Archive for Ocak 2007

Önce rötarlı da olsa  bütün dostlar, okurların yeni yılını ve geçirdiğimiz Aşure Günü’nü tebrik eder Hicri 1428 yılının sizler Alem-i İslam ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını dilerim. Annemin sağlık durumundan  dolayı birazdan Sivas’a yola çıkıyorum. Öyle görülüyor ki önümüzdeki birkaç gün dünya ile bağlantım kısıtlı olacak. İlk fırsatta Hrant Dink cinayeti, tepkiler ve sonrası ile ilgili hali hazırdaki birçok notlardan bir iki yazı çıkarmak niyetim; kısmet olursa. Yorumlar için kısa sure önce birkaç uygunsuz yorumdan dolayı koyduğum denetlemeyi kaldırdım. Atış serbest.

Read Full Post »

Veli Küçük neden her taşın altından çıkıyor?

baksa.gif

 
Veli Küçük (ortada) Alparslan Arslan’la (soldan ikinci) göründüğü fotoğrafın gerçek olmadığını iddia etti; ancak fotoğraf, baskından önce yayımlanmıştı.

RADİKAL – İSTANBUL – “Hrant Dink, 5-6 ay önce Veli Küçük tarafından birkaç kez telefonla tehdit edildiğini anlattı. O zaman biz çok üzerinde durmadık. Çünkü, yüzlerce tehdit alıyordu.
Ama kendisi Veli Küçük’ün tehditlerinden, diğer tehditlere göre daha fazla tedirgin olduğunu söyledi.” Bu sözler, Hrant Dink’in avukatı Erdal Doğan’a, aşağıdakiler ise AGOS’un yazarlarından gazeteci Aydın Engin’e ait:
“Şişli’de Hrant’la birlikte, üzerimize bozuk paraların atıldığı, tükürüldüğü, küfürler edilip, saldırının her çeşidinin yaşatıldığı yargılama sırasında, Küçük de Kemal Kerinçsiz ekibiyle birlikte mahkeme salonundaki yerini almıştı.”
Veli Küçük ve çevresinden gelen tehditlerin boyutunu, Hrant Dink’in kardeşi Orhan Dink de, son derece net cümlelerle şöyle anlatıyordu:
“Ağabeyim, ‘Küçük mahkemeye geldi ve huzurumuz kalmadı’ dedi. Bu ülkenin demokrasi tarihini bilen insanlarız. Küçük’ün ne demek olduğunu da biliriz, Kerinçsiz grubunun da. (devamını oku…)

Read Full Post »

Hangi resim yuva yıkmıştır  sizce? A) Ebu Garip Resimleri?

 ebi-garip-9.jpg

 

(devamını oku…)

Read Full Post »

 Aşağıdaki Vatan,  İnkılaplar ve Demokrasi üzerine şiirlerin hepsi ve de tanıtıcı notlar Ataturkcu Dusunce  sitesinden. Düşünürlere, Vatan Şairlerine teşekkürler (BLY)

*************************************************
Devrim Nöbeti

Bazı satılık şerefsizler “canım, vatandaş daha müreffeh yaşasın, zenginleşsin, varsın laiklik, devrimler zedeleniversin” diye saman altından köpeklik yapıyorlar ya, işte onlara okkalı bir şamar. Bakın alçaklar gerçek bir devrimcinin yapması gereken nedir, BİZ EBEDİ NÖBETÇİLER asla bu yoldan dönmeyeceğiz…Anlamayacak öküzler için koyu olarak belirttim. İşte sayfalarla anlatamayacağımız sorunları iki mısrada halledivermiş büyük şair: 

NÖBETÇİ MİLLET 

Yaradan*  hey Yaradan !

Dört yıl değil bin yıl geçse aradan

Sensin ateş diye kanımızdaki

Sesin ışık diye önümüzdeki !

Ey yanımızdaki

Beş on mermere, bir avuç toprağa sığan

Sınırsız mavi umman hey !

[…] İrkilmez Ata çocuğu irkilmez:

Zaptedilmez, Atam, zaptedilmez

Biz varken senin hisarının burçları:

Bakışlarımız kılıç uçları

Bekliyoruz devrimini biz.

Çökmeyeceğiz diz

İsterse hayat zehrolsun

İsterse refah kahrolsun

İsterse kurşun düşsün yanımıza belimize

İsterse geçinmek için bir dilim

Kuru ekmek geçmesin elimize.

Halel gelmez bizim ateşimize;

Dünya düşse peşimize

Yer sarsılsa yerinden

Ne senden geçeriz, ne senin eserinden

~ Behçet Kemal ÇAĞLAR ~

* Burada Şair’in Yaradan’ı MKA

  (devamını oku…)

Read Full Post »

1854 yılında A.B.D. Başkanı yazdığı bir mektupla Amerikaya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililer’den toprak istemiş ve “bu isteği kabul edilecek olursa, Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.

Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Kızılderili Reisi Seattle bir söyleviyle A.B.D. Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesinde korunmaktadır.

http://www.netyorum.com/bolum/dostluk-sevgi/20010419-12.htm.

Not: Aşağıdaki  kaynakta da belirildiği gibi bu bilgiler kesin değildir, ve “mektubun” (veya konuşmanın) birden fazla versiyonu vardır. Her halükarda zehir ve mikrop sari benizlide idi, bilgelik Kızılderilide.

Sarı benizli zehrini ve mikrobunu verdi Kızılderili’ye ama bilgeliğe “no thanks” dedi. Kızılderili’yi yok etti. Simdi esmer, kara benizliler hedefte. Hulagu’nun çocukları Müslüman’dan bilgelik aldı, hidayete erdi.  Kim bilir belki modern gün Hulagusu’nun cocuklari da bir gun…

“Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.” ‘(Al-i imran 54). (BLY)

Önce Orijinali:

(devamını oku…)

Read Full Post »

Efendim,  birçokları için son bir ayın en önemli olaylarının basında Eurovisyon’a katılan ünlü şarkıcı ve mevzuda gündemi sarsan “İngilizce olmasın demek dar kafalılıktır” (iyi ki irticacılıktır dememiş. İyi yırttık!) türü aforizmaları. Ayni kesim bütün Avrupa’nın Erovisyon’da ülkelerini kimlerin temsil edeceği, hangi ülkelerin hangilerine 12 puan verip kimlere sıfır çekeceğine kilitlenmiş olduğu zannındalar.  Lümpenlik para ile değilya. WordPress’in bloglar listesine göz attığımda bu konu ile ilgili birkaç yazı gördüm; hatta kendini buna adamış çok-hitli bloglar… Bunlar cimbom Avrupa’da bilmem ne kupası aldığında bütün dünyanın Türkiye’yi konuştuğu, ve Serap Erener kızımız kazandığında artık Avrupalı olduğumuz zannında da idiler. Naapsinlar boyalı medya öyle diyor, ve en saygın bati-bilir eski elci, CHP’nin diş politika uzmanı  Oymen “kadını dansa kaldırmayı bilmeyen Türkiye’yi AB’ye sokamaz” diyorsa, bu “muasırlaşmanın” uçüncü el tüketicilerinden farklı bir şey mi bekleyelim?

Bu yaygara beni 30 sene kadar geriye götürdü. TV henüz yeni ve TRT’nin elinde iken, boyalı medya yanında oradan da  öğrenirdik, in, out, hip, kool, trendy, moda, unlu, onemli olanları. O zamanla bir hafta boyunca TV’de “Ajda Pekkan Apollina’da” diye bir şov (o zamanlar şov denmezdi program denirdi ama zamane Türkçe’sine uyarlıyorum- ne fark eder,  ikisi d Frenkçe) olacağı anons edilmiş idi. Zaten zamanın boyalı medya ilaveleri, zamanın genç sarkıcılarından Neco’nun yüzünü rengarenk boyamış resmini koyup altına büyük puntolarla “Türkiye’de Leo Sayer’i uyguluyorum” dediği türden kapaklar ile göz kamaştıran Hey, Ses gibi dergilere  bakılırsa Ajda Avrupa’da superstar idi! Kendisi de bu imajı beslemek için  sıkça gazetelerde, TV’de   “kendinizi orda embasiyen gibi hissediyorsunuz” türü demeçler verir ve  arada bir Batılı “ sevgilileri”  ile pozlar verir idi.  Neyse,  milli gurur anını milletçe   ip ile  çektik ve televizyonlarımıza (olmayan çoğunluk komşularınkine, kahvehanelerdekine)  mıhlandık  Bir de ne görelim?  Fransız yapımı şovun adı   Türkçe büyük harflerle “Ajda Pekken Apollina’da” olarak,  fakat Fransızca aslında, “Enrico Macias Apollina’da” olmasın mi?  Problem  sadece isim karsikligi olsa neyse .  Programın yarısı bitti hala Ajda ortalarda yok. Nihayet Macias’in bir şarkısına birkaç nakarat kelimesi ile arkadan vokal yapan grubun içinde yer aldı  ve kendisinin Türkçe’sini plak yaptığı, adı simdi aklıma gelmeyen bir diğer şarkıda (ki o zamanlar Ajda’nin şarkılarının hemen hepsi Fransızca’dan uyarlama ye da o günlerin deyimi ile “aranjman” olduğunu bize kimse söylememişti) zılgıta benzer “aaaaahhahahaaaaaaaaaaaa”  çekti de şerefimiz kurtuldu.  Adı ancak program kredilerindeki vokalistler listesinin bir yerinde büyüteçle görünecek büyüklükte idi ama olsun Apollina’ya da çıkmıştık milletçe ya önemli olan bu  idi. Bu ustun başarısından dolayı birkaç yıl sonra  el alemin, amatör yarışmalarda seçtikleri çocukları   gönderdiği Eurovisyon yarışmasında ülkemizi temsil etmek şerefi kendisine tevdi edildi ileri gelenlerimiz tarafından. Ve henüz Avrupa’daki isçilerimiz programı arayarak oy kullanacak modernite ve bilinç seviyesinde olmadıkları için  sonuncu oldu superstar pek de  romantik  “ammaaan petrol, yamaaan petrol” şarkısı ile. Neyse sözün kalanını konunun uzmani  Engin Ardıç’ a birakaym:

(http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=63700,10,2)

Gaffur katılsaydı!

(devamını oku…)

Read Full Post »

Bu yazı gene Mustafa Akyol’un sitesindeki bir tartışmadan  kaynaklanıyor. Mustafa Bey  zaman zaman Batı medyası, özellikle de ABD medyasının çeşitli yayınlarında yazma fırsatı bulan az sayıda Türk’ten  biridir. Özellikle faal olduğu AT (Akilli Tasarım) dışında  Bati-İslam ilişkileri, İslam ve Demokrasi, ve Müslüman’ın özeleştirisi gibi konularda birçok yazılar yazmış, veya diğer fikir platformlarında  fikirler beyan etmiş bir genç sosyal araştırmacı, medya mensubu.

Özellikle “aşırılığı reddeden, gerçek İslam’ın şiddete cevaz vermeyeceği  benimseyemeyeceği, ve gerçek Müslüman’ın aslında Bati düşmanı olmadığı, ve radikallerin Müslümanların çok küçük bir kısmini temsil ettiği, ve Türkiye’deki dindar kesimin demokrasiyi zayıflatmak yerine güçlendirdiği” türü mesajlar yazılarındaki hakim temadır.  Bu “aşırılığı reddetme”  saikı ile Zeyno Baran ile beraber ürettikleri “Muslim Manifesto” fakir dahil birçok kimseden kuvvetli tepkiler almıştır. Öte yandan Batı dünyasından birçok Islamofob dahi bunların gerçek İslam için “apologist” (mazeretçi) olduğu, ve asıl İslam’ın onların tasvir ettiği gibi “şiddet dini” olduğu yorumlarını yapmıştır. Öte yandan her iki cenahtan da olumlu tepkiler de gelmiştir. Bu sitede Bati-İslam ilişkilerine bu iki farklı yaklaşımı kıyaslayan yazılar yer almış olduğu ve almaya da devam edeceği için bu yazıda o konuya derinlemesine girmek değil niyetim.

Daha önce kendisini “neconlarin ponpon kızı” olarak tavsif ettiğim Zeyno Baran’ın ne  olduğu, kime hizmet ettiği konusu ayrı bir yazı olabilir. Kısaca şu kadarını söylemek yeterlidir şimdilik:  Bu genç hanim, özellikle kendi ikbali için her yolu caiz gören bir çizgi sergilemektedir. Fiziksel cazibesi, ve yabana atılmayacak linguistik kapasitesi,  girişkenliği ve yükselme hırsı sayesinde  hem Türkiye’deki laikçi darbecilerin , hem Washington’daki Yahudi-neocon  fikir babalarının gönlünde  özel bir yer kazandırmıştır.  Birilerinin  “Washington’daki gururu”,  özellikle İslam düşmanı faaliyetleri ile bilinen Yahudi kontrolündeki Hudson Institute’ de  “Türkiye ve Avrasya uzmanı”  olmuş son olarak. Daha önce de gene Siyonist bir Yahudi olan Dimitri Simms’in Nixon Institute’unda “Milletlerarası Enerji Programı Direktörü” idi. Fakat her iki pozisyonda da en önemli aktivitesi “Islami radikalizm tehlikesi” ne karsı savaş vermek olmuştur. Bunun için Kongre önünde ifade vererek bu konuda yeteri kadar İslam düşmanı olmayan Kongre üyelerini bu tehlikeye karşı  uyarmıştır kahraman kızımız.  Ayni zamanda ABD Dışişleri’nin önemli şahsiyetlerinden  Matt Bryza’nin kız arkadaşı görevini de basari ile sürdürmektedir birkaç yıldır . Magazinsel konular bu bloğun ilgi alanında değildir fakat yakınlarda bu hanimin birçok çıkışlarında, ve özellikle “ Newsweek’teki “darbe ihtimali fifty- fifty” yorumunda  “Bryza faktörü” sadece magazinler  değil, hemen bütün politik tahlillere girmiştir.  Newsweek  yazısından sonraki “cevir kazı yanmasın” cümleleri dahi ancak  “tamamını yazmadılar , kısalttılar….. konuştuğum askerler  fazla da yüksek rütbeli değildi” ve  “Türkiye’yi yöneten dinamiklere saygılıyım” gibi cümleler içerebilmiştir.  (Darbecilikle suçlanan biri özür mesajında “demokrasiye” değil “yöneten dinamiklere” saygılı olduğunu söyleyebilmiş ancak!)  “Bryza faktörü” konusunda ise “fikirler bana aittir,  ABD Dışişlerine değil’ demiştir mealen. Ayni konuda kendi adinin gecmesi üzerine konuşma gereği duyan Matt Bryza ise darbe ihtimaline fazla ihtimal vermediğini fakat Türkiye’de askerin Islami folklorik seviyede kalması konusunda, ve laikliği korumadaki rolüne de saygı duyduğunu ifade etme gereği duymuştur. (devamını oku…)

Read Full Post »

Gün geçmiyor ki laikçi cephenin cengaverleri babalarının malı olan Çankaya’yı kendilerinden olmayan birine, hele hele eşi başörtülü birine kaptırmamak için ERKEvari birbirinden dahiyane, ve yaratıcı buluşlar ile ortaya çıkmasınlar. Fakir patentçi de olduğundan mütevellit, memleketimizi sadece bilim ve teknolojide değil siyaset, sosyal yasamdaki bu tür dahiyane buluşları da yakından takip eder. Bu durum karsısında tabiatı ile bir “Haftanın ERKE’Sİ“ ödülü ihdas etmek de fakire düşmüştür.

Gecen haftanın ERKE’Sİ ödülü sahibi: Sabih Kanadoğlu

İlk hafta’nın ERKE’Sİ için yarışma kıran kırana geçti. “Sayısal üstünlük değil siyasal üstünlük” teorisyeni Baykal şimdilerde “istemediğimin Çankaya’ya çıkmasını engellemek için her yol caizdir” ilkesine sımsıkı sarılmış gözüküyor. Eh demokrasi’ye “açık oy, gizli tasnif” ile başlayan parti geleneğine sadık kaldığı için kredi vermek lazım. Her halükarda Baykal’ın önümüzdeki aylarda da daha çok buluşlara imza atacağından emin olduğumuz için ilk hafta oldukça yeni yetenekleri ödüllendirmeyi uygun bulduk.

Son günlerde “Çankaya bizimdir bizim kalacak” cephesinin başkomutanlığı hususunda da bazı karışıklıklar gözden kaçmadı. Amerikalıların sözü ile “bir sürü şef var, Kızılderili yok” hesabi her gün cephenin yeni “tabii lideri” isimleri ortaya çıkıyor. Biz Çankaya’ya elini kolunu sallayarak girip çıkan İlhan Selçuk sanırdık ama son günlerde Çankaya’dan çıkmayan CB’nin, Tuncay Özkan’ın darbeci emekli general Kemal Yavuz ile nerden geldiğini söylemediği “17 milyon dolarım ile kurduğu Kanaltürk gecesinde 4.5 saat eğlenişi, Onuncu Yıl Marşı’na katılarak mest olup, Emel Sayın’ın bütün yalvarmalarına rağmen Çile” şarkısındaki “Allah” kelimesini telaffuz etmeyişinden anladığımız uzre erkan- i harbin başında Tuncay Özkan var imiş. Neyse biz bu konuda tarafsızlığımıza gölge düşürmemek saikı ile ödülü her ikisine de vermemeyi uygun bulduk.Hal böyle olunca Eski Yargıtay Başsavcılığı yanında yakınlarda Büyükanıt Paşa’ya “artık duruma el koymak gerektiği” mektubunu yazmayan Emekli Subaylar Derneği’nin de onursal üyesi Sabih Kanadoğlu ipi göğüsledi.

ÖĞR. GÖR. SABİH KANADOĞLU (Yeditepe Universitesi)

[ Yargıtay Cumhuriyet Onursal Başsavcısıİstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur…. 19.07.1984 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen Kanadoğlu, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 26.12.1994 tarihinde ilk kez, 28.12.1998 tarihinde ikinci kez Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. 21.01.2001 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına atanmıştır. Emekli olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi’nde, Yüksek Lisans dersleri vermektedir. ]

En azılı laikçilerin dahi saçma” buldukları “ilk turda 367 bulunamaz ise CB seçilemez” fetvası medya da paramparça edildi; ama denize düşen Deniz Bey o yılana da sarıldı ve “Anayasa Mahkemesi hazırda beklesin” emrini vermekten geri kalmadı. Oyun planı söyle: Muhalefet “işverene” yani millete karşı “grevdeyiz” deyip meclise girmeyecekler. Baykal anında “Büyük hukuk adamı Kanadoğlu’nun da belirttiği gibi bu meclis CB seçemez; on dakikaya kararınızı verin” diyecek. “Hazır ol” da bekleyen Anayasa Mahkemesi 10 dakikada “yaa Baykal çok hakli” diyecek. Ve Baykal, generaller, seçkinler Çankaya’da toplanıp “bu kadına haddini bildirme” den sonraki “İkinci başörtüsü muharebesi” ni de kazandıkları için şampanyaları patlatacaklar. ve “Cumhuriyet’in bekası” için kadeh tokuşturup Onuncu Yıl Marşına tempo tutacaklar! (Magazin notu: Emel Sayın gecen seferki Çile şarkısı mürteciliğinden sonra Çankaya’yı ancak düşünde görecek). Ve domuzlar uçacak.

Mansiyon Ödülü’nün sahibi:

“Ersoy Bulut da kim” derseniz yalnız değilsiniz. Zaten problemde bu! Millet zat- i muhteremin ismini ancak parti değiştirdiğinde duyar imiş benim gibi. Bir kerecik de CHP üyesi olarak 2004 yılında komisyon basmış. Bu siliklik durumuna çareyi eski partilerinden CHP’nin elinde patlayan sine-i millet bombasını sahiplenip yeniden kullanıma sürer gibi yapmakta bulmuş Bulut. Amma ve lakin, kendi ifadesine göre o’nun yumuşak yüreği de Deniz Baykal’ınki gibi “kaos ortamı yaratmaya” razı olmamış. (devamını oku…)

Read Full Post »

Aşağıdaki yazı Mustafa Akyol Bey’in sitesinden. Ve takip eden yorum da benim cevaben yazdıklarımın biraz genişletilmiş ve düzenlenmiş şeklidir.  

“İslam Savaşları’nı Yeniden Düşünmek”

İslam dünyası neden Batı’ya göre daha güçsüz, fakir ve harap durumda? Bu soru, Osmanlı aydınlarından bugüne dek tartışılan, üzerinde kafa yorulan bir meseledir. Bugün ise belki her zamankinden daha anlamlı bir sorudur bu. Çünkü 1) sadece Batı değil Uzakdoğu da İslam dünyasını dünyevi kıstaslara göre geride bırakmış durumdadır, 2) İslam dünyasında yaşanan acılar ve dökülen kanlar belki tarihteki en feci boyutlarındadır.

Peki neden? Buna karşı pek çok Müslümanının başka medeniyetlerin özellikle de Batı’nın komplolarını cevap olarak öne sürdüğünü biliyorum. Emperyalizm, oryantalizm, siyonizm gibi kavramlar bolca kullanılarak yapılan açıklamalar bunlar… Bu açıklamalarda bazen kısmi bir haklılık bulsam da, şu iki soruyu soramadan edemiyorum:

1) İslam dünyasının bütün acıları nasıl olup da başkaları tarafından yaratılıyor? Müslümanların hiç mi hatası yok?

2) Eğer başkaları Müslümanlar aleyhinde komplolar kurguluyorsa, nasıl oluyor da Müslümanlar hep bunların kurbanı oluyor, neden bir türlü karşı-hamle yapamıyorlar?

Hürriyet gazetesinin kanımca en kayda değer yazarı olan Hadi Uluengin, geçtiğimiz günler içinde buna benzer soruları ele alan bir dizi makale kaleme aldı. “İslam Savaşları” başlığıyla yayınlanan bu dizinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci ve sonuncu bölümlerini ilgili linklerden okuyabilirsiniz. Bence mutlaka kulak verilmesi gereken şeyler söylemiş Hadi Uluengin. İslam dünyasında genel bir “rasyonel düşünce” eksikliği bulunduğunu, bu yüzden sorunları analiz ederek çözmek yerine komplo teorileriyle açıklayarak öfkelenme yaklaşımının egemen olduğunu vurgulamış. Ancak söz konusu “rasyonel düşünce eksikliğinin” İslam’dan değil, tarihteki belirli bir din yorumundan kaynaklandığının altını çizmiş.

Bence üzerinde düşünmeye tartışmaya değer bir argüman. Ne dersiniz?

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 3, 2007 08:48 PM

Okur Yorumları

Mustafa Bey,

Maalesef bu Hadi Ulu engin’i referans alarak vardığınız yargılar manzumesi ne derinlik ne mantıki bütünlük acısından sizin en parlak yazılarınızdan biri olmaya namzet. Bu “en kayda değer” (belki bunda koyunun olmadığı yerde keçi mantığı ile hakli olabilirsiniz, benim aklıma Enis Berberoglu gelir ama o da kayda değmez) dediğiniz Hürriyet yazarının link verdiğiniz ilk yazısı söyle başlıyor.

(devamını oku…)

Read Full Post »

Necdet Sen, Patronsuz Medya Derkenar, 30 Ekim 2006*

  Ahmet Necdet Sezer, azınlık temsilcisi mi?

Bu yazının asıl kaynağı, Patronsuz Medya Derkenar (http://www.derkenar.com/dilinkemigi/cumhurveuslup.shtml) adresidir. Lütfen yazıları ilk yayınlandıkları özgün adresten okuyunuz.


Her 29 Ekim, Bağdat Caddesi lâikleri için bir gövde gösterisi ve iman tazeleme günü. Güneşli bir Pazar öğleden sonrası. Zengin semtin vitrinleri ışıl ışıl. Bir tane bile ucuz araba yok ortalıkta; cipler, mercedesler, porcheler sonradan görmelik yarışında.

Bu tuzu kuru insanlara ortak bir düşman lâzım. Kapıcıların oy verdiği parti neden olmasın?

Suadiye’deki Zara mağazasının önünde devasa hoparlörlerden insanın beden kimyasını bozacak gümbürtüde marş yayını yapılıyor. Anneme gidebilmek için o hoparlörlerin önünden geçmek zorundayım. Kırmızı ışıkta durmuş, yolun karşısına kapağı atmak için yeşili beklerken kulak tozuma desibelden balyozlarla vuruluyor.

Gökyüzünden helikopter filoları geçiyor sıra sıra. Birileri bizim paramızla bize gözdağı mı veriyor?

Her nedense, zoraki bir “çağdaşlık” ve “lâiklik” simgesine dönüştürülmüş olan Harbiye Marşı en çok da böyle günlerde velveleye veriyor ortalığı. Bağdat caddesinin tuzu kuru sakinleri lüks otomobillerinin, yazlıklarının, banka hesaplarının güvencede olduğunu bilmenin rahatlığıyla piyasa yapıyor. Belli ki bu gürültü onlara pek hoş geliyor.

Bakınıyorum, ortalıkta “şeriatçı”yı andıran hiç kimse yok. Ben varım, sevgilim var, uzun bacaklı kızlar ve oğlanlar var. Belki az ötede bir yerlerde, kalabalığın içinde birkaç plaza yazarı, üç beş artist manken falan daha vardır. Ama bir tane bile baldırıçıplak görünmüyor.

O halde bu gövde gösterisi kime?

Güya sivil bir idare, ama her yanda seferberlik havası. Seçimle gelmiş belediye, darbe çığırtkanlığı yapar gibi, belediye bütçesinden militer mizansenler hazırlıyor. Semtimin insanları belki de askerler tarafından yönetildikleri günleri özlüyor.

Türkiye’ye özgü bir tuhaflık deyip geçmek isterdim. Ama geçilemiyor. Memleketimin okumuş insanları yakın geçmişten hiç ders almamışçasına, ilişkileri gerdikçe geriyor. Konuşulamayan, tartışılamayan, uzlaşılamayan bir noktaya doğru koşar adım gidiyor gündelik hayatımız. Eskiden “sağcı-solcu” diye ortadan bölünen ailelerimiz, şimdi de “millici-avrupacı” diye bölünüyor.

En kemalistinden en liberaline kadar neredeyse herkes, kendisiyle hemfikir olmayanlar için en ağır ifadeleri kullanıyor. Herkes karşıtını faşistlikle suçluyor. “Satılmış, “vatan haini”, “yobaz”, “ticanî”, “angut”, “gabi”, “lumpen”, “dönek”, “hayvan” ve benzeri hakaretler artık fikir hayatımızın en yaygın sıfatları. Küfürler ortalıkta saçılıyor. En çok söven, en muteber fikir adamı.

Artık spor yazarlarının bile daha hızlı popüler olmak için siyaset yazdığı, ev kadınlarının haroşo, diyet, saç boyası sohbetlerinin arasına siyasi sloganlar sıkıştırdığı bir dönemdeyiz. Kolay yoldan önemsenmenin, bir cemaatin parçası olmanın, özetle yalnızlıktan kurtulmanın garantili yollarından biri siyaset konuşmak ve siyaset yazmak. Belki buna duyduğum tepkiden, belki sadece akıl sağlığımı korumak için, elimden geldiğince güncel siyaseti izlememeye ve o konularda konuşmamaya, kalem oynatmamaya özen gösteriyorum. Ama insan ne sokakta ne de internette siyasete bulanmadan adım atamıyor. Damla damla dolduğunu hissediyorsun gün be gün.

Bir toplumun sahip olabileceği en değerli hasletlerden birinin müzakere kültürü ve uzlaşma olduğunu düşünüyorum. Farklı zihniyetlerde olabiliriz. Dünyayı muhatabımızla neredeyse taban tabana zıt bir zaviyeden algılıyor olabiliriz. Birbirimize katlanamıyor olabiliriz. Ama bu bile, olgun insanlar için hemhal olmanın, abi-kardeş, baba-evlat, komşu, hemşehri, meslekdaş olmanın önünde engel teşkil etmeyebilir. Kanımızın kaynamadığı insanla rutin zorunluluklar dışında görüşmeyiz olur biter. Ama başkalarına gösterdiğimiz nezaket (ya da kabalık) aslında bizim ne biçim bir insan olduğumuzun en su götürmez kanıtıdır. Yarın bununla anılırız.

Dünyayı farklı algılıyor olmak, bir bayramlaşmayı bile beden diliyle yapılan bir çeşit küfürleşmeye dönüştürmek için haklı gerekçe midir? Bu soruyu benim kadar adaşım Necdet Sezer beyin de kendisine sormasını arzu ederdim. (devamını oku…)

Read Full Post »