Archive for Şubat 2016

-28 Şubat diye bir şeyler duyuyorum; neyin nesidir sahi?medya-basortusuavi
-Ne kadar zamanın var?
-Fazla diil, daha Trabzon-Gassaray maçında hakeme kırmızı kartın arkasındaki komployu ve Survivor’daki oğlanın gerçek yaşını araştırıcam.

-O zaman Büyük Patlama’ya kadar gidemeyiz. MS 15. yüzyıldan başlıyorum; senin gibi zamane gençleri kıyağımı unutmasın.

İslam hayatı düzenleyen din olması gereği hayata bir çok sınırlama koyar. Hristiyanlıkta da öyle idi ama bu sınırlamayı koyma gücü olan bir ruhban sınıfı (Kilise) vardı. Kendi hükümranlığına hizmet eder idi. Batı-Hristiyan dünyası Rönesans ve onun yolunu açtığı Reformlar ile bu hem Kilise’nin hem İncil’den gelen 10 emir gibi bariyerleri yıktı. Materyalizm din oldu. Maddeyi (fiziki dünyayı) kontrol etme, yani fiziki bilimlerde ilerlemenin önü açıldı. Endüstri devrimi bundan neşet etti. İslam dünyasında bilimde ilerlemek için tek motif “yaradılanı, yaratılıştaki hikmeti anlama” olabilirdi. Hatta bu merakı dahi Allah’ın işine karışma, vahyin ötesinde hakikat arama addederek karşı çıkanlar oldu. Dolayısı ile kanaatkar olmayı, ahireti dünyaya öncelemeyi şiar edinen İslam kültürü, artık maddeye tapmayı din haline getirmiş olan Batı ile bilimde, fende yarışacak motivasyonu yoktu.(bkz. Büyük Patlama’dan ‘Kıyamet”e “geri kalmışlık, ileri gitmişlik“(Star -Açık Görüş). Unutmayalım ki maddeyi kontrol etme arayışıdır pozitif bilimin işlevi. Yarışa girmedi dahi Müslümanlar Batı ile böylesi bir yarışta olmayı dahi zül sayan ve gerek Araplar gerek Osmanılar sayesinde kendisini medeniyetin daha ileri bir evresinde gören Ümmet. Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren Batı’ya karşı devamlı kaybeden Osmanlı’da aşağılık kompleksi emareleri görülmeye başladı. (ki bunu Lale Devri’ne kadar götürmek de mümkün). (daha&helliip;)

Reklamlar

Read Full Post »

a_b_buyuka2aeac4cBaştan söyleyeyim de ilgi duyanlar okumaya devam etsin. Konum gene “bizim medya” tenkidi (eleştirisi). Artık bu “bizim” kelimesini de utanarak kullandığımı not etmeliyim.

Bir provokatif soru ile başlayayım: Bir takım devlet mevkileri, medya, siyasi makinada görev verilenler söylemleri ile gayet “bizden” ama fikir, bilgi seviyeleri kifayetsiz olduğunda mı daha yararlı olurlar yoksa “yandaşlıkları” pek belirgin değil ama fikir, bilgi, analiz kapasiteleri daha yüksek olduğunda mı? Daha kısa olarak liyakatsiz ama tarafını her söyleminde belli eden mi, liyakatli ama olaylara yaklaşımda taraflığını öne çıkarmayan mı? Tabii ki soru provokatif olsa da retorik benim için.

Medyamızın en saygın üyelerinden iki tanesinin birer yazısı üzerinden bu savımı desteklemeye çalışacağım.

Birincisi Ayşe Böhürler; bizim medyanın en saygın kadın yazarlarından. Felsefeden, duygulara, kültüre, sanata, sosyolojiye, siyasete her konuda yazar hatta ses getiren programlar yapar kendisi. AK Parti’nin kurucuları arasında olmasına rağmen herhalde zaman zaman eleştirel pozisyonlar alması son seçimlerde adaylığını engelledi veya Meclis dışında daha faideli işler üretebileceği düşünüldü, bilemem içerdeki işleri. Ben yazdıklarıyla ilgileniyorum.

Şu satırlar “Kendi milletinden nefret ederken…” başlıklı son yazısından. (daha&helliip;)

Read Full Post »

ali-b-670Ali Bayramoğlu genel siyasi çizgisinde fazla zigzaklar olmayan, ilkeli bir köşe yazarı. Sorun tutarsızlık veya ilkesizlik değil, ilkeleri. Kendisini 15-20 yıllık takibimde edindiğim genel intiba, sol kökenli “liberaller”, demokratların muzdarip olduğu anti-devlet  ki bu çoğunlukla anti-biz şeklini alır- çizgisinden sapmaması. Anti-biz nedir? Basitçe, bizimle, bize ait olan şeyler, değerler ile, kollektif temsilcimiz olan devlet ile aynı çizgide olmayı zül saymak. Kanaatimce bu Batı’dan gelme “entellektüel olmak için iktidara muhalif olacaksın”(!) düsturunu bilmesinden ve kendisini böylesi seçkin bir gruba dahil etmesinden. Aksi,adamı yandaş, sahibinin sesi vb. nitelemelere maruz bırakır ki bunu kimse istemez. Bu çizgisinden dolayı Kaverengiburunlubeyazeskikaptan (veya kendi ifadesi ile Özkökgiller’in) dahi takdirine şayan olmuşluğu vardır kendisi bundan utanç duysa da.

“Biz haksızız” demeyi veya daha müşfik ve yanlış tabir ile “özeleştiri” yapmayı asli hatta biricik görev addedince artık Ülke’nin karşılaştığı her sorun veya olayda “çözüm” önermek kolay oluyor. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Gene aklıma geliş sırasına göre:

1. Medya işleri çok kötü gidiyor. Öbür medyayı biliyoruz, ben “bizim medyadan” bahsediyorum. Medyayı yönetme politikanız hiç de yararınıza ve dolayısı ile milletin yararına işlemiyor. Cehaleti, cehaletin cüretini ödüllendiren, akıl, izanı, analitik düşünceyi, yapıcı eleştiriyi cezalandıran bir “bizim medya” var. Gülay Göktürk size ve bize o uçağınızdan eksik olmayanların tamamı kadar faide sağlar idi ve sağlıyordu da, kolayca “yandaş işte ne olacak” denilip çöpe atılamayacak statüsü ile. Fehmi Koru ne ferasetine ne basiretine ne de dava bilincine fazla saygı duyduğum bir gazeteci idi ama düzgün Türkçe yazabiliyordu, birikimi vardı ve araştırıyordu konuları. İşkembeden sallayan şakşakçı cüheladan değerli idi nerden baksanız. Mahcupyan hakeza analiz yapıyor, mantıki önermeler, kimine katıldığım, kimine katılmadığım çıkarımlar ile gazetecilik seviyesini yukarılarda tutuyordu. Katılmadığımızda “katılmıyorum” diyebiliyorduk hepsine de.

Mevcut elemanların kimi düzgün Türkçe cümle kurmaktan aciz, kurabilenler de “ne desem karımı maksimize ederim” sorusu ile klavye, mikrofon başına oturuyor. Bunların hakim olduğu mafyavari medya düzeni tabii ki liyakat sahibi, “Türkçeniz bozuk, haberiniz yanlış, geri plan bilgisi için bir Google’a tıklasaydınız, neye dayanıyor bu komplo teorin, bununla Tayyip Bey’e faiden mi dokunuyor sanıyorsun..” diyenleri kalelere yaklaştırmıyor. Ne davası Tayyip Bey! Bunların davası nefisleri! Dava sahibi olacak çapta kim kaldı ki! Aralarındaki didişmeler ganimet bölüşümü ile alakalı.

Medyayı vasatizmin diktatörlüğüne teslim etmek, hem de bunu ödüllendirmek size, yani bize, yani millete kar sağlamaz, sağlamıyor işte. Artık sizi. Hükümet’i destekleyici her mesaj/yorum “aktrol” muamelesi görüyor, gayet makul argumanlarla dahi. Bu iyi değil.
(daha&helliip;)

Read Full Post »

CAM00973Resim-Araba-Serpil-4-1-2013 049Onu on yıl önce tanımış ve anında aşık olmuştum. Sokakta bulunmuş, yeni sütten kesilmiş, birileri evine almış ama bakamayacaklarına karar vermiş ve yavrum Danny’nin ölümü üzerine tekrar birkaç evlat edinmeye karar verdiğim günlerde bir internet ilanı sayesinde yolumuz kesişmişti.

Danny gönlümde yeri doldurulamayacak ilk prensim idi. Kısmet de on yıllık beraberliğimizde prensesim olmayı başarmış idi. Bu on yılda aileye çok eklenmeler oldu. Bir ara sayı bir düzineye kadar çıkmış ve beni Erenköy’deki apartman dairesinden daha geniş bir mekan aramaya sevk etmiş idi. Yavruların kimini bebekken evlatlık verdim, kimini araba ezdi, kimi faili meçhul/kayıp, 1-2 tanesini insanlar çaldı, bir ikisi kucağımda veya veterinerde ötanazi ile can verdi ve bir çoğu da köpekler tarafından öldürüldü.

Kısmet’in bir gözünü veteriner kör etmişti. Bir kere de komşunun saldırgan bir Dogo Argentino cinsi köpeğinin dişlerinden az yara ile kurtulmuştu.

Kısmet’in hayatı da sokakta baktığım köpekler tarafından parçalanılarak

Kısmet kısır olduğu için anneliği evlat edindiği 1-Numara'ya yaptı)

Kısmet kısır olduğu için anneliği evlat edindiği 1. Numraya yaptı)

son buldu. Benim yanımda köpekler-kedilerin hepsi biribiri ile iyi geçinirdi, dost olduklarını öğretebilmiştim ama aklımın bir yerinde de Allah’ın “evcil hayvan” yaratmadığı ve günün birinde vahşi tabiatın, öğretilmiş davranışlara galebe çalabileceği korkusu vardı.
1431951441821
Ve şimdi öğrendim ki katillerden biri de bir zaman önce sokakta yalnız bulduğum, tahminen yakındaki bir “köpek eğitim yeri” (köpek işkence merlezi daha uygun olur, eğitimci çapulcunun teki ve eğitim yeri de bir kulübe!) olan yerden kovulmuş veya kaçmış bir Sibirya Kurdu imiş. Parçalarını yerken görmüş, komşu okulun bekçisi. Komşu İbrahim’e takılıp gelmişti. Hep beraber bakıyorduk. (daha&helliip;)

Read Full Post »