Meraktan çatlayanlar için: Fikrimde değişiklik yok. Gavurun ‘nature and nurture’ dikotomisi veya `nature or nurture’ dilemması ‘nda nature yani DNA ‘yı işaretliyorum. “Şöylesine zalim, küffar, harami idi ama hidayete eriştikten sonra melek oldu” menkıbelerini insanların menkıbe ihtiyacı ve hayal gücü ürünü olduğunu düşünenlerdenim. Bunları başlangıç hakikati olarak alırsanız teorimi baştan çürütmüş olursunuz. Çevre sizi iyi veya kötü yapmaz: genleriniz yapar.

Son zamanlarda sıkça maruz kaldığımız, ayakları, kuyruğu kesilmiş kediler, köpekler haberlerine verdiğiniz duygusal, düşünsel tepkiler nasıldır? Peki, hayatınızın her hangi bir döneminde farklı mi idi tepkileriniz? Bunu sonradan hidayete ermiş, gerçeği keşfetmiş, belirli felsefeler, akımları benimsemiş yani büyük kişisel değişim geçirmiş olduğunu düşünen herkes cevaplayabilir. Bunlardan biri olarak benim cevabim: Hayır. Ancak hayatınızın muhtelif dönemlerinde bazı hassasiyetler öne çıkmış , bazıları arka plana düşmüş olabilir. Magazin (pardon belgesel) severlerin çokluğundan ötürü (sizi kast etmiyorum tabii ki) aşina olduğunuz, bilimsellik iddia etmeyen, münferit bir örnek daha: Gazete yazılarında “geçmişte sosyalisttim, Ecevitçi idim, idealist laikçi idim, Kemalist idim, hedonist idim…ama şimdi” diyen şu karakterin (nam-i diğer #kahverengiburunlubeyazeskikaptan) hiç bir zaman farklı bir şey olduğuna inanan var mı?

Sonuç: Ne dinler ne felsefeler’ ideolojiler, yandaşlıklar, grup mensubiyetleri sizi iyi veya kötü yapar. İnanmıyorsanız, birazcık zahmete girip gözlemleyin kendi istatistiklerinizi tutun: Yolsuzlar, hırsızlar, vurguncular, bildiğiniz riyakarlar veya en güzel ahlak emareleri sergileyenler herhangi bir inanış, felsefe, ideoloji, parti vs kimlikleri ile örtüşüyor mu? Daha açıkça, “adam/kadın iyidir çünkü namazında niyazında, cünkü Yahudi, Katolik, dinsiz solcu Budist… diyebilir misiniz? Kendinize dürüst olun mümkünse.

Şahit sizin.

Bu kadar. Tweete sığmadığı için burada.

“Dünyanın en saygın okullarından biri” nde, hop trinam trinam

Eylül 29, 2012 Geliştirici: Bekir L. Yildirim | Düzenle

Boğaziçi Üniversitesi “dünyanın en saygın okulları arasında yer alan” imiş.
– Kime göre?
Habere göre. Hem de kocaman resmi var iddiaya delil sunarcasına:

-Neye göre? Kaç tane çığır açan, hatta açmayan ama peer-reviewed bilimsel dergide makale yayınlanmış, kaç tane patenti var?
-No comment.

Ama önemli değil bunlar. Bi kere çok çağdaş bir üniversite olduğu su götürmez. O kadar çağdaş ki bir kaç yıl önce okuldaki bir “folk-fest”‘te (halk oyunları şenliği biz cahil Türkler için) ekiplerin birinin başlarındaki yazmalar çıkarılmış (mı idi men mi edilmişlerdi?).

İlaveten bu “dünyanın en saygın okuları arasındaki” nin öğrencileri otobüslerde yolcu olarak binip birden koro halinde “On the Jerricho Road” gibi Hıristiyan ilahilerini söyleyerek Hristiyan olduklarını mı, çağdaş olduklarını mı yoksa okudukları kelimelerin manasını bilmediklerini mi ispatlamışlardı?

Bir de kişisel gözlemlerim var. Bir süre önce, küçük bir Ingilizce-Türkçe tercüme işine talip olmuştum da “bu işler genellikle Boğaziçi mezunlarına verilir” denilmek sureti ile kırk yıla yakın Ingilizce okumuş, yazmış konuşmuşluğumuzun bir b…a yaramadığı da ortaya çıkmış idi. Bir de sıkça alışveriş yaptığım eczacının kızına hangi daldan mezun okuduğunu sormuştum da Boğaziçi cevabını vermişti. Dal kelimesini tekrar edince haa, dal mı, psikoloji demişti. Ordan da bilirim “en saygın okul” muhabbetini.

Ama biz isimsiz muhabirin pişmiş aşına soğuk su katmayalım. Objektif ölçütlerle sıralama yaptığını iddia edip, böylesi bir çağdaş üniversiteyi ilk 500 arasına almayan pis Çinliler, Avrupalılar, Amerikalılar mı iyi bilecek, bizim Cihangir, Bağdat Caddesi, Nişantaşı cafe, bar müdavimleri mi? Hem bilimde, patent, tebliğ sayısına niye bakıuyorsunuz, orası kadar “cool, in, hip” giyinen bir üniversite camiası gösterin de ondan sonra konuşun.

Haa bir de eğlence kültürü var ki Harvard kaç para! Başı yazmalı folklörcü çocukları “çağdışı” bulan mektep Satanist yetiştirir” diye boşuna dememiş atalarımız. Buyurun:

************************************
Boğaziçi Üniversitesi’nde dehşete düşüren olay
Boğaziçi Üniversitesi’nde seri hayvan katliamları yaşandı. Son kurban, öğrencilerin ‘Bezgin’ adlı kedisi oldu. Kampüsü mesken tutan cani ise aranıyor.

Dünyanın en saygın okulları arasında yer alan Boğaziçi Üniversitesi’nde “seri caninin” dolaştığı ortaya çıktı. Takvim Gazetesi’nin haberine göre; Skandalın geçmişi ise 2008 yılına dayandı. 4 yıl önce Güney Kampüs’te yakılarak öldürülmüş 4 kedi yavrusu bulundu. Yine aynı yıl, 3 kedinin üzerine tuğla atılarak öldürüldüğü tespit edildi.

KAYIPLAR ARTTI
2010 yılında ise bir öğrenci, Güney Kampüs’teki bir bankanın ATM’sinin içinde derisi yüzülmüş bir kedi ölüsü buldu. Şoka giren üniversiteli, durumu rektörlüğe ve eski genel sekreter Yasemin Kahya’ya haber verdi. Bankadan görüntü talep edilmesine rağmen, konuyla ilgili takipsizlik kararı verildi. Olayın ardından 3 öğrenci rektörlüge giderek, ölü buldukları kediyi ATM’ye attıklarını itiraf etti. Ancak kimseye ceza verilmedi. Kedi ve köpek kayıplarının ise ardı arkası kesilmedi. Birkaç hafta önce, Hisar Kampüs’te “Okulda cani var” tezini destekleyen bir vahşet daha meydana geldi.

CANİ ALARMI…
Öğrencilerin beslediği “Bezgin” adlı kedi, kesilip iç organları çıkartılmış halde bulundu. Öğrenciler, ölü kediyi veterinere götürdü. Talebeler, kediyle ilgili otopsi istedi. Rapor sonucunda, kedinin insan eliyle kesici bir aletle kesildiği belirtildi. Öğrenciler daha sonra konuyu rektörlüğe bildirdi. Öğrenciler, kameraların incelenip, cani ya da canilerin bulunmasını talep etti.

‘BEZGİN’ KAZA GEÇİRMİŞ
Boğaziçi Üniversitesi Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu, “okulda kedi katliamının” yaşanmadığını açıkladı. Bezgin’in üniversite dışında bir aracın altında kaldığı, yaralı olarak getirildiği okulda da öldüğü belirtildi.

İŞKENCENİN NEDENİ ZEVKMİŞ
Boğaziçili öğrenciler hayvan katliamlarıyla ilgili konuştu: “Daha önce okulda çok sayıda ölü kedi ve köpek bulundu. Yemeklerine zehir katılarak öldürüldüğü söylentileri yayıldı. Açılan soruşturmalar ise gizli tutuldu. Koruluk kısmında, defalarca ölü hayvanlara rastladık. Bunu da öğrenci ve görevlilerin zevk için yaptıkları iddia edildi.”

Uzun yazmayacağım. Tweet’e sığmayacağı için burada.

Ey Sayın Cumhurbaşkanı, Spor Bakanı, İletişim Başkanı, TV’de asrın ırkçılık faciasından ne kadar şok olduklarını dile getirerek ne menem “Batılı’nın ırkçılık karşıtı prototipi” ‘ne uyduklarını kanıtlayan sürü ile spor gevezesi, gazeteci, aydın vs.

  1. Bir siyahiyi, etrafındaki beyazlardan ayırd etmek için “siyahi olan” (negro) demek ne ırkçılıktır, ne de zerre miskal hakaret barındırır.
  2. Bunun üzerine balıklama atlayıp “gavurlara gol attık” diyen şark salakları, bari sahteliklerinizde orijinal olun. Bu tereciye tere satmaktır. Böyle bazı kelimeler, hareketler üzerinden ne menem “anti-ırkçı” olduklarını göstermek için hiç fırsat kaçırmayan Batılı sahtekarları taklid ederek onlar gibi olacağınızı sanıyorsanız korkarım gene geç kaldınız. Bu kavramlar oralarda laçka olmuş, yorulmuş, yalama olmuştu Trump’tan önce. Trump ile “siyasi doğruculuğun ” piyasa değeri yerlerde sürünür oldu.
  3. Eyy Sayın Cumhurbaşkanı , Bakanları ve bu işleri bilmesi gereken hukukçuları, İletişim Başkanı, Sözcüsü vs.: Aranızda bir tane “insanlık suçu, nefret suçu” kavramlarını duymuş olan da yoksa Allah rızası için ikinci defa yazıyorum, ne Google’a ne kitaba bakarak.

İnsanlık suçları (Crimes against humanity) çok ağır topluluklara karşı işlenen, soykırım (Holokost) vb suçlar için ihdas edilmiş çok ender kullanılan bir uluslararası hukuk terimidir. Çok spesifik bir tanımı vardır ve bu yaftayı uluslararası mahkemeler (Lahey türü) yapıştırır ancak.

Nefret suçları hakeza, ABD ve diğer bazı Batı ülkelerinde azınlıklar, eşcinseller vb özel koruma altındaki gruplara karşı, sırf o gruba mensubiyete nefret motifi ile işlendiği düşünülen suçlara diğer benzer suçlardan daha ağır cezalar getiren “özel bir legal terimdir”. (hiç sevmediğimi Star’da bir yazıda yazmıştım sanıyorum şöylesi bir örnekle: Komşunuzu karısını elde etmek için öldürmek eşcinsel olduğu için öldürmekten daha hafif suçtur)

Tayyip Bey’in kelime haznesinin sınırlı olması sorun değil, ama sizler gibi sürü ile Batı’da okumuş, uluslararası hukuk doktoralı, tam da bunları bildiği varsayılarak danışman, sözcü vs yapılmış uzmandan bir tanesi çıkıp da “efendim, bu ucuz bir tereciye tere satma pr’ıdır, bize de yakışmaz, para da etmez, göz boyayıp “AB yaptırımlarından” kurtarmaya da yaramaz” diyemez mi idi?

Samimi olarak orta hakem oradaki siyahi antrenör şöyle yaptı” demenin kanımızı beynimize sıçrattığını söylediğimizde gavur da “ya hu sizin Emre Belözoğlu remsmen siyahi futbolcuya en ağır hakaret olan “nigger” dedi; sesinizi çıkartmadınız; yemeyin bizi” derse ne diyeceksiniz?

Sahteliğinizi dahi gavurdan kopyalamak zorunda mısınız? Ahlakı, terbiyeyi gavurdan mı öğreniyorsunuz? Hepiniz Özkökgiller’den misiniz?

Utandım!

Bekir Coşkun’un ardından

Adam hakkındaki duygularım, düşüncelerim pek olumlu değildi, diğer 28 Şubat kalamşorlarına olduğu gibi. Kültürel ve çoğunlukla da siyasi iktidarın gözde kalemlerinden biri için “dokuzuncu köy, onuncu köy” mağdur tesmiyelerinin de hak edilmemiş bir kendine iltifat olduğunu düşünürdüm ve de hala düşünürüm. Bir hayvan hakları grubunda onun “hayvan sevgisinin” de göstermelik olduğunu düşündüğümü söylediğim için işitmediğim hakaret kalmamış idi.

O da ölümü tattı, her fani için olacağı gibi.

“Ölünün ardından iyi şeyler söylenir” derler. Pek tutmam. “kör ölür badem gözlü olur” da derler zira. Geçen bizim İTÜ yıllarından bir “mücahit kardeş” ‘in vefatını duydum. Adamı sağlığında, “köy ağası olmak istemiş olamamış, boş teneke, şeyh-wannabe, Leslie Nielsen, Şarlatan Darendevi (KS), Don Kişot” vs tesmiyelerde bulunmuş biri olarak şimdi şöyle mübarekti, böyle abi idi, yok hocamız idi yok yok mürşid idi” vs demek samimiyetsizlik olur. Pek iyi bilmezdim zira.

Dolayısı ile Bekir Coşkun hakkında serd edeceğim bir kaç güzel söz hasbidir. Başka ne neden olabilir ki bir münzevi için?

Öncelikle “hayvan hakları savunuculuğunda” samimi olduğuna ikna oldum son zamanlarda okuduklarımla. Ve ayrılığın geldiğini hissettiği bir halet-i ruhiye içinde yazdığı dizeler bana nüfuz etti; zira ben de düşünürüm ayrılığı sıkça. Ama bu kadar güzel ifade edebileceğimden emin değilim. Buyurun:

Mevsimlerden hüzzamdır…

“Trata”lar geçiyor evimizin önünden…
Uzun bir kayık, tam ortasına oturmuş balıkçı…
Hem gidiyor hem düğüm atıyor ağlara…
Arkasında beyaz köpükler kalır…
*
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Yazlıkçılar döndüler…
Kırlangıçlar kasabadan gitti…
Bu aylarda renk çiçekten ayrılır…
Güneş kumdan…
Menekşe kırmızıdan…
Bahçeler şarkılardan…
Salkım asmadan…
Yaprak dalından…
Bir boş salıncak, rüzgarla terasta sallanır…
*
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Her sene bu aylarda ben “ayrılık” yazımı yazarım…
Her cümlenin sonuna noktalar, artı iki damla…
Hüzün günleridir…
Yaş gözden ayrılır…
*
Küçük köpek kaç gündür arkadaşını arıyor kumsalda…
Arada bir koşuyor kendi kendine…
Koşunca arkadaşı gelecek sanır…
Nereden bilsin…
Bu mevsim ayrılık zamanıdır…
*
Dün ilk yağmur yağdı…
Çatılarda tıkır tıkır…
Küçük gölcükler oluştu sokakta…
Serçeler saçak altlarına sığındılar..
Bu sonbahar yağmurları, sanki doğanın ayrılıklara ağlayışıdır…
*
Yaz aşklarında bu günlerde tenler ayrılır…
Ne çok giden olur…
Ne çok el sallanır bu mevsimde…
O ne çok vedadır…
Bu mevsimde ne çok “Beni unutma!..” vardır…
*
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Aklında bir hüzzam şarkı…
Bir de ayrılıkların sızısı kalır…

Bekir Coşkun – Sözcü

Müellifi Taha Akyol olan bir çok Karar’lı arkadaş ve diğer bir kısım liberalin desteklediği bir tez dolaşıyor ortalıkta. Şöyle ifade edilebilir:

Batılılar’ın bize tarihten gelen veya dinimiz, kültürümüz bazlı veya onların mutlaka birini ötekileştirme ihtiyacından kaynaklanan bir düşmanlıkları yok. Nitekim, Erdoğan iktidarının başlarında AB üyeliği müzakerelerini başlatarak ona bir şans tanıdılar. ABD dahi ona pek olumsuz bakmadı. Haçlı zihniyeti gibi kavramlar komplo teorileridir.

Lakin ihmaller veya kasıtlı eksikler var. Bir kere, başlangıçta Erdoğan’a “destek” bir takım şartlar ve/veya ümitler içeriyordu. Bunların başında, daha iyi bir hukuk sistemi veya daha gelişmiş bir demokrasiden fazla, daha “ılımlı” bir İslam, daha liberal sosyal değerler geliyordu. Hukuk ve demokrasi vurgularında da PKK, “LGBT hakları”, Yahudiler vb öncelikleri vardı. 28 Şubat döneminde hukukumuzdan pek de şekvacı olmayan, bilakis AIHM kararları, hükümet politikaları ile destek veren Batı’nın dönemin mağdurları nihayet iktidara geldiğinde lütfettikleri koşullu evetlerini ben Taha Akyolgiller kadar hüsn-ü zan ile karşılayamıyorum.

Bu tez. açıkça Haçı zihniyeti diye kristalize edilebilecek, bu günün konjunkturünde bence Judeo-Haçlı zihniyeti demeyi yeğlediğim, tarihi inkar etmektedir. Bu gün yaşadığımız her uşluslararası anlaşmazlıkta, Fransa, Avusturya’yı bilakaydışart karşımızda bulmamız herhalde onların hukuk-demokrasimizle ilgili kaygılarından kaynaklanmıyordur.

Gene akla geliş sırasına göre

personeller değil personel: Kelime tabii ki gavurca person (kişi) kelimesinden gelir ve çoğuldur. Personeller dediğinizde kişilerler demiş olursunuz.

ekipler değil ekip: “Ekipler olay yerine sevk edildi”: Gene gavurca equip kökünden gelen çifte-çoğul kelime. Her bir ekip bir takımdır. Tek kişiden ekip olmaz.

Bu tekrar zira en entel tipli Ali Bayramoğlu vd.’nin de yaptığı yanlış:

82li yıllar 46’lı yıllar olmaz. Olur da 82’li yıl 8200+ yıllar 46’lı yıllar gene 46 ile başlayan 4600+ yıllardır. O zamanlar gelince biz Göbeklitepeliler oluruz.

Doğrusu: 40lı yıllar 80li yıllar veya 82 civarı, 46 civarı.

Okumaya Devam »

Sosyal medyadan yararlanarak Trump ve Biden’i tanıyabileceğinizi umuyorsanız, gavur ifadesi ile “iyi şanslar”. Buna mukabil “ulusal medya” ‘ya bel bağlayanlardansanız daha da iyi şanslar!

Ulusal medyamıza, bu günlerde özellikle “yerli ve milli” olan,öbür tarafın “yandaş” tesmiye ettiği medyamıza bakarsanız, hakkımızda olumsuz söz eden gavurlar mutlaka iki şeyden birini yapmışlardır: Ya küstahlık, ya hadsizlik. (bu iki kelime seçiminin de sosyo-psikolojisine girersem konudan uzaklaşırım)

Peki nedir bu küstahlık, hadsizlik.. neden böyle, muhtevası ne, neyi gösteriyor, altında yatan neden ne, değişebilir mi, nasıl değişebilir, biz ne yapmalıyız gibi konuları yazılı medyadan öğrenmeyi ümit ediyorsanız korkarım gene “good luck!”. Özellikle “yazılı medya” dememin nedeni, ara sıra Tv tartışmalarında rastladığım, birikim ve analitik kabiliyetine haiz kişiler.

Okumaya Devam »

Nereden başlasak bu ciltlerin kifayetsiz olacağı konuya?

Ha, A.Dilipak-AK-Parti bombası iki gün önce patladı. O vesile olsun.

Dilipak’ın “özeleştirisi” (nedense bizde özeleştiri diye kendi dışındakilerin özünü eleştirmeye derler; kendi özünü eleştirene rastlamadım) başlı başına kayda değer değil; “bomba” demem magazinsel manada. Kanaatim, içinde “AKP’li fahişeler” geçen bir tekfirnamenin, sadece “İstanbul Sözleşmesi” konusunda takınılan tavırdan mütevellit olmadığı. Nefsini ilgilendiren bir takım “edimleri” olmalı bu “AKPliler” ‘in.

Ama hep böyle omadı mı? Davutoğlu’dan Karar Gazetesi’ndeki “seviyeli gazeteci” arkadaşlara, Sadetliler’e Faziletliler’e…? Bu sadece bizim mahalle. Sanki öbür mahalledeki bölünmelerin,kopmaların hepsi fikir ayrılıklarından mı oldu?

Öbürlerinin davalarını ne benimsedim, ne de hakiki davalarının olduğuna inandım, 50 yıla yakın.

Ama “bizimkiler”‘e sahiden inanmıştım. Nerede ise 50 yıla yakın.Gavurun memleketinde bu inancımdan taviz vermemiştim.
Okumaya Devam »

Gene Aya-Sofya

Aya_sofya-Star
Konu FETÖ tarafından (!) gündeme getirildiğinde ik yazı yazmış idim. Şuracıkta:
https://www.star.com.tr/acik-gorus/ayasofyaya-musluman-gezisi-haber-881624/

https://www.dailysabah.com/opinion/2014/05/23/whose-dawah-is-hagia-sophia-anyway

Oradaki detaylı tahlili burada tekrarlamayacağım.

Üniversite yıllarında, 76-77 gibi (sakın yazar çizer, konuşurlara uyup 76’lı yıllar demeyin gençler, 70li yıllar olur),zamanın Milli Gençlik ruhu ile, Ayasofya’ya namaz kılmaya gitmişliğim de vardır. Panzerli polis zinciri “zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın” sloganlarımızdan pek etkilenmeyince biz de namazı, önünde eda etmiş idik.

Ama dün dündü, bugün bu gün: Kendi ruhumu, aklımı yokladım; o eski halimden eser yok şimdi. Protokollü,davetli hatta torpilli namazlar belki 70lerde huşu verebilirdi. Yok artık o heyecan.

Okumaya Devam »

Bir şiir

DeathÖlünün odası

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.
Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…
Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
Okumaya Devam »