Archive for Mart 2014

Ahh öyle kararsızım ki! Bir tarafta Hakk öbür tarafta Şeytan. Nerden baksan zor tercih. Bir tarafta şeytanla yatakta olanlar, öbür tarafta Tayyip Bey’in deyimi ile sadece “halk ve Hakk” ile ittifak yapanlar. İkisi de cazip farklı nedenlerle olsa da.

Marmaray, metro, köprüler, havaalanları, temiz Haliç, su sıkıntısının tarihe karışması, benim gibiler için yiyecek makarna ve bulgur, yakacak kömür, karnımı kaşıyacak sıcak bir yuva, boyu uzun şarapçı Cüneyt Özdemir, Cem Boyner, Mine Kırıkkanat, kedi öldürme videolarını Face’e koyan Eskişher Üniversitesi’ndeki “proud to be white” entel ve diğer çapulcuların boylarını uzatmaları için havyar, balık ve şarap, selfieleri için I-pad, arabaları için yol yapılması, daha önceleri statü sembolü olan uçağa binme tecrübesini bu gün çocuk bakıcılarının dahi yaşıyor olması…. güzel ama öbür yanda da CHP-Çoban Sülü’nün asr-ı saadeti nostaljisi var. Boşuna dememişler “geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer”. Film şeridi gibi canlanıyor hatıralar:

70lerin ortalarında 250 gram sana yağı istihkakını almak için Taksim’den Beşiktaş Belediye Tanzim Satış Mağazası’na gitmek, 1.5 saat kuyrukta bekledikten sonra, kağıda sarılmadan (poşet de ne?) yüzüme fırlatılan margarinin eve gelmeden eriyip damlamaya başlaması, Taksim Tekel’de Samsun sigarası kuyruğuna girmek için zamanın geç olduğunu fark edip “yarin erken kalkmalı” diyişler, çöp dağları, Haliç’in bir kaç km uzaktan burnunuza gelen o romantik lağım kokusu…Polisten ehliyet almak için açıktan verdiğimiz standart rüşvet! “Bu ne için” diyenlerin yediği dayaklar…Cebimizde yanlış gazete ile yanlış mahalleye gitmemeyi bilecek kadar akıllı olduğumuz günler..Kilometrelerce benzin kuyrukları.. Hastane’de 1 dakikalık vizite için 4 saat bekleyip sıra gelmeden eve döndüğümüz, Pangaltı’dan Beyazit’e 2.5 saatte, balık istifi otobüslerde vardığımız günler, Sülü’nün yeğenlerinin sahte mobilya ihracatı ile devletten milyarlarca dolar götürdüğünü okuduğumuz “bazı gazeteler” ve onu savunan Nazlı Ilıcak ve kocasının Tercuman’ı(devamını oku…)

Read Full Post »

Sayın Başbakan,

Kusura bakmayın “başbakanım, cumhurbaşkanım, valim, komiserim, müdürüm, doktorum, ağabeyim..” gibi sahiplenme ifadelerinin olumsuz bir çağrışımı vardır fakirde. Liyakate dayanmayan, yakınlık ile menfaat devişrmeyi meşru gören bir sistemi çağrıştırır-ki şikayetim de bununla alakalı olacak. O sistemi de tarümar edip yerine liyakat sistemini tesis edebilecek tek lider de sizsiniz. Belki açıklarım şikayetnamemde. Bir de, sizin, benim değil ülkenin başbakanı olmanız hususu var ki o da aynı toplumsal zaafa işaret eder. Yoksa, Cumhuriyet Tarihi’nde “başbakanım” ifadesini en fazla gönül rahatlığı ile kullanabileceğim başbakan sizsiniz. Bu genlerimize kadar nüfuz etmiş zaaftan bizi kurtarmak! Zor iş ama imkansız değil. “Kurtuluş savaşımızı” kazanacağımıza inancım tamdır. Dileğim bir “ahlak devrimi” mahiyetindeki ıslahatlar ile zaferin perçinlenmesi, kazanımların kalıcılaşması ve bunlar üzerine yeni medeniyet inşasıdır.

“Huzurlarına vardım, bir cem gördüm, şikayetleri perişan. Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar. Hüküm gösterdim, faidesizdir deyu mültefit olmadılar…” (Google’dan değil, hafızadan-lise yıllarında girmiş ezberime) diye başlar ya Fuzuli’nin Padişah Kanuni Sultan Süleyman’a şikayetnamesi? Benimki de biraz öyle olacak. Sesimi duyuramıyorum “etrafınıza” da onların etrafına da, etrafın etrafına da. Dün “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” hepimiz idik. Sayenizde, onlar arasından atak davranıp, makus talihlerini değiştirip bir yerlere gelmiş abiler, ablaların nefisleri işgal ettikleri “ofislerine” sığmıyor. Pek çoğu için “dava” karlı, itibarlı bir kariyere dönüşüyor ve egoları tatmin aracı oluyor.
“Bizden” olanların ahlakı, “şeytanın mahalleleri” ile aynı demeye dilim varmıyor ama malesef, sayenizde güç edinenlerin hareket tarzları, öbür mahallelerle epeyce benzeşiyor. Mesele nerde ise o ata veya bu ata oynamak mesabesine düşüyor. En bariz olarak ta bizim medyada tezahür ediyor bu yozlaşma.

Fikrin sorumluluğu, ahlakını taa çocukluk yıllarından şiar edinmişim. Seçim öncesi olması hasabi ile “gene” susuyorum. Bir avuç insanın takip ettiği bu sanal fakirhanede dahi “önce zarar verme” ve “her doğru her zaman-her yerde söylenmez” ahlakı ile “gene” susuyorum. Ama bir gün PATLAYACAĞIM haberiniz ola! (devamını oku…)

Read Full Post »

bozkurtKemal_USeverim memleketin seçim sath-ı mailine girdiği dönemleri. Birkaç sebepten: Her şeyden önce, köşe kadılarını bırak, blogculara dahi “sath-ı maili”, “sorunsal” (problematic) gibi cafcaflı kelimelerle edebiyat kırarak ne menem kanaat önderi olduklarını ispatlama şansı verdiği için.

Ve demokrasinin mümkün kötülerin en iyisi olan rejim olduğuna kanaat getirmiş olarak, seçimleri “demokrasinin şöleni” olarak görmemden.

Ve dahi, en önemlisi, tabii ki inciler yönünden en bereketli mevsim olmasından.

Önce kendisine “Gandi” denildiğinde “Gandi kim ki” diye soran benim adım Kemal- dürüstlük abidesi (sadece 239 akrabasını SSK’da işe alan , stentleri piyasa fiyatının 25 misline almayı ve Kurum’a milyarlarca dolar açık verdirmeyi başaran, ama Rahşan Affı’ndan yırtan, CHP’nin en dürüst adamı) mazot alana 5 lira da cepten vereceğim-ben hesap uzmanıyım-siz değilsiniz, birleştirici güç, Fatoş’un vekili, Dersim’li Kürt, pardon Akşehir’li özbeöz Türk, Bozkurt, Alevi-pardon, Sünni Sufi, solcu, pardon sağcı, laikçi, pardon dinci, çarkçı Kemal’den inciler:

“Her zaman söylerim, yalancıdan başbakan olmaz”

Bence ümitsizliğe kapılma, daha işin başında Kemal’im. Sen gayret et, olmaz olmaz.

(devamını oku…)

Read Full Post »

Ceket Resim
Yozgat Ana-Fen dershane öğrenciliğinden başlayıp dünyanın en yüksek tirajlı(!) gastesinde “tarihe not düşme” mevkiine yükselen dumanlı dumanlı oy bizim Yozgat-gencin Pultizer ödülünü hak eden, suskun Fatoş’u konuşturma başarısı takdire şayan idi lakin “sadece bir tane ceketi var, onun da cebinde Cevşen var, Türkiye’ye döneceği gün için saklıyor, şimdi çıplak dolaşıyor” deminde imaj operasyonu twitci gençlere alay malzemesi olması üzerine işin gene başa düştüğünü anladım ve Muhammed Taylan’ı annesinin kucağına bıraktığım gibi PR-İletişim teknikleri-felan-101 dersinde edindiğim “yılan yağı satıcısının imajını parlatma” uzmanlığımı kullanarak Fatoş’un imajını Paris Hilton’u dahi hasetten çatlatacak seviyeye çıkracak 10 öneri ürettim. “Can’t fail” listemi ne ananas, ne tespih ne rafineri ihalesi, ne de KPSS cevap anahtarı beklentisi içerisinde, hizmete himmet niyetine sunuyorum:

10. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi her üç büyük kulübün de şampiyonluğu için dua etmektedir (“Münzevi mürşid’in futbolla ne alkası olabilir” diyenler için not: son mülakatında bir tek Fener 4-2-4 oynasın demediği kalmış kıtmirin).

9. Muhterem Fethullah sadece Tel Aviv’deki Yahudi çocukların başlarına düşen bombalar (!?) için değil, San Francisco’da eşcinsel evlilikleri reddedilen Amerikalılar için de gözyaşı döküyor! Çünkü bizim şiarımız, demokrasi, insan hakları, hayat tarzına saygı, çoğulculuk, felan… (devamını oku…)

Read Full Post »

OLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERA
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Dünyanın nüfusu yedi miyar bir oldu, 13 Mart 2014, saat 12:45 itibarı ile. 3.36 kg, 52 cmlik bir küçük adam! Benim ilk ve mucize olmazsa son çocuğum. Anne ve bebek iyi çok şükür.

Hoş geldin Muhammed Taylan Yıldırım!

Oğluma ilk mektup

Hoş geldin oğlum!
Baharla geldin
Yaşlı ağacın ilk ve son dalısın
Kışımı bahara çevirdin!
(devamını oku…)

Read Full Post »

Golden Retriever puppy yawning a_aaa-Cute-baby-and-cute-cat

Read Full Post »

Başbakan Erdoğan’ın Gülen ve Örgütü ile ilgili takip ettiği politika ve verdiği mesajlara bakıldığında bunun gereğinden fazla sert veya Cemaat tabanından hala gelebilecek oyları kaçırtıcı nitelikte olduğu söylenebilir. Nitekim Cemaat tavanı da tabana “hedefte siz abiler, ablalar, dünyaya sadece Allah rızası için hizmet götüren ihlaslı Hizmet erleri varsınız” propagandasını pompalıyor epeydir.

Peki neden Erdoğan seçim öncesinde oylarını maksimize etmek için yararlanabileceği muhtemel oy havuzlarından biri üzerinde olumsuz etkiler bırakacak mesajları vermeye devam ediyor? Bunun birinci cevabı Erdoğan’ın kişiliği olarak verilebilir. İnandığı doğruları hesapsız, müdanasızca söylemesi – ki bu siyasi doğrucluk lisanında “no no” dur. Bu siyasi stratejistlere sorsanız Erdoğan’ın “one minute” çıkışı da, Mısır’da Sisi Dabesi’ne karşı , Suriye’de Esed’e karşı tavizsiz duruşu da, seçim dönemlerinde içerde Türkiye’nin bildik siyasetçilerinin aksine “menfaatçi seçmene” dönük, gerçekçi olmayan vaadlerde bulunmaması, seçim ekonomisini benimsememesi de yanlış stratejilerdir. Ve bu stratejileri izleyenler içerde de dışarda da kaybederler. Gezi’de de Erdoğan’ın lisanının sertliğini eleştirenler doğru yaklaşım olarak Bülent Arınç ve CB Abdullah Gül’ün yumuşak lisanını gösterdiler.
Ama bu örneklerin hepsinde Erdoğan o “yanlış siyasi söylemlere” rağman değil onlar sayesinde kazandı. O siyaset bilenlerin alışıldık paradigmalarını toptan reddeden, ahlaki doğruculuğun halk nezdinde de makes bulacağını düşünen bir siyaset güdüyor Erdoğan. Monşerler, siyasi iletişimciler, statükonun ezberlettiği formüller ile çözümler sunanların anlamadığı da bu: doğruculuğun piyasa değeri de vardır bu toplumda.
İşte Erdoğan’ın “Cemaat politikasını” da bu çerçevede okuyorum ben. Söylediklerinin doğruluğuna inanıyor va “maşeri vicdana” güveniyor. Bir kısım insan yüz çevirse de bir o kadar, belki de daha fazla diğerinin bu ahlaki duruşunu takdir edip ona yaklaşacağını düşünüyor. Hani birkaç sene önce kullandığı “hiddet te bir siyasi ifade şeklidir” mealinde bir sözü vardı ya, o. Buradaki hiddetin bir rol değil, samimi olduğunun halk tarafından anlaşıldığını ve onları enerjize edici olduğunu da biliyor.

Cemaat’le ilgili tehditvari sözlerinin daha önemli bir nedeni daha var. O da “17 Aralık teşebbüsü” ile başlayan süreçte kendisinin ve Hükümeti’nin yalpalamadığı, gücünden bir şey kaybetmediği, tam tersine teşebbüs sahibi FG ve Cemaat’inin kaybeden olduğu mesajını pekiştirmek istiyor. Bu mesaj bilhassa içerde ve dışarda çekişmeyi bir maç seyreder gibi seyredip “kazanan ata” oynama temayülündekiler, örneğin bir kısım medya, İstanbul sermayesi, dışarda da Cemaat dezenformasyonu etkisinde kalmış güç odakları nezdinde önem arz ediyor. Onlara “yanlış ata oynamayın” demiş oluyor. (devamını oku…)

Read Full Post »

“Büyük adam” olmak zor iş. “Önemli” olmak fazla şey ifade etmez; “ünlü” olmak başlı başına hiç bir şey. Oysa “iyi” olmak çok zor da değil, iddialı da. Nevzat Eski bunun delili.
Benim kahramanımsın Nevzat! Ama yok vaz geçtim, kahraman olmaya da ihtiyacın yok. İyi adamsın!

“Başarının değil değerlerin insanı ol” (A. Einstein)
****************************************************

Sokakta aç ve kimsesiz köpek kalmasın diye…
Köpekler
ANKARA’da oturan işçi emeklisi 54 yaşındaki Nevzat Eski, 3 katlı bahçeli evi sokak köpekleri için barınağa dönüştürdü. Eski, “Burada 40 sokak köpeği barındırıyorum. Perişan halde bulduğum 2 yaşındaki bir köpeği de her gün veterinere götürerek tedavi ettirmeye çalışıyorum” dedi.
Nevzat Eski, emekli olduktan sonra kendini sokak hayvanlarına adadı. Emekli maaşının tamamını hayvanların bakımını ve yiyeceklerini karşılamak için harcadığını belirten Eski, “Hayvan severlerden beklentim, artan yemeklerini çöpe atmasınlar ve bana ulaşırlarsa, aracımla gelip alırım” dedi.

Ağabeyine ait olan Ahlatlıbel’deki 3 katlı evi barınağa dönüştüren Eski, Küçükesat Mahallesi’nde perişan halde bulduğu sokak sokak köpeğini de 16 gündür Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları birimine götürüp, tedavi ettirmeye çalışıyor. Her gün 4 saat boyunca serum ve antibiyotik verilen ’Tom’ adlı köpeğin bir an önce sağlığına kavuşması için tüm imkanlarını zorladığını belirten Eski, “Yemek yemeyen ve yarı baygın haldeki köpeği 16 gündür aracımla Veteriner Fakültesi’ne götürerek tedavi ettirmeye çalışıyorum” dedi.

Devamı burada
********************************************
Hamiş: Bu da Nevzat’ın kardeşi Bilal. Tanırım, iyi çocuktur.

Herkesin “iyi çocukları” kendine. Benimkileri buradan tanıyabilirsiniz:

https://bekirlyildirim.wordpress.com/category/dostlarimiz/

Read Full Post »

Sanıyorum 20 yıl kadar önce idi. New York’tan İstanbul’a uçuyordum. Yanımda Amerika’lı misyoner bir kadın vardı; kocası da arka koltukta. Hangi kiliseden olduğunu iyi hatırlamıyorum ama Mormon veya Evanjelik olmalı idi. İlk olarak ondan duydum Mut’a nikahını. Bana İslam’ı kötülemek niyeti ile bahsettiğini biliyordum konuşmamızın muhtevasından. Ne imiş diye sordum. “Bir gecelik evlenme” dedi. “hmm, neden herkes gibi ‘one night-stand’(bir gecelik beraberlik) demezler ki?” dedim. “Bilmem” dedi ama mesajımı aldı. Kast ettiğim kendi ülkelerinde “one night stand” denilen olayın ne kadar yaygın olduğu vurgusu idi. Nikah falan gibi formalitelerle zinayı meşrulaştırma gayreti yoktur zira zina her yerde her zaman var olan bir rekreasyon aktivitesidir kendi ülkelerinde. İffet konusunda İslam dünyasına karşı epeyce aşağılık duygusu yaşayan bir Batılı misyonerin savunma psikolojisi ile projeksiyon yapması olarak değerlendirdim olayı. Geçti gitti.

O zamandan beri Mut’a nikahı denen olayı belki bir iki kere daha duydum muhtemelen Cemaat medyasından ama üzerinde durulacak bir vaka olarak algılamadım. Son olarak sanıyorum 8-10 ay kadar önce –tesadüfe bakın ki gene Zaman’da “ Iran istihbaratı tarafından Türkiye’ye sokulup mut’a nikahı ile devlet görevlileri ile evlendirilen İran’lı hemşire kılığındaki güzel kadınlar” haberini okumuştum. O zaman Cemaat’in ne dolaplar çevirdiğni bilmeyen gafillerden olduğum için ön yargısız yaklaşıp, “hmm, demek böyle şeyler de varmış” şeklinde idi tepkim.

Ve 2-3 gün önce Samanyolu ve diğer Cemaat medyasında Güya “İslami” bir konferanstan bahsediliyor idi ama arka plandaki kocaman poster “Mut’a nikahı…..” hakkında idi. Artık uyanmış bir tecrübeli vatandaş olarak “bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü“ oldu tepkim. Ve dünkü Yeni Şafak’tan Abdulkadir Selvi Cemaat’in sahneye koyacağı yeni oyunun adının Mut’a Nikahı olacağını yazıyordu. Kusura bakma Abdulkadir feraset veya istihbarat puanı veremiyorum zira sen haber verdiğinde film vizyona girmek üzere imiş. Bu günkü Zaman’dan haber Başlığı: Mut’a, istihbari silah olarak kullanılıyor! (devamını oku…)

Read Full Post »

Darbeci paşalara, kendisine hakarette sınır tanımayan küfürbaz Çölaşan’a, Papa’ya mektuplarında ezilme, yüceltme, izzet, iltifatta sınır tanımayan Pennsylvania Göçmeni’nin Bediüzzaman Said Nursi’yi “tanımadığı, belki Tolstoy, Shakespeare gibi okumuş olabileceği bir yazar” dan başka şey olarak görmediğini kendi sitesinden öğrenmiş idik (Metin Karabaşoğlu gibi bir çok yazar aynı veya benzeri mealde bir çok ifadelerini sundu).

Son incisini Başbakan Erdoğan’ın seçim konuşmasında duydum: 1995’te Merhum Savaş Ay ile yaptığı röportajda “Farz-ı muhal Cebrail Parti kursa ona da oy vermem” diyesi imiş (siyasete ne kadar mesafeli olduğunu vurgulamak için). “Diyesi imiş” diyordum ama biraz önce TV’de kendi kulaklarımla duydum. Sözlerini tam ezberlemediğim için küçük hatalar mümkündür ama hatırladığım:

Cebrail (aleyhisselam dedi mi emin değilim, demiş olabilir) ile tanışmam.. (veya hiç karşılaşmadım da demiş olabilir). Bana gelip dese ki parti kurdum, ‘kusura bakma’ derim…..”

(abartma yok azaltma olabilir). Aynen bu tonda anlatıyor.. Meleklerle, peygamberlerle sık sık buluşup konuşan biri olduğunu hissettiriyor dinleyiciye. Hani siyasiler, ünlüler bir diğerini küçümseyici “felanca kişiyi tanımam, belki karşılaşmış olabiliriz, hatırlamyorum” türü ifadeler kullanır ya, tam o tonda ve tavırda, yüzünde bir kendini beğenmişlik tebessümü ile serd etti bu sözleri!

(bu da bizim 14 yaşındaki, yakın zamana kadar dershane öğrencisi, abla evleri müdavimi Semanur’un TV’de duyduğu sözlere tepkisi: “Diğer meleklerle sık sık düşüp kalkıyor olmalı..Azrail (as)’ı tanıyor mu imiş?” (devamını oku…)

Read Full Post »