Archive for Ocak 2007

Gün geçmiyor ki laikçi cephenin cengaverleri babalarının malı olan Çankaya’yı kendilerinden olmayan birine, hele hele eşi başörtülü birine kaptırmamak için ERKEvari birbirinden dahiyane, ve yaratıcı buluşlar ile ortaya çıkmasınlar. Fakir patentçi de olduğundan mütevellit, memleketimizi sadece bilim ve teknolojide değil siyaset, sosyal yasamdaki bu tür dahiyane buluşları da yakından takip eder. Bu durum karsısında tabiatı ile bir “Haftanın ERKE’Sİ“ ödülü ihdas etmek de fakire düşmüştür.

Gecen haftanın ERKE’Sİ ödülü sahibi: Sabih Kanadoğlu

İlk hafta’nın ERKE’Sİ için yarışma kıran kırana geçti. “Sayısal üstünlük değil siyasal üstünlük” teorisyeni Baykal şimdilerde “istemediğimin Çankaya’ya çıkmasını engellemek için her yol caizdir” ilkesine sımsıkı sarılmış gözüküyor. Eh demokrasi’ye “açık oy, gizli tasnif” ile başlayan parti geleneğine sadık kaldığı için kredi vermek lazım. Her halükarda Baykal’ın önümüzdeki aylarda da daha çok buluşlara imza atacağından emin olduğumuz için ilk hafta oldukça yeni yetenekleri ödüllendirmeyi uygun bulduk.

Son günlerde “Çankaya bizimdir bizim kalacak” cephesinin başkomutanlığı hususunda da bazı karışıklıklar gözden kaçmadı. Amerikalıların sözü ile “bir sürü şef var, Kızılderili yok” hesabi her gün cephenin yeni “tabii lideri” isimleri ortaya çıkıyor. Biz Çankaya’ya elini kolunu sallayarak girip çıkan İlhan Selçuk sanırdık ama son günlerde Çankaya’dan çıkmayan CB’nin, Tuncay Özkan’ın darbeci emekli general Kemal Yavuz ile nerden geldiğini söylemediği “17 milyon dolarım ile kurduğu Kanaltürk gecesinde 4.5 saat eğlenişi, Onuncu Yıl Marşı’na katılarak mest olup, Emel Sayın’ın bütün yalvarmalarına rağmen Çile” şarkısındaki “Allah” kelimesini telaffuz etmeyişinden anladığımız uzre erkan- i harbin başında Tuncay Özkan var imiş. Neyse biz bu konuda tarafsızlığımıza gölge düşürmemek saikı ile ödülü her ikisine de vermemeyi uygun bulduk.Hal böyle olunca Eski Yargıtay Başsavcılığı yanında yakınlarda Büyükanıt Paşa’ya “artık duruma el koymak gerektiği” mektubunu yazmayan Emekli Subaylar Derneği’nin de onursal üyesi Sabih Kanadoğlu ipi göğüsledi.

ÖĞR. GÖR. SABİH KANADOĞLU (Yeditepe Universitesi)

[ Yargıtay Cumhuriyet Onursal Başsavcısıİstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur…. 19.07.1984 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen Kanadoğlu, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 26.12.1994 tarihinde ilk kez, 28.12.1998 tarihinde ikinci kez Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. 21.01.2001 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına atanmıştır. Emekli olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi’nde, Yüksek Lisans dersleri vermektedir. ]

En azılı laikçilerin dahi saçma” buldukları “ilk turda 367 bulunamaz ise CB seçilemez” fetvası medya da paramparça edildi; ama denize düşen Deniz Bey o yılana da sarıldı ve “Anayasa Mahkemesi hazırda beklesin” emrini vermekten geri kalmadı. Oyun planı söyle: Muhalefet “işverene” yani millete karşı “grevdeyiz” deyip meclise girmeyecekler. Baykal anında “Büyük hukuk adamı Kanadoğlu’nun da belirttiği gibi bu meclis CB seçemez; on dakikaya kararınızı verin” diyecek. “Hazır ol” da bekleyen Anayasa Mahkemesi 10 dakikada “yaa Baykal çok hakli” diyecek. Ve Baykal, generaller, seçkinler Çankaya’da toplanıp “bu kadına haddini bildirme” den sonraki “İkinci başörtüsü muharebesi” ni de kazandıkları için şampanyaları patlatacaklar. ve “Cumhuriyet’in bekası” için kadeh tokuşturup Onuncu Yıl Marşına tempo tutacaklar! (Magazin notu: Emel Sayın gecen seferki Çile şarkısı mürteciliğinden sonra Çankaya’yı ancak düşünde görecek). Ve domuzlar uçacak.

Mansiyon Ödülü’nün sahibi:

“Ersoy Bulut da kim” derseniz yalnız değilsiniz. Zaten problemde bu! Millet zat- i muhteremin ismini ancak parti değiştirdiğinde duyar imiş benim gibi. Bir kerecik de CHP üyesi olarak 2004 yılında komisyon basmış. Bu siliklik durumuna çareyi eski partilerinden CHP’nin elinde patlayan sine-i millet bombasını sahiplenip yeniden kullanıma sürer gibi yapmakta bulmuş Bulut. Amma ve lakin, kendi ifadesine göre o’nun yumuşak yüreği de Deniz Baykal’ınki gibi “kaos ortamı yaratmaya” razı olmamış. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Aşağıdaki yazı Mustafa Akyol Bey’in sitesinden. Ve takip eden yorum da benim cevaben yazdıklarımın biraz genişletilmiş ve düzenlenmiş şeklidir.  

“İslam Savaşları’nı Yeniden Düşünmek”

İslam dünyası neden Batı’ya göre daha güçsüz, fakir ve harap durumda? Bu soru, Osmanlı aydınlarından bugüne dek tartışılan, üzerinde kafa yorulan bir meseledir. Bugün ise belki her zamankinden daha anlamlı bir sorudur bu. Çünkü 1) sadece Batı değil Uzakdoğu da İslam dünyasını dünyevi kıstaslara göre geride bırakmış durumdadır, 2) İslam dünyasında yaşanan acılar ve dökülen kanlar belki tarihteki en feci boyutlarındadır.

Peki neden? Buna karşı pek çok Müslümanının başka medeniyetlerin özellikle de Batı’nın komplolarını cevap olarak öne sürdüğünü biliyorum. Emperyalizm, oryantalizm, siyonizm gibi kavramlar bolca kullanılarak yapılan açıklamalar bunlar… Bu açıklamalarda bazen kısmi bir haklılık bulsam da, şu iki soruyu soramadan edemiyorum:

1) İslam dünyasının bütün acıları nasıl olup da başkaları tarafından yaratılıyor? Müslümanların hiç mi hatası yok?

2) Eğer başkaları Müslümanlar aleyhinde komplolar kurguluyorsa, nasıl oluyor da Müslümanlar hep bunların kurbanı oluyor, neden bir türlü karşı-hamle yapamıyorlar?

Hürriyet gazetesinin kanımca en kayda değer yazarı olan Hadi Uluengin, geçtiğimiz günler içinde buna benzer soruları ele alan bir dizi makale kaleme aldı. “İslam Savaşları” başlığıyla yayınlanan bu dizinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci ve sonuncu bölümlerini ilgili linklerden okuyabilirsiniz. Bence mutlaka kulak verilmesi gereken şeyler söylemiş Hadi Uluengin. İslam dünyasında genel bir “rasyonel düşünce” eksikliği bulunduğunu, bu yüzden sorunları analiz ederek çözmek yerine komplo teorileriyle açıklayarak öfkelenme yaklaşımının egemen olduğunu vurgulamış. Ancak söz konusu “rasyonel düşünce eksikliğinin” İslam’dan değil, tarihteki belirli bir din yorumundan kaynaklandığının altını çizmiş.

Bence üzerinde düşünmeye tartışmaya değer bir argüman. Ne dersiniz?

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 3, 2007 08:48 PM

Okur Yorumları

Mustafa Bey,

Maalesef bu Hadi Ulu engin’i referans alarak vardığınız yargılar manzumesi ne derinlik ne mantıki bütünlük acısından sizin en parlak yazılarınızdan biri olmaya namzet. Bu “en kayda değer” (belki bunda koyunun olmadığı yerde keçi mantığı ile hakli olabilirsiniz, benim aklıma Enis Berberoglu gelir ama o da kayda değmez) dediğiniz Hürriyet yazarının link verdiğiniz ilk yazısı söyle başlıyor.

(daha&helliip;)

Read Full Post »

Necdet Sen, Patronsuz Medya Derkenar, 30 Ekim 2006*

  Ahmet Necdet Sezer, azınlık temsilcisi mi?

Bu yazının asıl kaynağı, Patronsuz Medya Derkenar (http://www.derkenar.com/dilinkemigi/cumhurveuslup.shtml) adresidir. Lütfen yazıları ilk yayınlandıkları özgün adresten okuyunuz.


Her 29 Ekim, Bağdat Caddesi lâikleri için bir gövde gösterisi ve iman tazeleme günü. Güneşli bir Pazar öğleden sonrası. Zengin semtin vitrinleri ışıl ışıl. Bir tane bile ucuz araba yok ortalıkta; cipler, mercedesler, porcheler sonradan görmelik yarışında.

Bu tuzu kuru insanlara ortak bir düşman lâzım. Kapıcıların oy verdiği parti neden olmasın?

Suadiye’deki Zara mağazasının önünde devasa hoparlörlerden insanın beden kimyasını bozacak gümbürtüde marş yayını yapılıyor. Anneme gidebilmek için o hoparlörlerin önünden geçmek zorundayım. Kırmızı ışıkta durmuş, yolun karşısına kapağı atmak için yeşili beklerken kulak tozuma desibelden balyozlarla vuruluyor.

Gökyüzünden helikopter filoları geçiyor sıra sıra. Birileri bizim paramızla bize gözdağı mı veriyor?

Her nedense, zoraki bir “çağdaşlık” ve “lâiklik” simgesine dönüştürülmüş olan Harbiye Marşı en çok da böyle günlerde velveleye veriyor ortalığı. Bağdat caddesinin tuzu kuru sakinleri lüks otomobillerinin, yazlıklarının, banka hesaplarının güvencede olduğunu bilmenin rahatlığıyla piyasa yapıyor. Belli ki bu gürültü onlara pek hoş geliyor.

Bakınıyorum, ortalıkta “şeriatçı”yı andıran hiç kimse yok. Ben varım, sevgilim var, uzun bacaklı kızlar ve oğlanlar var. Belki az ötede bir yerlerde, kalabalığın içinde birkaç plaza yazarı, üç beş artist manken falan daha vardır. Ama bir tane bile baldırıçıplak görünmüyor.

O halde bu gövde gösterisi kime?

Güya sivil bir idare, ama her yanda seferberlik havası. Seçimle gelmiş belediye, darbe çığırtkanlığı yapar gibi, belediye bütçesinden militer mizansenler hazırlıyor. Semtimin insanları belki de askerler tarafından yönetildikleri günleri özlüyor.

Türkiye’ye özgü bir tuhaflık deyip geçmek isterdim. Ama geçilemiyor. Memleketimin okumuş insanları yakın geçmişten hiç ders almamışçasına, ilişkileri gerdikçe geriyor. Konuşulamayan, tartışılamayan, uzlaşılamayan bir noktaya doğru koşar adım gidiyor gündelik hayatımız. Eskiden “sağcı-solcu” diye ortadan bölünen ailelerimiz, şimdi de “millici-avrupacı” diye bölünüyor.

En kemalistinden en liberaline kadar neredeyse herkes, kendisiyle hemfikir olmayanlar için en ağır ifadeleri kullanıyor. Herkes karşıtını faşistlikle suçluyor. “Satılmış, “vatan haini”, “yobaz”, “ticanî”, “angut”, “gabi”, “lumpen”, “dönek”, “hayvan” ve benzeri hakaretler artık fikir hayatımızın en yaygın sıfatları. Küfürler ortalıkta saçılıyor. En çok söven, en muteber fikir adamı.

Artık spor yazarlarının bile daha hızlı popüler olmak için siyaset yazdığı, ev kadınlarının haroşo, diyet, saç boyası sohbetlerinin arasına siyasi sloganlar sıkıştırdığı bir dönemdeyiz. Kolay yoldan önemsenmenin, bir cemaatin parçası olmanın, özetle yalnızlıktan kurtulmanın garantili yollarından biri siyaset konuşmak ve siyaset yazmak. Belki buna duyduğum tepkiden, belki sadece akıl sağlığımı korumak için, elimden geldiğince güncel siyaseti izlememeye ve o konularda konuşmamaya, kalem oynatmamaya özen gösteriyorum. Ama insan ne sokakta ne de internette siyasete bulanmadan adım atamıyor. Damla damla dolduğunu hissediyorsun gün be gün.

Bir toplumun sahip olabileceği en değerli hasletlerden birinin müzakere kültürü ve uzlaşma olduğunu düşünüyorum. Farklı zihniyetlerde olabiliriz. Dünyayı muhatabımızla neredeyse taban tabana zıt bir zaviyeden algılıyor olabiliriz. Birbirimize katlanamıyor olabiliriz. Ama bu bile, olgun insanlar için hemhal olmanın, abi-kardeş, baba-evlat, komşu, hemşehri, meslekdaş olmanın önünde engel teşkil etmeyebilir. Kanımızın kaynamadığı insanla rutin zorunluluklar dışında görüşmeyiz olur biter. Ama başkalarına gösterdiğimiz nezaket (ya da kabalık) aslında bizim ne biçim bir insan olduğumuzun en su götürmez kanıtıdır. Yarın bununla anılırız.

Dünyayı farklı algılıyor olmak, bir bayramlaşmayı bile beden diliyle yapılan bir çeşit küfürleşmeye dönüştürmek için haklı gerekçe midir? Bu soruyu benim kadar adaşım Necdet Sezer beyin de kendisine sormasını arzu ederdim. (daha&helliip;)

Read Full Post »

« Newer Posts