Archive for the ‘Bir zamanlar Türkiye’ Category

MenderesSivas’ta, dört-beş yaşında bir çocuktum, ufacıktım,
top oynadım, acıktım*
..sokağa çıktım. Baktım evimizden yüz metre kadar uzaklıktaki Lise’nin (şimdi Kongre Müzesi) önünden bizim evin bir tarafının baktığı Kurtcebe Noyan Caddesi’ne (Taşlı Sokak, şimdi Cafeler Caddesi deniyor)dönen bir kalabalık marş söyleyerek yürüyor. Sözleri de aklımda kalmış:

“Olur mu böyle olur mu
Kardeş kardeşi vurur mu
Kahrolası diktatörler
Bu dünya size kalır mı?”

Ne zaman bunların kim olduğunu çözdüm bilmiyorum. Ama fazla ileri yaşlar olmadığını biliyorum. Zira ben ilk okul başlarında Cumhuriyet okurdum.

Şimdi bu sözleri bir bulmaca olarak okura sorayım? Bunlar kimdi?

1. Darbe (pardon İhtilal)henüz olmamıştı, bunlar Menderes-Bayar İktidarı’nı protesto ediyorlardı.
2. Darbe olmuştu ama henüz Menderes, Polatkan, Zorlu asılmamıştı; idamlara zemin hazırlamak, “Devrim’i” pekiştirmek için standard propaganda.
(devamını oku…)

Read Full Post »

1 Nisan, 2009’da düştüğüm notlar yeniden:
che1muhsin-2 gezmis metin-yuksel2Muhsin Yazıcıoğlu, Metin Yüksel, Deniz Gezmiş ve Ernesto Che Guavera isimlerini bir arada zikretmeme kızanınız varsa ben masumum! Kabahat Yeni Şafak yazarı Saih Tuna’da. Ahmet Yıldız için kızan olmayacağından eminim. Zira o pek bilinmez. Birazdan tanıyacaksınız bu “anti-kahramanı” da.

Ernesto ile yolumuz pek kesişmedi. Hatta herkesinki gibi üstünde onun resmi olan bir tişörtüm dahi olmadı.

Diğer üçü ile kesişti farklı nisbetlerde.
Muhsin, Denizli’de tertibimdi. Aynı koğuş ve mangada idik.

Deniz Gezmiş’in annesi Mukaddes Hanım ablamın ilk okul öğretmeni idi.
(devamını oku…)

Read Full Post »

Dersimin kayıpkızlarıÇocukluğumda hafızama yer etti bahsedeceğim karakterler ve hiç çıkmadılar.
Birincisi, doğduğum köy, Sivas’ın Yıldızeli İlçesi, Kavak Köyü’nden.

Çocukluğumda yaz tatillerinde babamdan yalvarıp yakararak izin koparıp, bir kaç günlüğüne gidebildiğim Köy’de bir aile yaşardı. Evlerine de gitmiştim bir defa. Muhtemelen köyün en temiz, düzenli hatta diğerlerine kıyasla en modern evi idi. Ailenin hali vakti yerinde idi köy ölçeğinde. Akranım sayılabilecek iki oğulla tanışmıştım.Sanıyorum ikisi de öğretmen oldular. Aklı başında, düzgün kişiler olarak yer etmiş hafızamda.

Ama neden bu aile için, arkasından “gavur” veya “Ermeni”diye bahsederlerdi?
(devamını oku…)

Read Full Post »

Yaş-3.5- 12
(devamını oku…)

Read Full Post »

Sadece tanınmış ağızlardan çıkan mesajlar değil onlara verilen tepkiler de aynamızın bir parçasıdır.

Güncel örnek: İslam Fıkhı profesörü, yani konuştuğu konuda fetva verme ehliyetine sahip bir kişi bir yorum yapıyor tesettürlü kadın ve topluma açık yerlerde sigara içme konusunda. İfade seçimi tabii ki tartışılabilir ama mesaj yanlış mı?

Onun yorumundan çok verilen tepkiler ve tepkilerin geldiği yerler toplumun değerlerinin, İslami-ahlaki-kültürel vasatın nereden nereye geldiğinin bir göstergesi rolü gördü fakir için.

“Laik”(!?) çevrelerden çok İslami-mütedeyyin-muhafazkar, AK Partili (dilediğinizi seçin) kadınlardan gelen tepkiler tabii ki özellikle bilgilendirici idi. “Edep ya hu” çeken (bu AK Partili değil herhalde, teslim edelim) dahi çıktı hem de baş-örtülü! Edep verdiği kimse Hayreddin Karaman. Herhalde yaşlandık; bir baş örtülülüğünden dolayı “İslamiliğini” isbatlamış bacı (tabii “mütftünün karısı” rolü oynamıyorsa)bir İslam Alimi’ne “edep ya hu” çekmesi gençlik yıllarımda hayal edilebilirin ötesinde idi. Ve gençlik yıllarım Müslümanlar’ın “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” mumalesi gördüğü yıllardı.

Bu cesaretten Erdoğan-AK Parti’ye çıkan mesaj: Sahi muhafazakarlaştı mı toplum? Hangi ölçülerle? AK-Partilileşme muhafazakarlaşma mı? Bu bağlamda sıkça kullandığım bir ifadeyi tekrarlamalıyım: Çanakkale-Kurtuluş Savaşlarımız’ı kaybetseydik ne olurdu acaba? Allah göstermesin Nişantaşı’nda Türkçe isimli mağaza bulamazdık!

Kazandık ama ne olarak çıktık savaştan? Sahi kazanmak nedir? Tekrar Sabah -Hürriyet kıyaslaması örneği. Hangisi hangi kültürü, değerleri pompalıyor? Marslı biri okusa farkı anlar mı?

Laiklere çıkan ve muhtemelen onları rahatlatan (rahatlatmıyorsa eblehler)mesaj: Ilımlı İslam Projesi çoktandır meyvelerini veriyordu. Artık korkulacak hiç bir şey kalmadı! Onlar da sizden.

Biz şimdi Hayreddin Karaman’ın sigara ve tesettürlü kadın mesajına geçelim (devamını oku…)

Read Full Post »

köylü2şehirli
Şehirli -köylü, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri lisanımızda yaygın kullanımdaki kod-kelimelerdendir.
Kod olmasına koddur ama tek kodlaması yoktur. En geniş manada bilgisiz, görgüsüz şehrin adab-ı muaşeretini bilmeyen, kültürel olarak zayıf kalmış tipidir “köylü” ve zıddı da şehirli. Kodlama farkları modayı iyi takip etmeyen, muhafazakar, mazbut, mutaassıp kimselere “köylü” deme şeklinde de tezahür eder kendinden menkul “beyaz Türk” Kahverengiburunlubeyazeskikaptan (nam-ı diğer başkıro) türü tiplerde.

Ama kavram veya metaforun normatif bir karşılığı vardır. Köyde nisbeten kuralların az olduğu (trafik, bilimsel, kültürel faaliyetler, telekomunikasyon, modernitenin diğer nimetleri ) insanların hızla şehre göç etmesi gerçeği şehirde bir takım uyum sorunları yarattığı ve çoğunluk haline gelince şehrin kurallarını değiştirmesi veya kuralsızlığı geçerli kural veya “racon” yapması gibi bir sosyal sorunla karşı karşıyayız. (şimdi Ankara’ya sokulmayan Aşık Veysel, Kızılay’a sokulmayan ”memleketin efendisi” konularına girerek sadedden uzaklaşmayalım).
(devamını oku…)

Read Full Post »

Öncelikle not edelim ki  bir siyasi liderin diplomalı veya diplomasız oluşunun onun rütbe-i aklı,  yönetim kaabiliyeti ile zerre miskal alakası olmadığı bizdeki ve dünyadaki, bu günkü ve tarihteki örneklerle sabittir. Ziya Paşa’yı bir kelime çarpıtırsak “Ayinesi iştir kişinin diplomaya bakılmaz/ Kişinin görünür rütbe-i aklı eserinde”.

Ama olayın doğruculuk, yalancılık boyutu halkı ilgilendirir. Şu da herkesin bildiği sırdır ki insanlar, mevkiler, makamlar, menfaatler elde etmek için yalan söylerler veya büyük abartmalar yaparlar. Örneğin birisi yurt dışında kötü bir okuldan diplomalı ise “Oxford’da İngilizce kursuna gittiği” ‘ni yazdırır CV’sine, biosuna, Ekşi Sözlük’ten, Vikipedi’sine kadar. Doktorlar ABD’de Harvard’ın hastanesinde “ameliyat seyretim ve ücretsiz laborantlık yaptım” demez. “Harvard’da bilimsel araştırma yaptım” der. Veya Özal’ın “bilgi ve görgülerini arttırsınlar” programı ile her kaymakamı altı ay ABD’ye göndermesinden istifade edenler bunu “ABD’de kamu yönetim üzerine araştırma inceleme” vs diye takdim ederler ve işe de yarar. Neyse, anladınız.

Üniversiteler, Akademiler, Yüksek Okullar

1982’de Kenan Evren’in son verdiği dönemde yüksek öğrenim kurumları üniversitelerden ibaret değildi. Üniversiteler yanında akademiler, yüksek okullar ve münhasıran orta lise öğretmeni yetiştiren eğitim enstitüleri vardı (İlk okul öğretmenleri lise dengi öğretmen okullarından). Mesela Gazi Üniversitesi  Gazi Eğitim Enstitüsü idi. Önceleri 2 yıllık olan bu öğtretmen mektebi sonradan 3 yıla çıkarılldı (sanıyorum 1970 civarı). Bunlar üniversite dengi değildi ve ayrı sınavla öğrenci alırdı.. “Akademiler” dört yıllık idi (Yıldız Mimarlık Mühendislik Akademisi örneğin- evet bu günkü Yıldız Üniversitesi). (devamını oku…)

Read Full Post »

SivaseskiÖnce idrak etmek üzere olduğumuz mübarek Ramazan ayının tüm Müslümanlar için hayırlara vesile olmasını dilerim.

Nedendir bilmem aklıma bu hatıra geldi, belki  Ramazan’ın infak (fukaraya yardım) ve yokluk içindekilerle empati ayı olması ile alakalıdır; ama hatırladıkça gülümsetir ve düşündürür fakiri.

Sivas’ta geçen çocukluğumuzda insanlar bu güne göre epey fakirdi ve modernitenin nimetlerinden yoksun idik. Örneğin, doğal gazı bırakın kalorifer dahi yoktu. Az sayıdaki apartmanlar dahi soba ile ısınırdı. Hal böyle olunca, herkes kış gelmeden odununu kömürünü alırdı. Odun çoğunlukla kütükler halinde gelir, evlerin önünde veya varsa bahçesinde oduncular  veye gücü yeten ev sahibi tarafından kırılır sonra odunlukta depolanırdı.

Hatıram bizim evin yarısında oturan kiracının bir odun kırma tecrübesi ile alakalı. Ben de onlara yardım ediyordum, sobaya sığacak büyüklükte kırılmış odun parçalarını odunluğa taşımakta. O sırada bir dilenci geldi “Allah rızası için bir hayır” isteyen. O zamanın dilencileri çok kanaatkar idi. Bir dilim ekmek, 5-10 kuruş para, bir parça yiyecekten öteye geçmezdi beklenti. (devamını oku…)

Read Full Post »

Erdoğan-Obama“Dakikalar” ‘ı çift anlamlı kullandım. Biri artık hepimizin tartışır olduğu görüşmenin olması yanında süresinin kaç dakika olduğunun önem ve ehemmiyeti. Diğeri ise gavurların “tutanak” veya konuşulanlar yerine kullandığı “minutes”.

Dakikalar, yani süre

Bu “kaç dakika görüştü” meselesi yeni değil. Benim aklıma gelen ilk dikkat çekme, İnönü’nün damadı (nam-ı diger Milli Damat) Metin Toker‘in 1974 Kıbrıs Çıkartması sırasında, kayınpederi Milli Şef’i devirdiği için hiç hazzetmediği Ecevit’i küçük düşürmek için bir gazetede (Sanıyorum Cumhuriyet) yazdıkları idi. Çıkartma’dan bir gün önce İngiltere’ye gidip onların garantör devlet olarak müdahele etmesi için yalvaran Ecevit zamanın İngiliz Başbakanı Harold Wilson ile görüşmesinin sadece on dakika sürmesi üzerine şöyle bir şeyler yazmış idi.

On dakikada ne konuşulur ki?

How are you Mr. Ecevit?

Fine, thank you. How are you Mr. Prime Minister?

Fine, thank you.

How is Mrs.Ecevit?
-She is fine thank you,
How is Mrs. Wilson?
She is fine, thank you
………..

ve on dakika doldu” (hafızadan).

Ve madem gerilere gittik. O zamanlar başbakanlar ABD’ye gittiğinde başkanla falan görüşemezdi. Şansları yaver giderse dışişleri bakanı…Çıkartma sonrası The Ambargo’dan önce Türkiye’ye gelen en yüksek devlet adamı Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco idi; o da “Mr. İcvit”‘in kulağını çekmek için. Menderes ABD’ye gayri-resmi ziyaret için gittiğinde (devamını oku…)

Read Full Post »

-28 Şubat diye bir şeyler duyuyorum; neyin nesidir sahi?medya-basortusuavi
-Ne kadar zamanın var?
-Fazla diil, daha Trabzon-Gassaray maçında hakeme kırmızı kartın arkasındaki komployu ve Survivor’daki oğlanın gerçek yaşını araştırıcam.

-O zaman Büyük Patlama’ya kadar gidemeyiz. MS 15. yüzyıldan başlıyorum; senin gibi zamane gençleri kıyağımı unutmasın.

İslam hayatı düzenleyen din olması gereği hayata bir çok sınırlama koyar. Hristiyanlıkta da öyle idi ama bu sınırlamayı koyma gücü olan bir ruhban sınıfı (Kilise) vardı. Kendi hükümranlığına hizmet eder idi. Batı-Hristiyan dünyası Rönesans ve onun yolunu açtığı Reformlar ile bu hem Kilise’nin hem İncil’den gelen 10 emir gibi bariyerleri yıktı. Materyalizm din oldu. Maddeyi (fiziki dünyayı) kontrol etme, yani fiziki bilimlerde ilerlemenin önü açıldı. Endüstri devrimi bundan neşet etti. İslam dünyasında bilimde ilerlemek için tek motif “yaradılanı, yaratılıştaki hikmeti anlama” olabilirdi. Hatta bu merakı dahi Allah’ın işine karışma, vahyin ötesinde hakikat arama addederek karşı çıkanlar oldu. Dolayısı ile kanaatkar olmayı, ahireti dünyaya öncelemeyi şiar edinen İslam kültürü, artık maddeye tapmayı din haline getirmiş olan Batı ile bilimde, fende yarışacak motivasyonu yoktu.(bkz. Büyük Patlama’dan ‘Kıyamet”e “geri kalmışlık, ileri gitmişlik“(Star -Açık Görüş). Unutmayalım ki maddeyi kontrol etme arayışıdır pozitif bilimin işlevi. Yarışa girmedi dahi Müslümanlar Batı ile böylesi bir yarışta olmayı dahi zül sayan ve gerek Araplar gerek Osmanılar sayesinde kendisini medeniyetin daha ileri bir evresinde gören Ümmet. Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren Batı’ya karşı devamlı kaybeden Osmanlı’da aşağılık kompleksi emareleri görülmeye başladı. (ki bunu Lale Devri’ne kadar götürmek de mümkün). (devamını oku…)

Read Full Post »

Older Posts »