    4. Bu son yorumundan ilk olarak bunu anlama fırstam oldu. Neden o zaman kendi tenkidini, takdirini veya yergini ifade etmek yerine başka abilerin destan gibi yazılarını buraya yapıştırıyorsun?

    5. “Hocaefendi’nin duyduğu ızdırabı” demedim, onun sarfettiği sözlerden dolyı duydukları ızdırabı dedim. Kimsenin ahlakını kimseyle kıyaslama da yok. yanlış anlamışsın . Ama konu muhteva değil usül ve adab burada.

    Allah’a emanet ol.

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 8, 2010 @ 5:21 pm

  20. s.a.

    Usul, uslüp, edep ve adabsızlığımızdan dolayı çok özür dilerim.

    Rabbime bizleri uyaran iyi abileri karşıma çıkardığı için şükrediyorum.

    Selam sevgi saygı ve muhabbetle…

    Yorum tarafından S&B — Haziran 10, 2010 @ 8:43 am

  21. Estağfurullah. Insanların Allah’ın bahşettiği akıl, vicdan ile ürettikleri özgün düşünceleri “ünlü” abi ablalarınkinden daha fazla ilgimi çeker. Genel olarak “beynini kiraya verme” tabir edilen olguya tekisel yaklaşırım. Hakikat hiç bir faninin tekelinde değil. Son olaylar da bir daha teyid etti: Düşmez kalkmaz bir Allah.

    Muhabbetle

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 10, 2010 @ 11:32 pm

  22. Hocaefendi haklıymış… “Siyasi otorite” İsrail’den izin alınarak Gazze’ye her türlu yardım rahatlıkla ulaştırılabiliyormuş http://www9.gazetevatan.com/israille-sikinti-yasamadik/310506/1/Gundem Demek Furkan’lar boşa ölmüş… Hocaefendi konuşunca susmak belki de daha uygun olur demiştim, ama sadece biz değil Vatan’a açıklamada bulunan bu gibi zevat da susmalı. Vicdanlı liberaller bile daha gerçekçi şeyler söylüyor. Daha bugun yazmıs Emre Aköz Gazze’ye sadece 97 çeşit malzeme girebildiğini ve eklemiş büyük bir süpermarkette bile 15 bin çeşit mal olduğunu… http://sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/06/11/israil_sadece_97_cesit_mal_gazzeye_girebilir

    Yorum tarafından Leyla — Haziran 11, 2010 @ 11:41 am

  23. “Bu süreçte İsrail’le hiçbir diplomatik sıkıntı yaşamadık. Çünkü usulümüz prosedürlere uygun ve meşrudur” (Kimse Yokmu sözcüsü)

    ***
    Anlamayan varsa bu “IHH gayri meşru işler yaptığı için başına bu geldi. Onların usulü de ‘uygun ve meşru’ olsa idi başlarına hiç bişeycik gelmezdi” demeye eşdeğerdir. (UYGUNLUK ve MEŞRUIYET kelimelermiz, düşünün lütfen bunları)

    Ki bunu daha önce en yetkili ağızdan, ve oraya en yakın bir çok ağızdan duyduk. Hem de defalarca. (Bkz örneğin: Zaman Müçtehidi’nin fetvası: Güç caiz kılar)

    Evet, artık Cemaat doktrini açık ve seçik ilan edilşmiştir:
    “might makes right” (güç caiz kılar). Hakim güze direnmek eblehliktir. Bizim geldiğmiz noktada o “direnenlerin” rolü yoktur bilakis…
    (itidalin, ataletin nelere muktedir olduğu bilgeliğine erişmiş kardeşleri bir sebep-sonuç muhakemesi yapmaya , “Mavi Marmaralarda, Gazze’de, Ramallah’ta, Lübnan’da, Afganistan’da o kanlar akmasa idi acaba bizim cemaatin içerde ve dışardaki konumu ne olurdu” sorusu üzerinde düşünmeye davet ederim). Bu “başarıya” nasıl ulaşıldı?

    Artık o Rasulallah (sav) , sahabenin çektiği eziyetler, cihadları anlatıldığında gözlerinde yaşlar boşalan Hoca’nın yerini soğukyürekli hesabi bir Mayavelist almış olmalı.

    Bu konuda 3 yazı daha yazdım son günlerde, ilkeyi, verileri güdüldüğü varsayılan siyasi stratejiyi tahlil eden. “Gene “söylediklerim için pişman olduğum çok oldu ama söylemediklerim için asla” sözü aklıma geldi. Ve Hakan Albayrak’ın “hepimiz susalım, beraber daha çok yol yürüyeceğiz. Bitbirimize bakacak yüzümüz olsun” çağrısından etkilendiğim için yayınlamadum.

    Ama bu Cemaat yayınlarındaki arkadaşlar “illa da bizim ki doğru, susmak yetmez kayıtsız şartsız teslim olun; iyi polis kötü polis e de razı değiliz. Bilgeliği, fersaetin, basiretin erdemin bizsimö tekelimizde olduğunu kabul edin ” diyorlar. En az 4 yazı var Zaman’da bu mealde. Hiç birinde de esas mevzuya girilmiyor. Sadece siz duygusalsınız, aptalsınız, tek derdimiz Filistin mi “vb deniyor. Araya “Iran” sıkıştırıluıyor en az birinde! Geçmişte “bu Filişstinliler bizim Deniz Gezmiş gibi teröristleri eğittiler.. bunlara acımayın.." mealinde Islami olmayı bıreakın evrensel ahlakı ihlal eden jurnallemeler de sıkıştırarak

    Korkarım bunu hasraltı etmek imkansız. Fay hattı bütün cesameti ile ortaya çıkacak yakında. Dün Sülü'yü evliya ilan eden "pragmatik cemaat", yarin, CHP'nin Alevileri'nin yerine kiraya verilirse beni şaşırtmaz. Ben çok önce öğrendim nefsin nelere kadir olduğunu pek çok müşahhas tecrübeler ile. 28 Şuybat'ın muataplarının, zalimlerine " Bu Akepe 28 Şubat'ınm rvanşını alıyor" dediğni duyan kulakları ne şaşırtabilir ki?

    Not: Leyla Hanım'ın yorumu üzerine iki satır cevap yazmaya niyetlenirken o "yazıp ta yayınlamadıım" dediğim 3 yazıdaki fikirlerin bir kısmını serd etmiş oldum bu yorum veya yazıya hamiş ile. . Provokasyon Leyla Hanım' değil bizatihi muhatap abilerden. Dedim ya" tahrikten başka her şeye direnebilirim".

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 11, 2010 @ 7:31 pm

  24. *Hükümet Aydın Doğana ceza kesmesine sebeb olan RTÜK kanunundaki yabancı payını %25 den %35 çıkarıyor böylece AYDIN DOĞAN kurtuluyor, Aleks
    Şpigel İsrail firmasınında ortaklığını sağlamlaştırıyor.

    Mavi marmara gemisınde bizleri öldürdün, al buda sana ödül..

    Bizde mavi marmara mitingleriyle, tv sohbetleriyle oyalanıyoruz…

    ALLAH İÇİN DUR DİYECEK YOK MU?

    Yorum tarafından S&B — Haziran 18, 2010 @ 9:56 am

  25. Son %35e indi diye duymuştum ama halen %50 imiş, değişmemiş. (yabancı payı %50 ye çıkıyor)

    Yorum tarafından S&B — Haziran 18, 2010 @ 10:32 am

  26. Şeytanın yerlisi yabancısı fark eder mi ki? Ben Petrol Ofis yerine BP veya Shell’i tercih ediyorum örneğin. Mavi Marmara konusunda en can alıcı yazıları yazan bir Ingiliz (Robert Fisk); çok uzun en yalakalar listesinde bizimkiler de var. Sanıoyorum bir yazıda bahsettim. Küçük bir Belçika yazılım firması Israil’den gelen büyük bir iş teklifine “biz ırkçılarla iş yapmayız” cevabı veriyor.

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 18, 2010 @ 3:51 pm

  27. Fark eder Normalde yerlisi daha tehlikelidir, çünkü münafık bizden görünür… yaptığı kötülüğü bile bazen fark edemezsiniz.

    Aydın Doğandan bahsediyorsak ?!? dikkatli olmamız lazım, A doğan çok büyük bir vergi cezasından kurtulacak, kim ister onun bu cezadan kurtulmasını, belki bu ceza yüzünden TV lerini satacaktı, gazetesini satacaktı,

    Aleks Şpigel İsrail firmasının ortaklığı tescillenecek, yabancı firma %25 ne işime yarar deyip ortak olmaktan vaz geçecekti. şimdi %50 ye kadar izin verilecek ve şirki belkide alenen yönetecek.

    RTÜK bu yeni kanunla cezaya muhatap olan aydın doğanı beraat ettiriyor çünkü yeni çıkan kanun muhatabın lehineyse kararda lehine çıkar…

    NEDEN MAVİ MARMARADAN SONRA BU TELAŞE…

    Yorum tarafından S&B — Haziran 18, 2010 @ 5:17 pm

  28. Söz ticaret ve siyaset olduğuna göre Israil’e destek olan firmaları boykot konusunda herkesi daha şuurlu davranmaya çağırıyorum bir kere daha:

    En azılı Siyonist firmalar (kişisel bilgilerimden)

    -Starbucks
    Marks and Spencer
    Estee Lauder
    Diğerleri burada:

    http://bekirlyildirim.wordpress.com/2009/01/05/israili-boykot-mazlumlar-icin-yapilabilecekler-yeniden-ve-yeniden-ve/

    ve şurada:

    http://bekirlyildirim.wordpress.com/2006/08/03/israili-boykot-mazlumlar-icin-yapilabilecekler/

    Yorum tarafından Bekir L. Yildirim — Haziran 18, 2010 @ 6:46 pm

  29. Hoşuma gitti “ne şiş yansın ne kebap” tarzı yorumcuğunuz. Laik maik seküler addettiğiniz tiplere saldırırken kullandığınız yılansı dil cemaate ve fethullahhocafendiye gelince nasıl da nazikleşiyor, nasıl da suyuna doğru gitmeye başlıyor:)) Ah Ah!! Kimyanız bozuldu dengeleriniz şaştı değil mi? Amerika’larda otururlar, aldıkları nefes bile siyonizme kazanç sağlar ama isyan ederler değil mi blogcuklarında, villalarında… Allah akıl fikir versin size ne diyeyim!!!

    Yorum tarafından Tahsin Kahraman — Ağustos 9, 2010 @ 8:59 pm

  30. Aynı şeyleri fethullahocafendi değil de sevmediğiniz, düşman addettiğiniz biri söyleseydi de görseydik cümbüşü:)) Ama yemezler değil mi, işin ucunda varlığını koruma kaygısı var, çok insani tabii anlıyorum sizin de bir boşaltım sisteminiz falan var herkes gibi. Ama tutarlılık, omurgalı olmak çok zor değil mi emperyalizm çağında. Neyse bir tövbe çek geçer belki.

    Yorum tarafından Tahsin Kahraman — Ağustos 9, 2010 @ 9:03 pm

  31. 29-30;

    Egoya gel egoya.. Yakında patlayacak.

    Yorum tarafından maestro — Ağustos 10, 2010 @ 10:17 am


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

The Rubric Theme WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 94 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: