Archive for Nisan 2016

3din“Bu da nereden çıktı  şimdi, bunca meselemiz varken ve hepimizi bitap düşüren konu nihayet gündemden düşmüşken” sorunuz varsa bana değil TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a sorun. Konuları ben belirlemiyorum. Benim ilham perilerim de Aziz Nesin’in zebanileri gibidir; daha önce ifade ettim.

Biz, uzun bir İslami aktivizm, siyaset geçmişi olan, bilge adam intibaı  uyandıran Başkan Kahraman’ın sonradan “şahsi görüşüm” dediği “Anayasa’dan laiklik kalksın” mealindeki çıkışını, boş bulunma mı, akıllı strateji mi olduğu konusunda tahmin yürütebiliriz ancak. Ama niyet okumadan geçinen bunca köşe, ekran kadısı varken ne gereği var!

O zaman kavramın kendisi üzerine bir kaç düşünce

Laiklik kelimesini dünyada en fazla kullanan ülke olduğumuza bahse girerim. Kelime  Laicite Fransızca olsa da (herhalde Latince köken-düzeltme, eski Yunanca) modern zamanlarda biz devraldık. Kavram kargaşasının bir nedeni de bu zoraki modernleştirme ithallerinden olması (Bkz. Post-Modern Secularism: The Turkish Version )

Laikliiğin tanımı şu mu olmalı bu mu üzerindeki tartışmaları lüzumsuz buluyorum. Soruya aynı  kesimdeki aydınların dahi çok farklı cevaplar vermesi de yanlış soru ile işe başlandığının kanıtlarındandır.

Laiklik değil demokrasi

Temel soru laiklik tanımı değil yönetim biçimi tanımıdır. Zira laiklik olsun mu, hangi türü olsun vb seçimler bu tabiri caizse anayasaya, veya temel kanuna göre belirlenir.  (daha&helliip;)

Read Full Post »

SuphiAltındökenözgecan

Gene malumun ilamı ile başlayayım: Hukukçu değilim ama normal ülkelerde hukuk, yasalar, devletin yetkisi, sorumluluğu gibi kavramlar  ve hukukun neşet ettiği insanın vicdanı,
adalet duygusu gibi kavramlara yabancı değilimdir ümit ederim.

Hukukçular dilerlerse nerede yanıldığımı işaret ederler. Her zamanki gibi bunlar benim inandıklarım,hissettiklerim, düşündüklerim:

1. Hukuk devleti, gelişmiş insanların ülkesi Özgecan’ın hakkını korumakla değil, Özgecan’ın katilinin hakkını korumakta ortaya çıkar. Bir hunharca cinayete kurban giden bir kadının hakkını en ilkel ülkeler dahi korur. Pek çoklarında da katilini işkence ile öldürürler, devlet veya aşiret, kabile, galeyana gelen halk. Ama ancak hukukun cari olduğu ülkelerde “en adi suçluların” dahi hakları vardır.

2. Türkiye’de idam cezası kaldırıldı; ki ben karşı idim bu karara, hala da öyleyim. Hiç bir suçluyu kişiler veya toplum cezalandıramaz veye herhangi bir hürriyetinden alıkoyamaz. Cezalandırma (bir takım hürriyetlerden muayyen bir süre yararlandırmama), “ıslah etme”  tekeli devletindir, halk adına devlet eli ile kullanılır. (daha&helliip;)

Read Full Post »

ertuğrul.7jpgElitizm üzerine ilk tecrübelerim kendimi bilmem kadar eskidir. İlkokul müdürümüz Adil Kuruçay ve öğretmen Nuran Kesici’nin, doktor, hakim, banka müdürü çocukları ile gariban fakir çocuklara davranışları arasındaki bariz farkın bıraktığı izler belki de benim çocukluk yıllarında sola yönelmemdeki en büyük etkenlerden idi. Ama taşın sert olduğunu ve Türk solcusunun sağcı olduğunu anlamak için İdris Küçükömer’i okumam gerekmedi. Müdür’ün koyu CHP’li olduğunu sonradan öğrenecektim. Cumhuriyet’in ilanından bu yana halka adeta incelemeye aldıkları veya kurtarmaya çalıştıkları bir nevi hayvan muamelesi yapan Halkevleri’nin kokonalarından “köylü memleketin efendisidir” diye sahte tevazu, sırt sıvazlama yapıp Aşık Veysel’i ve köylüyü “görüntü kirliliği yapıyor” diye Ankara’nın mutena semtlerine sokmayanlara,  hizmetçisine “istikar senin neyin vasayet” diyen Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı’ndan (hala anlamadınız mı üniversite okumuşları düşününce adamı neden afakanların bastığını?)”halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor” diyenine, şarabın ve vücut sıvılarının tadı, insan anatomisinin belirli kısımları üzerine sapık saplantılarını utanmadan el aleme anlatarak elit olduğunu düşünenine kadar Türkiye’deki elitistlerin ekseriyeti kendisini solcu veya sosyal demokrat diye tanımlar.

Aslında ifadenin normatif tanımı illa da negatif bir içeriğe sahip olmak zorunda değil. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Erdoğan-Obama“Dakikalar” ‘ı çift anlamlı kullandım. Biri artık hepimizin tartışır olduğu görüşmenin olması yanında süresinin kaç dakika olduğunun önem ve ehemmiyeti. Diğeri ise gavurların “tutanak” veya konuşulanlar yerine kullandığı “minutes”.

Dakikalar, yani süre

Bu “kaç dakika görüştü” meselesi yeni değil. Benim aklıma gelen ilk dikkat çekme, İnönü’nün damadı (nam-ı diger Milli Damat) Metin Toker‘in 1974 Kıbrıs Çıkartması sırasında, kayınpederi Milli Şef’i devirdiği için hiç hazzetmediği Ecevit’i küçük düşürmek için bir gazetede (Sanıyorum Cumhuriyet) yazdıkları idi. Çıkartma’dan bir gün önce İngiltere’ye gidip onların garantör devlet olarak müdahele etmesi için yalvaran Ecevit zamanın İngiliz Başbakanı Harold Wilson ile görüşmesinin sadece on dakika sürmesi üzerine şöyle bir şeyler yazmış idi.

On dakikada ne konuşulur ki?

How are you Mr. Ecevit?

Fine, thank you. How are you Mr. Prime Minister?

Fine, thank you.

How is Mrs.Ecevit?
-She is fine thank you,
How is Mrs. Wilson?
She is fine, thank you
………..

ve on dakika doldu” (hafızadan).

Ve madem gerilere gittik. O zamanlar başbakanlar ABD’ye gittiğinde başkanla falan görüşemezdi. Şansları yaver giderse dışişleri bakanı…Çıkartma sonrası The Ambargo’dan önce Türkiye’ye gelen en yüksek devlet adamı Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco idi; o da “Mr. İcvit”‘in kulağını çekmek için. Menderes ABD’ye gayri-resmi ziyaret için gittiğinde (daha&helliip;)

Read Full Post »