Archive for Aralık 2006

 

   
 

Mübarek kurban bayramınızı tebrik eder hayırlara vesile olmasını dilerim.  

 

 

 

 

Bu vesile ile kurban derileri mevzuunda şu düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Ben hukukçu değilim ama hukuk, adalet meşruiyet nosyonundan tamamı ile yoksun olmadığımı düşünerek diyorum ki:

Rejim muhafizları  gayrimeşru olarak THK’ya “kurban derisi toplama” yetkisi vermiştir. Bu demek değildir ki kurban derilerini sadece onlara verebilirsiniz. İşin dini, ahlaki boyutu bir yana kanunen de kimsenin kendi malını, illegal örgüt dışında,  kime vereceğine kimse karışamaz!

Derilerinizi gönül rahatlığı içersinde dilediğiniz cami, Kur’an kursu, hayır kurumu, fakir fukaraya,  hatta mahallenizdeki bale okuluna vermenizin önünde hiçbir legal engel yoktur. Abes olan şey LAİK DEVLET’in insanların dini vecibelerinden kendisine veya ideolojik ahbap ciftliklerine kar sağlaması ve bunu da gasp yolu ile yapmasıdır! Daha önce burada THK’nin hizmetleri(!) konusuna”Fitre ile yamaç Paraşütü Yapmak caizmidir Zekeriya Hocam” başlığı altında değinmis idim. Yazık günahtir, kurban derilerinizle THK’daki hırsızlara Paris’te tatil veya milyoner cocuklarina yamac paraşütü imkanı sağlamak!

Aynı konuyu daha detayli işleyen  bir yazı yazmayı ümit ediyorum inşallah.

***********************************************

Post-scipt: Asagidaki haber kupuru 12/30/2006 tarihli Zaman’dan. Yukaridaki yazidan sonra cikan “resmi aciklama” da bu yazi da deriler konusundaki tahlilim ile celismiyor:

Kurban derinizi istediğinize verin
Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü İsmail Çalışkan, vatandaşların kurban derilerini istedikleri hayır kurumuna bağışlayabileceğini bildirdi.
İsmail Çalışkan, vatandaşların kurban derisini istedikleri hayır kurumuna verebileceklerini söyledi.

Haftalık bilgilendirme toplantısında yılbaşı ve Kurban Bayramı’nda alınacak tedbirler hakkında bilgi veren Çalışkan, kurban derisi toplama yetkisinin Türk Hava Kurumu’na (THK) ait olduğunu hatırlattı. Vatandaşları, kurbanlarını belediyelerin belirlediği yerlerde kesmeleri konusunda uyaran Çalışkan, aykırı davrananların Kabahatler Kanunu çerçevesinde para cezasına çarptırılacağını bildirdi. Bir gazetecinin Hizbullah terör örgütünün partileşmeye yönelik çalışmaları olduğu ve bunun finansını da kurban derileriyle sağlayacağına dair istihbaratların bulunduğunu hatırlatması üzerine Çalışkan, “Vatandaşlarımız yasa dışı örgütlerin finansına yönelik faaliyetlerde dikkatli olmalılar. Her önüne gelene, araştırma yapmadan kurban derilerini vermesinler.” diye konuştu.

Read Full Post »

Efendim, laikçiler “türban” dedikleri başörtüsüne saldırırken sıkça “ama ninelerimizinki bööle diildi” demelerinden beri merak ederdim kim bu örnek nineler ve dedeler acep diye.  Cevap çabuk geldi: Türk ulusunun nine ve dede prototipi  Fethi Dede ve Muazzez İlmiye Çığ Nine imiş.

İlmiye Çığ ninelerini bir zamanlar yabancı ilaç firmalarına Türk kobay sağlama suçlamalarından duymuş idim. Daha sonra hayvanlara ilgimden  dolayı “Hayvan sever bir Amerikalı :Yuli Weston” ile müşerref olduk, Hürriyet ve diğer çağdaş medya sayesinde.  Şimdi “aradaki ilişki ne”  derseniz el cevap: Ana-kız ilişkisi. Türkiye’de kendisini “şu anda Türkiye’de yasayan Amerikalı hayvansever” olarak tanıtan, medyanın da hiç sorgulamadan bu şekilde lanse ettiği, fakat  sokak hayvanlarını kar karşılığı Avrupa ülkelerine sevk ile suçlanan (ne tesadüf!)  hanım bizim “ninemiz” İlmiyaanimin kızı özbeöz Türk Julide Hanim olmasın mi? Olsun, yakışır.

Ama İlmiyaanim’in önemi oradan gelmiyor. Adı üstünde “çığ gibi ilminden” kaynaklanıyor Muazzez Hanım’ın önem ve ehemmiyeti.

“Dünyaca tanınmış Sumerologumuz” son olarak “başörtüsü Sümer fahişelerinden geliyor” teorisi ile malum ilim dünyasını sarstı. Bir o kadar dünyaca ünlü teknoloji laikçilerimiz ERKE üzerine harıl harıl çalışırken sosyal bilimciler boş mu duruyor sanıyordunuz?  Ama kendisini laikçi, kuvvaci, ulusal-solcu, sağcı, ortacı , nere gerekiyorsa oracı seçkinlerimizin yılın ninesi yapması bir tek “başörtüsünün kökenini” keşfinden gelmiyor. Esas vurucu darbe “camilerde sevişme odaları da olsun, hem imam kazansın , hem cami, hem sevişsinler, sevaba girsinler, ayrıca genelevlere de imam konsun..…” teklifinden dolayı kendisi bayraklaştı.

Fethi Dede

Laikçilerimizin ve Baykal’ın Fethi Dede’sinin  edimleri de fazla aşağı kalmaz ninesi İlmiye olanlar için. O da MKA’ün Selanik’teki evindeki şeref  defterine hükümet ve Erdoğan hakkında “kâfir, uşak, hırsız, sahtekâr’ gibi nitelemelerde bulunmuş, Başbakan’ı ‘memleketi satmakla suçlayarak defteri daha bi şereflendirmiş idi. Fethi Dede’nin diğer icraatları konusunda aşağıdaki haber kupürü bilgilendirici olur sanıyorum:

“Genelevi savunmuş; dine hakaret etmişti Fethi Dördüncü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a da ağır ifadeler içeren bir mektup göndermişti. Dördüncü, şöyle demişti: “Topbaş kalkmış bayram değil seyran değil insanların biraz nefes alması için dinlendikleri Göztepe Parkı’na cami yapmaya kalkıyor. Beş on kişinin birbirinin g…..ü  koklasın diye cami yapacağınıza hastane ve okullar yapın. Öyle hokkabazlıklarla genelev kapatılması için referandum istiyorsun, camiye gelince ‘böyle şey olur mu’ diyorsun, o ihtiyaç değil mi?” Topbaş’ın açtığı tazminat davası sürüyor. Fethi Dördüncü’ye CHP sahip çıkmıştı.” Ankara, aa.

Bazen Hürriyet okur yorumlarında veya Atatürkçü Düşünce gibi sitelerdeki  yorumlar için bazı kimseler “canim üç tane lümpen” dediklerinde hemen birkaç “laikçi aydın” dan alıntı gösterir ve  “üstadı bu olandan neden farklı mamul bekliyorsunuz” derim. Fikir önderlerini biliyorduk, nine ve dedelerini de tanıdık. Ama ne güzel yakışıyorlar birbirlerine di mi?

Read Full Post »

Aşağıdaki yazıyı buraya koymamın nedeni, Emine Erdoğan’ın hayat hikayesine duyduğum özel ilgi, veya o’nun hikayesinin olağanüstü oluşu değil tam tersine olağanlığı. Özellikle kafalarında “türbanlı kadın” saplantıları olan laikçilere bu “öcünün” de aslında kendilerinden çok farklı kumaştan yapılmadığı, başörtülülerin de seven, sevilen, dünyevi zevkleri ilgi alanları olan, erdemleri ve zaafları olan “sıradan hanımlar” dan çok farklı olmayan et kemik ve kandan mamul yaratıklar olduğunu göstermesi acısından yararlı olur diye düşünmem.

Bu başörtülü hanim portresi benim tanıdığım pek çoğununkinden büyük farklılık göstermiyor. Aralarında Vakko’dan giyinen de vardır, semt pazarından da; başı açıklar arasında olduğu gibi. Kimi düğününü Hilton’da yaptırır, kimi mahalle pasta hanesinde; kimisi için dini nikah yeterlidir. Çoğunun ailelerinde başını örten de vardır örtmeyen de. Başını örtenler arasında dahi siyasi eğilim farklılıkları vardır, bazen benimkinde olduğu gibi 180 dereceye kadar. Bazıları birkaç yabancı dil bilir, Shakspeare’i de Mevlana’yı da de okumuştur. Bazıları ümmidir. Yani “türbanlılar” ve aileleri Bekir Coşkun’un karikatürize ettiği gibi monolitik bir blok değildir Emine Hanım’ın hikayesi bir ortalama başörtülü hanim yada cumhur’un ortalama bir üyesinin hikayesidir. Ey cadı avcısı laikçiler, halk şairi Dertli’nin ifadesi ile “şeytan bunun neresinde”?

*****************************
Cumhurbaşkanlığı tartışmalarıyla Türkiye’nin ençok tartıştığı Emine Erdoğan’ın bilinmeyen öyküsü…

2007’de bütün sorunlar, onun etrafında dönen tartışmaların yanında ‘cüce’ kalacak. Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkıp çıkamayacağını, özellikle eşi Emine Erdoğan’ın türbanı belirleyecek. Tartışmalar Emine Hanım’ın türbanına odaklanacak. Tempo, 2007’nin en çok konuşulacak ismi Emine Erdoğan’ın türbanının ardında gizlenen öyküsünü araştırdı.

1955’in 21 Şubat günü Cemal Gülbaran, Fatih Baba Hasan Alemi Mahallesi nüfusuna kayıtlı ailesinin yedinci ferdi, beyaz tenli, kuzguni siyah saçlı Emine’yi kucağına aldı. Eşi Hayriye, dört erkekten sonra bir de kız evlat doğurmuştu. Cemal Bey’e, bu kız evladın, bir gün gelip de Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı seçimindeki kilit isim olacağı söylense, hiç de mantıklı gelmezdi.

Aile aslen Siirtli olmasına karşın, Emine’nin dedesi, 1904 doğumlu Hamdi Ali Gülbaran, Siirt’ten İstanbul’a göçmüş, Fatih’e yerleşmişti. Yani yaklaşık üç kuşaktır İstanbul’daydılar. Hamdi Ali Gülbaran, oğlu 1926 doğumlu Cemal’i zayıf ve çelimsiz olduğu için ilkmektep ikinci sınıfta okuldan aldı. Çok geçmeden Kapalıçarşı’da döşeme atölyesi sahibi hemşerisi Mehmet Sabri Efendi’nin yanına çırak verdi. Cemal sessiz, sakin, ufak tefek bir delikanlıydı ama namusluydu; çok da çalışkan olduğu için patronun gözüne çabuk girdi. Hatta öyle ki Mehmet Sabri Efendi, 1921 doğumlu kızı Hayriye’yi Cemal’e verdi. Mehmet Sabri Efendi mutaassıp bir adamdı, Hayriye belki de bu yüzden okuma yazmayı öğrenecek kadar bile okula gitmemişti. Ama iki genç için bunun pek önemi yoktu. Birbirlerini çok sevdiler. Hayriye Hanım’ın ailesinin hali vakti yerindeydi, hatta varlıklı bile sayılırlardı. Genç Cemal’in ailesi varlıklı değildi. Çift, Hayriye Hanım’ın babadan gelen varlığı sayesinde çok fazla sıkıntı çekmedi. Cemal Gülbaran kayınpederinin işini sürdürdü. Ancak aile, çocuk sayısının artmasıyla müreffeh sayılmayacak bir hayat sürmek zorunda kaldı.

1943’teki evliliğin ilk meyvesi Hüseyin, 1944’te dünyaya geldi. Sonra, sırasıyla 1948’de Hasan, 1950’de Eyüp, 1952’de Ali ve 1955’te de Emine doğdu. Aile, Emine’nin doğumundan dört yıl kadar sonra Üsküdar’a taşındı ve bugün Karacaahmet Cemevi’nin iki blok ilerisindeki Hacı Cafer Mahallesi Arakıyeci Sokak’ta, bahçesi meyve ağaçlarıyla dolu, hatta bir süs havuzuna sahip cumbalı ahşap eve yerleşti. Karacaahmet civarı, meşhur çizgi roman kahramanı Ustura Kemal’in hassaten sorumlu olduğu mekândı ve 50’li yıllarda Rumeli, Karadeniz ağırlıklı bir ahali yapısı vardı. Gülbaran ailesi, yine de mahalleye hiç yabancılık çekmedi. Fazla sosyal sayılmasalar da komşuluk ilişkilerine önem veren insanlardı. Mahalleli kadınlar arasında Arap Hayriye olarak anılan anne Gülbaran, güler yüzlü ve yardımsever bir kadındı.

Baba Cemal Gülbaran ise kahvehaneye çıkmayan, işten eve, evden işe gidip gelen biriydi. Anne Hayriye ve kızı Emine’nin seslerinin yükseldiği bir alan vardı ki bu, bahçedeki incirlerdi. Mahallenin çocukları sürekli olarak Gülbaranların bahçesindeki incirlere dalmakta, gerek Emine gerek Hayriye Teyze, incir hırsızlarına karşı amansız bir mücadele vermekteydi. Bu yüzden mahallenin çocukları arasında genç Emine’den zılgıt yemeyen çocuk yok gibiydi. Dönemin incir hırsızı, bugünün Arakıyeci Sokak’ta Manço Erkek Berberi’ni işleten Metin Taşan, yine de kovalanırken küfür duyduğuna şahit olmadı.

Ağabeyden başını ört baskısı

Emine Gülbaran’ın çocukluğu ve gençliği bu mahallede geçti. Eğitimine Zeynep Kamil İlkokulu’nda başladı. Ardından Mithatpaşa Akşam Sanat Okulu’na devam etti. Fakat buradaki eğitimini tamamlayıp tamamlamadığı belli değil. Biz de bu okula gidip yaptığımız araştırmada, Emine Hanım’ın mezun olduğuna dair bir kayda ulaşamadık.
En büyük ağabey Hüseyin, 1970’te kız kardeşi Emine’den, 15 yaşına geldiğinde örtünmesini istedi. Emine Erdoğan, olayı yıllar sonra ‘Nasıl Örtündüler?’ kitabının yazarı Gülay Atasoy’a şöyle anlattı: “…O kadar ki ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsam neyse… Orada dikkati çekmezdim. Ama burada olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken, bir vesileyle Şule Yüksel Şenler’le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi. Böylelikle bir Müslüman hanımın hem modern hem kültürlü hem de örtülü olabileceğini gördüm. Hemen o anda örtünmeye karar verdim.” Emine Gülbaran, böylece 16 yaş civarında başını örttü.

Aslında genç Emine’nin başını örtmesi, o dönemde mutaassıp kesim arasında moda politik gelişmelerle de yakından alakalıydı. Süleymancılar, Nurcular, Nakşibendiler özellikle AP içinde de kendilerini temsil etme olanağı bulmaya başlamışlardı. 1967’de Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreteri Necmettin Erbakan’ın Türk Ev Kadınları Derneği’nin düzenlediği bir gecede, “Müslüman hanımı, iktisadi hayatta çalışabilir, çalışır” cümlesi tartışma yaratmıştı. İlk türban eylemi 1968 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi’nde gerçekleşmiş, 1970’te kurulan Milli Nizam Partisi ile birlikte Müslüman kadının kıyafeti de belirlenmişti. Prototip Nermin Erbakan’dı. Şule Yüksel Şenler’in baş örtme şekline güneş gözlükleri ve trençkot ilave edildikten sonra, pardösü geleneği başladı. Şenler’in kurduğu İdealist Kadınlar Derneği pek çok genç kız için sosyalleşmenin ana yollarından biriydi. Bu, genç Emine için de geçerliydi. (daha fazla…)

Read Full Post »

Sherlock Sezer!

Cumhurbaşkanı, TRT genel müdür adayını kapıcı İdris’e sordurmuş
TRT Genel Müdürlüğü’ne atama kararnamesi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den dönen Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Ruhi Özbilgiç hakkında oturduğu evin ‘kapıcısından’ istihbarat toplandığı ortaya çıktı.

Edinilen bilgiye göre Özbilgiç’in kararnamesi Çankaya Köşkü’ne ulaştıktan kısa süre sonra Oran’daki evine sivil kıyafetli ve polis kimlikli bir kişi geldi. Binanın kapıcısı İdris Çiftçi’ye polis kimliğini gösteren kişi Ruhi Özbilgiç’le ilgili sorular sordu. “Ruhi Bey bir iş başvurusunda bulunmuş ve yükselecekmiş. O yüzden hakkında soruşturma yapıyoruz.” diyen şahıs kapıcı İdris’e müsteşar yardımcısının eşinin başörtülü olup olmadığını sormuş. Kapıcı İdris’le 10 dakika ayaküstü sohbet eden polis kimlikli kişi “Ruhi Bey’in eşi türbanlı mı?” diye sormuş. Kapıcı İdris de “hayır” cevabı vermiş. RTÜK tarafından TRT Genel Müdürlüğü’ne aday gösterilen Özbilgiç’in atama kararnamesi Bakanlar Kurulu tarafından imzalanarak Çankaya Köşkü’ne gönderilmişti. Sezer uzun süre beklettiği kararnameyi onaylamayarak iade etmişti. Ruhi Özbilgiç için o günlerde gazetelerde ‘şeyh mektupçusu TRT’ye aday gösterildi’ değerlendirmesi yapılmıştı. Ancak Özbilgiç’in aday sürecine ilişkin ilginç bir ayrıntı gün yüzüne çıktı. Eski bakanlardan Hasan Celal Güzel dün Radikal’deki köşesinde ilginç bir iddia ortaya attı. ‘Ankara’dan tirajikomik iddialar’ başlığıyla kaleme aldığı yazının son paragrafında Sezer’in Ruhi Özbilgiç’i apartman kapıcısı İdris’ten sordurttuğunu öne sürdü. Güzel’in ileri sürdüğü iddiaya göre kapıcının yanına gelen sivil polis Özbilgiç’in eşiyle ilgili sorular sordu.

Kapıcı İdris Çiftçi olayı doğruladı

11 yıldır Oran’daki Anadolu Sitesi B Blok’ta kapıcılık yapan Çiftçi konu hakkındaki sorularımıza şu cevabı verdi: “Sivil kıyafetli, polis kimlikli bir kişi bir ay kadar önce geldi ve Ruhi Bey’i tanıyıp tanımadığımı sordu. ‘Ruhi Bey nasıl birisi?’ dedi. İyi birisi olduğunu söyledim. Eşinin başının türbanlı olup olmadığını sordu. ‘Başı türbanlı değil.’ dedim. Çocuklarının hangi okula gittiğini sordu, bilmediğimi söyledim. Herhalde bir iş başvurusunda bulunmuş, yükseleceği bir iş imiş. Onunla ilgili bir araştırma yaptıklarını söyledi. Yıldız Karakolu’ndan geldiğini sanıyorum. Bu sivil polis, daha önce de gelip başka kişilerle ilgili benzer sorular sormuştu. Bu hadiseyi Ruhi Bey’e ve eşine anlattım. Benim bu konuda herhangi bir kabahatim yok. Beni ilgilendiren bir konu da değil.” Ruhi Özbilgiç ise konuyla ilgili yorum yapmaktan kaçındı. Başına gelen olayı çevresine anlatan Özbilgiç, basına herhangi bir açıklama yapmak istemedi.

‘Sezer, atadığı bürokratları hep böyle soruşturuyor’

Hasan Celal Güzel, Radikal’deki yazısının ardından olayı daha etraflıca soruşturduğunu belirterek yeni bir iddia ortaya attı. Kararnameyle atanan bütün bürokratlar için Cumhurbaşkanı Sezer’in benzer bir soruşturma yürüttüğünü savunan Güzel, “Kapıcılardan, odacılardan istihbarat alınarak mı atama yapılır? Komünist ülkelerde bile görülmeyen bir skandal bu. ‘Eşi türbanlı mı, değil mi? Cumaya gidiyor mu, gitmiyor mu?’ sorusunu Sayın Cumhurbaşkanı atanacak her genel müdür için sorduruyormuş. Ruhi Bey genel müdürlüğe atandığında, düzenleyeceği basın toplantısıyla kapıcı İdris’e teşekkür etmeyi bile aklından geçirmiş.” dedi.

Erdal Şen

Read Full Post »

 Faruk Özgür
 27 Kasım 2006, Pazartesi

Okuduğum yorumlardan Atatürkçülerin bu günlerde çok sinirli ve kaygılı olduğunu görüyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması, oraya AKP’lilerden birinin seçilmesi ihtimali Atatürkçüleri aşırı tedirgin ediyor. Adeta gerilim yaratmak için bahane arıyorlar. Atilla Yayla’nın AKP’lilerin tertiplediği bir toplantıda yaptığı konuşmayı da ortamı germek için kullanıyorlar. Gerilim daha da tırmandırılacak gibi…

Hürriyet gazetesinin, 20 Kasım 2006’da, Atilla Yayla’nın konuşmasını verdiği habere Hürriyet okuyucularının yaptığı yorumları inceleyerek bir değerlendirme yapmaya çalıştım.

Hürriyet’in internet sitesinde bu habere o gün 443 yorum gelmiş. Hemen hemen yorum yapan okuyucuların tamamı Atatürkçülüğe yapılan eleştiriyi Atatürk’e yapılan bir saldırı veya Atatürk’e yapılan bir hakaret olarak algılamışlar. Yoruma katılan Hürriyet’in Atatürkçü okurları düşüncelerinden çok duygularını dile getiriyorlar. Genellikle tehdit, hakaret ve üzüntülerini belirtiyorlar. Hürriyet okuyucularından ancak birkaç tanesi Kemalizmin de tenkit edilebileceğini kabul ediyor; diğerleri buna şiddetle karşılar.
Ben, Hürriyet gazetesi internet sitesinde, Atilla Yayla’ya tepki gösteren bu 443 kişinin 100 kadarını inceleyerek yüzeysel bir değerlendirme yaptım. Aslında bu 443 yorum Atatürkçüleri anlamak için bir bilimsel araştırma konusu yapacak değerde bilgiler içeriyor. Bu yorumlar sosyal bilimlerle uğraşanlar tarafından ele alınarak bilimsel bir değerlendirme yapılabilir.

Genellikle Hürriyet’in Atatürkçü okurlarının Türkçeleri çok bozuk. Çoğunluk Atatürk’ün ismini bile imla kurallarına uygun yazamıyorlar. Ben, bazı ifadeleri anlaşılabilir hale getirmek için tırnak içindeki ifadelerde bazı düzeltmeler yapmak zorunda kaldım.

Yasakçılar ve Temizlikçiler
Bunlar çok kararlı Atatürkçüler, Atatürkçülüğe dönük herhangi bir düşüncenin dile getirilmesine tahammülleri yok. Kendileri gibi düşünmeyen insanların anında susturulmasından yanadırlar. Bunların yöntemi kolaya benziyor: Bu çeşit düşüncelerin yasaklanması ve böyle düşünenlerin üniversiteden temizlenmesi…

“Ünüversitelerimiz bu tür hocalardan temizlenmeli . Ünüversitelerimiz neden karışıyor. , öğrencilerin hepsi neden ayrı bir telden çaldıkları şimdi anlaşıldı.öğrencilerde şaşırdı valla.”

“Şimdiye kadar vatan hainleri için dış güçleri suçluyordum fakat içimizde düşman okumuş prof.dr. Olmuş haberimiz yok bu zat gazi ünüversitesin’den uzaklaştırılmalıdır.”

“Zerre kadar onur varsa, Atatürk’ün adını taşıyan bu üniversitede bir dakika durmaz.bu tür zatların akademik kariyerlerini nerelerde yaptıkları çok iyi incelenmelidir.kahvehanecilik yapamayacak düzeyde o kadar çok insana siyasi güdülerle akademik ünvanlar dağıtıldık ki insan artık bunlara şaşırmıyor.bu zatın bağlı olduğu üniversite yönetimi acil olarak harekete geçmelidir.”

(daha fazla…)

Read Full Post »

 Hur Fikirler sitesinden bir yazi:

Vahap Coşkun
 
20 Aralık 2006, Çarşamba

Üniversite, alelade bir mekân değildir; hakikat peşindeki yolculuğunda ürettiği değerleri kendi toplumuyla ve daha genel olarak insanlıkla paylaşanların mekanıdır. Üniversitenin, bu temel işlevinin gereğini layıkıyla yerine getirebilmesi, başta siyasal iktidar olmak üzere toplumdaki güç odaklarına karşı korunması ve özgür olmasına bağlıdır. Üniversite, özgürlüğün mekânıdır; özgürlük, üniversitenin varlık koşuludur.

Özgürlük fikri, muktedirlerin zihniyet dünyasında hoş çağrışımlar yaratmadığından, bu toprakların siyaset ve düşünce kurumlarının biçimlenmesinde asla dominant bir unsur olmadı. Özgürlük karşıtı duruşun hâkimiyeti nedeniyle, Türkiye’de bir özgür üniversite geleneği oluşmadı. 1933’teki kuruluşundan bu yana üniversiteye, bilimsel argümanlarla devlet politikalarını meşrulaştıran bir kurum olma rolü biçildi. Üniversiteyi akademik ve etik kaygılarla hareket eden bağımsız bir yapı olarak düşünmeyen, aksine üniversiteyi sadece “herhangi bir kurumun ya da çevrenin değil, devletin organı” olarak gören yaklaşım, Cumhuriyet’in tüm dönemlerinde etkin olsa da, asıl zirveye 12 Eylül’de çıktı.

Cuntacıların lügatinde özgürlük fesatlığa denk düştüğünden cunta yönetimi, toplumsal yaşamı bütünüyle zapturapt altına alan bir sistem yarattı ve öncelikle üniversiteleri “hizaya soktu.” Zira darbecilere göre ülkedeki kargaşanın başta gelen müsebbibi üniversiteydi; bu nedenle kargaşaya son verebilmek üniversite özgürlükten arındırılmalı, her an ve tamamen denetlenip gözetlenebilen bir “kışla”ya döndürülmeliydi.

Dönemin mimarı, üniversitede özgürlüğün/özerkliğin ortadan kaldırılmasının en hararetli savunucusu olmakla sivrilen ve darbe şefinin önünde el pençe divan durmasıyla hatırlanan Prof. Dr. İhsan Doğramacı oldu. Doğramacı, daha önce özerk olan üniversitenin (Darülfünun) beklentilere yanıt veremediğinden Atatürk’ün 1933’de üniversitede özerkliği kaldırdığını belirtiyor ve “üniversitenin 15 yıl süren altın çağı”nı da özerkliğin kaldırılmasıyla ilintilendiriyordu. Yani Doğramacı’ya göre, üniversitenin başarısı ile özerkliği arasında ters bir ilişki vardı. Üniversite özerk bırakıldığında araştırma alanında geri kalıp başarısız oluyor ama özerkliği elinden alındığında ise başarılı oluyordu.* Doğramacı’nın özgürlük ve özerklikten yoksun bir üniversite tanzim etmeye dönük fikriyatı, öğretim üyeleri ile öğrenciler üzerinde büyük bir tahribat yarattı: (daha fazla…)

Read Full Post »

Mustafa Akyol’un sitesi vasıtası  haberdar olduğum “Açık Fikir Toplantıları” çerçevesinde  tertip edilen  ilk konferans olan Prof. Abdülkerim Suruş ‘un “İslam, Demokrasi, Modernite” konulu konuşmayı kendim adıma bilgilendirici, düşünmeye sevk edici buldum.
Prof. Suruş günümüz İran’ının  yetiştirdiği en tanınmış düşünürlerdendir. Kendisini ilk olarak 2001 yılında Washington’da CSID (İslam ve Demokrasi Etütleri Merkezi) organizasyonunun düzenlediği  benim de bir tebliğ sunduğum ”Post-modern Çağda İslam Demokrasi ve Laikçi Devlet”  konulu  konferansta tanımıştım.

Prof. Suruş’un düşünce çizgisini karakterize etmek için akılma gelen ilk kelimeler rasyonalist İslam savunucusu, veya modernite ve demokrasi ile barışık İslam yorumcusu denilebilir. Başkaları kendisi için reformist, revizyonist, yenlikçi, liberal Islamist hatta ve aşırı uçta mürtet gibi kelimeler kullandılar. Suruş kendisi için başkalarının kullandığı tavsifler konusunda savunmacı olmayacak kadar öz güvenli, bir düşünür. Daha önce dinlediğim konuşması gibi bunda da bir ideolog değil  görüşleri tahlil ederken makul argümanlar sunan ve kendininkine  zıt görüşlere de adil davranabilen bir düşünür.

Suruş “İslam ve akıl ” konusuna yaklaşırken İslam’daki iki itikadi gelenek olan  Eşariye ve Mutezile  arasında  Mutezile’yi tercih ettiğini söylüyor.  Suruş’a göre Eşariye okulu   mutasavvıf, din adamı yetiştirmiştir fakat filozof yetiştirememiştir;  çünkü vahiyden bağımsız akli fazla  olumlu bakmayan bir gelenektir. Öte yandan Mutezile mezhebi  vahyin dışında da objektif rasyonel olabileceğini, dolayısı ile aklin vahiyden bağımsız olarak kullanılabileceğini savunur. Bu bağlamda Suruş’un görüsü bana Papa XVI. Benedikt’in “dinin akıl ile bağdaşır” olduğunu ve Ibn-i Hazm gibi ulemanın  “Allah’ın insan aklından bağımsız” olduğunu öne sürdüğünü ve bundan Islam’in “siddet” gibi akla uygun olmayan fiillere cevaz verdigini iddia etmesini hatırlattı. Keşke Papa Suruş’un konuşmasını dinleseydi.

Sünni İslam’da kazanan, ve hakim tarafın Eşariye olduğunu not etti. Öte yandan Şii İslam’ın Mut’ezile geleneği ile gurur duyduğunu fakat bunun şu anki gerçeği yansıtmadığını, bugün İran’da aslında Eşariye okulunun hakim olduğunu ifade etti. Şimdilerde ise Sünni İslam’da da Mutezile çizgisinde  alimlerin yetişmesinden memnuniyetini ifade eder. 

Şu ana kadarki notlar aslında Prof. Suruş’un bir soruya cevap dışında dokunduğu mevzular değildi. Ama o’ndan  bahsedince kendisinin en karakteristik argümanlarından birinden bahsetmeyi gerekli gördüm.

Konuşması adı üstünde İslam ve modernitenin ve demokrasinin bağdaşabilirliği üzerine idi. Suruş bunu yaparken modernite fetişizmi yapmadı. Tam tersine “modernitenin ruhunu (veya özünü, hakikatini “esence”)  aramaya gerek yok; modernitenin ruhu (veya ahlaki bir hakliliği)  yoktur” dedi. Ne geleneğin ne modernitenin üstünlüğü argümanı objektif olarak yapılamaz  Suruş’a göre. Modernitenin zıddı için gericilik (veya “irtica”)  olarak değil yoksunluk ve basarisizlik (hüsran) olarak tanımladı (tabii ki burada modern dünyada modern olmayan toplumları kastediyor).

Modernitenin iki farklı bileşenini  donanım ve yazılım olarak tasvir etti.  Donanım teknoloji, ve ürünleri,  yazılım ise  fikirler, değerler, prensipleri  temsil eder. Gelenek ile modernite arasındaki savaş  yazılım cephesinde cereyan eder. Buradan ben moderniteyi bir “hayatin gerçeği”, kaçınılmaz bir durum olarak sunduğu yorumunu çıkardım. Moderniteyi yüceltmek veya kökten reddetmek yerine  kendisine uydurarak sahiplenmeyi  (kullanımına almayı – “appropriation”)  daha akılcı buluyor Suruş.  Nitekim modernitenin kökten reddini savunduğunu söylediği gene İran’ın  yetiştirdiği zamanımızın değerli mütefekkirlerinden  Seyit Hüseyin Nasr’i bu görüsünden dolayı eleştirdi. (daha fazla…)

Read Full Post »

Older Posts »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 252 takipçiye katılın