Archive for Eylül 2006

bali.jpg Önce hiçbir futbol takımının fanatik taraftarı olmadığımı, çocukluk yıllarımı geçirdiğim şehir Sivas’ın takımını, rakiplerine ve genelde Anadolu takımlarını üç büyüklere tercih ettiğimi ve   Galatasaray’ın Liverpool önündeki futbolunu beğendiğimi söyleyeyim. Bunun dışında her Türk takımını yabancılara karsı tercih ederim.  Bu yılki takımların Avrupa kupalarında  genellikle iyi performanslar sergilediklerini Trabzon ve Kayseri’nin iyi futbollarına rağmen büyük ölçüde şanssızlıkla elenmelerine üzüldüğümü de ifade edeyim, aşağıdaki yazacaklarımın herhangi bir takım muhibliği ile alakalı olmadığını vurgulamak için. ABD’deki yılarımda NBA izler ve Houston Rockets’i tutardım gene fazla hararetli olmasa da; özellikle de uzun yıllar Texas’ta yasadığım ve çok sevdiğim Hakeem Ollajuwon orda oynadığı için. 

Simdi sadede gelebiliriz. Önce Haber: 

“Türkiye Futbol Federasyonu böyle bir başvurunun olmadığını ifade ederken, Sivasspor Basın Sözcüsü Fikret Ünsal federasyonun Balili için tarih değiştirdiğini söyledi. Ünsal, maçın Yom Kippur gününe denk geldiği için Sivasspor Genel Müdürü Cafer Kaplan”ın bu maçın bir gün öne alınması için federasyona müracaat ettiğini ve kabul edildiğini ifade etti. Bu olayın örnek bir davranış olduğunu vurgulayan Ünsal, “Kimse merak etmesin; cumhuriyetin temellerine hiçbir şey olmaz. Acizane yapılmış bir başvurudur.” dedi.

Olajuwon'a 'teröre destek' suçlamasıÖte yandan Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de Balili konusunu araştıracağını ifade ederek, “Eğer böyle bir düzenleme yapılmışsa, Müslüman futbolcular da böyle bir talepte bulunma hakkına sahip olur.”” yorumunu yaptı.” (Zaman) 

Evet Haber bu idi. ABD’deki yillarimdan, ve bu mevzuda Avrupa Ulkeleri’ndeki uygulama hakkinda bildiklerimden Balili için bas vurulmasinin oralardaki uygulama bakimindan cok normal olduğunu soyleyeyim. Hemen her Bati Ülkesi’nde Yahudilerin Cumartesi veya , kutsal günlerinde is yapmama, spor yapmama, sınava girmeme  gibi istek ve beklentilerinin hemen her durumda karşılandığını on bilgi olarak not edelim. Hatta “bir kişi için ikinci bir imtihan yapmanın zorluğu, yapılan işlerin hassasiyeti” gibi nedenlerle bu isteği karşılayamayan kuruluşların aleyhine sonuçlanmış tazminatları da içeren pek cok mahkeme kararları da mevcuttur, Batı’da  AIHM dahil! 

(devamını oku…)

Read Full Post »

Aşağıdaki yazı  Türkiye’de “gerçek demokrat” olarak addettiğim sayılı entellektuellerden biri olan LDT (Liberal Düşünce Topluluğu) Başkanı Prof. Atilla Yayla tarafından yazılmış. “üniversitelere ille de başörtüsü ile girmek isteyen” kızların ajandasının ne olduğunu merak eden amiral gemisi’nin kaptanının dahi anlayabileceği kadar berrak, bir üslup ile evrensel insan hakları, demokrasilerde birey-devlet ilişkisi ve öznel yargılar, nesnel değerlendirme farkı gibi temel kavramların elifbasını öğretiyor Atilla Hoca.  Prof. Yayla mektubunu bir dilekle bitiriyor: “Farklı ve sizinkileri çürütebilecek fikirlerle yüzleşmeye ve bunun sonuçlarını köşenizde ve yönettiğiniz gazetede yansıtmaya yetecek derecede açık fikirliliğe ve medenî cesaret sahip olduğunuza inanmak istiyorum. Size açık zihinli ve özgürlük dolu günler dilerim… ”

Ben dileğini bütün laikçi medya için genişleterek paylaşıyorum. Ama nefesimi de tutmuyorum. Bulunduklari yerleri zorbalıkla, sahtekarlıkla  elde etmiş olanlar için mevzileri ayni metotla korumak ontolojidir.  Aneorobik bakteri için hava ne ise onlar için gerçek bir tefekkür, ve tartışma ortamı aynisidir. Şimdiye kadar kullandıkları, liyakat ve meşruiyetle kazanılmamış avantajları korumak için fikre ihtiyaç duymadiklari icin fikir uretme kaabiliyetleri dumura ugradi. Dinleyelim Hoca’yi: 

                 Ertuğrul Özkök’e açık mektup!

PROF. DR. ATİLLA YAYLA – GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ 

Sayın Özkök, Hürriyet’in 23 Eylül 2006 tarihli nüshasındaki yazınızda “Üniversiteye ille de türbanla gitmek isteyen kızların misyonu nedir?” sorusunu sadece İslamcı çevrelerin değil “liberaller”in de tartışması gerektiğini söylüyorsunuz.

İdeolojik tercihi sosyalizm, muhafazakârlık, nasyonalizm veya İslamizm değil liberalizm olan, Türkiye’de liberalizm hakkında ilk Türkçe kitabı yazan ve son 14 yılı Liberal Düşünce Topluluğu bünyesinde olmak üzere yaklaşık yirmi yıldır liberal değerlerin tanınması, anlaşılması, yayılması ve ülkemizin siyasî, iktisadî ve hukukî düzeninin liberalleştirilmesi için gayret sarf eden bir akademisyen olarak bu çağrınızı üzerime almanın hakkım ve görevim olduğu kanaatindeyim.

Ben, insanların doğuştan gelen doğal haklara -hayat, hürriyet, mülkiyet- ve bu hakların toplum içinde tezâhürü olan sivil özgürlüklere -seyahat, din ve vicdan, ifade ve teşkilatlanma özgürlükleri- sahip olduğuna inanıyorum. Bana göre bir siyasî, ekonomik, hukukî yapılanma bu haklara saygı gösterdiği ve onları koruduğu ölçüde meşru ve kıymetlidir. Bu haklar, toplum, devlet, hükümet lütfettiği veya izin verdiği için sahip olduğumuz, onlar istemediğinde vazgeçebileceğimiz veya çiğnenmelerini normal karşılayabileceğimiz haklar değildir. Medenî bir hayat ancak bu değerlere bağlanmakla, onları sıkı sıkı korumakla ve siyasî, hukukî, ekonomik yapılanmaları onlar üzerinde gerçekleştirmekle mümkün olabilir. (devamını oku…)

Read Full Post »

Aslında aşağıdaki Aysenur Bulut Hanim tarafından kaleme alınan  yazının girizgaha ihtiyacı yoktu. Ama bu sanal mekanda yazar olarak otomatikman benim isimim göründüğü için bunu yapma gereği duydum. Aysenur Hanim yazisinda buradaki  “11 Eylül, Öncesi, sonrası” yazı dizisinin ilk bölümünde   bahsettigim Salman Rüştü’nün “Şeytan Ayetleri” kitabından aklımda kalan “onların tasvir gücü vardır; onlar bizi tasvir eder ve biz boyun  eğeriz” ifadesini ” 11 Eylul Cumlesi” ve öğeleri olarak ta “biz” ve “ötekiler” i tanımlıyor.  Bu öğelerin rollerini birçoklarını yakından şahit olduğum cinsten  insan haklari ihlallerini örnekleyerek  “11 Eylül’de devrilen IKIZ Tolerans”  i dini hurriyetler ve demokrasi olarak karakterize ediyor ve  “biz “ öznesinin artık “tasvir gücü olan onlara” boyun eğmediği sonucuna varıyor. Kendisine mevzudaki yazı dizisinde derinlemesine ele almadığım ABD’deki Muslumanlar’in insan hakları ihlalleri verileri  ve bunlar üzerine ürettiği farklı bir zaviyeden özgün bir tahlil ile tamamlayıcı katkısından dolayı teşekkür ederim. 

                              11 Eylul Cumlesinin Oğeleri

Ayşenur Bulut

Selman Rustu ‘nun Şeytan Ayetleri isimli kitabında geçen “ Onların tasvir gücü vardır , onlar bizi tasvir eder ve biz boyun eğeriz” cümlesinin ne demek istediğini çözmeye çalışalım ve öncelikle cümlenin öğelerini(!) tespit edelim .“Onlar” dediği hiç şüphesiz ki Batı Dünyasının sakinleri ve “biz” dediği elbette Batı’lı olmayan bir dünya yani ; “öteki”dir. Bize çok şeyler anlatacak olan bu cümlenin öznelerini yerleştirdik ve sıra geliyor öznelerin yaptığı eylemi sorgulamaya . Bu iki ayrı özne (Batı ve Batı’nın dışındakiler) Hugtington’un “kimlik savaşları” diye nitelendirdiği bir savaşta iki ayrı cephede savaşmaktadır . Özne ve eylemi tespit etmek işin en kolay kısmı belki de ; zaman ve mekana dair söylenenler ise 5 yıldır(11 Eylül 2001) sürekli değişmektedir . Başkan Bush beş yıl öncesine göre “Amerika ‘nın daha güvenli olduğunu ve Amerika’nın teröre karşı savaşı kazanmakta olduğunu “söyledi . Peki Başkan Bush bu güven ortamını beş yıl içinde nasıl sağladı ? Bu sorunun cevabını Başkan Bush’un Salt Lake şehrindeki bir açıklamasından öğreniyoruz : “ Eğer El-Kaide , Amerika’da birine telefon ediyorsa ,saldırıları durdurmak için bunun nedenini bilmek zorundayız.” Prof. Dr .Ronnie D. Lipschutz 11 Eylül’ün 5.yıl dönümünde kaleme aldığı makalesinde Bush’un bu sözlerini alıntılayarak şu tespiti de eklemektedir : “ Bu açıklamaya göre dünyadaki tüm telefon konuşmalarını , yolculuk planlarını , kredi arktı kullanımlarını ve hatta tüm kütüphaneleri de bu sonu gelmez araştırma çabasına eklemeliyiz .” (devamını oku…)

Read Full Post »

Daha önceki bölümlerde 11 Eylül sayesinde ABD’nin neconları tarafından şekillendirilen ve Bush’un resmi politikası halini almış olan Pax Americana projesinin önündeki engellerin kalkmış olduğundan bahsetmiştim. Bu projenin “terörle küresel savaş” yâda “küresel terörle savaş” diye adlandırılmasının da 11 Eylül’e cevabın bir tek cephede veya IRA, ETA gibi Batı’nin içinden doğan terörün (gariptir hiçbirine Katolik terör veya Hıristiyan terör denilmemişti) aksine, sınırlı bir önleyici veya polisiye mücadele değil, Kissinger ve Wolfowitz gibilerin ifadelerindeki gibi, “terörü oluşturan sistem ve ülkelerin top yekûn hedef alınması “ şeklinde olacağı manasına geliyordu. Irak ve Afganistan’ın hedef olmasının CentGas gaz boru hattı, Orta Asya, Ortadoğu petrolleri ve tabii ki ABD’de diş politika makinesinin basındakiler için özel önem taşıyan “İsrail’in güvenliği” konseptinin öneminden bahsetmiştim. Gene kanımca üzerine yeteri kadar vurgu yapılmayan İslam dünyasını psikolojik olarak mağlup etme, yani şimdiye kadar Bati’nin üstünlüğünü kabul etmeyi reddeden Müslüman topluluklarına artık kimin patron olduğunu kabul ettirmenin bu savasın en önemli gayelerinden olduğunu düşündüğümü de yazmıştım.
(devamını oku…)

Read Full Post »

Komplo teorilerine bir bakış

11 Eylül trajedisi üzerine üretilen komplo teorilerinin, ifade edilen şüpheler ve destek olarak sunulan dokümanların sadece çetelesini tutmak dahi bir kitap doldurur. Sadece bu yazı için dolaştığım çoğu Amerikan kaynaklı web sitelerinden, belki kullanırım diye topladığım alıntılar yüz sayfadan fazla tuttu. Pek çok terim gibi “komplo teorisi” kullanıcının gayesi doğrultusunda elastik hale gelmiş kavram kargaşasına kurban gitmiş terimlerdendir. Günümüzde gerek Türkçedeki “komplo teorisi (aslında iki kelime de Türkçe değil ya, geçelim şimdilik), gerek İngilizce’ de tercih edilen “conspiracy theory” nerdeyse sadece “devlet veya merkezi versiyon” ya da “establishment” (bundan sonra “Düzen” olarak ifade edilecektir) dışındaki açıklama versiyonları için kullanılır olmuştur. Hemen her kullanılışta bir küçümseyicilik, ciddiye almama vurgusu vardır; kavramın kendisi bunu içermemesine rağmen. Oysa komplo teorisini üretmek marjinal veya “merkez dışı” mihrakların tekelinde değildir. Pek ala resmi, yâda merkezi otorite yani hâkim gücün kendisi komplo teorileri üretebilir, samimi olarak inanarak veya kasıtlı fabrikasyon olarak. (devamını oku…)

Read Full Post »

Sevgili İbrahim Kalın Zaman gazetesinde mevzu ile ilgili yazısında eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in Çin ziyareti sırasında Çin Devlet Başkanı’na Fransız İhtilali hakkında ne düşündüğünü sorduğunda “henüz karar vermek için çok erken” cevabini aldığını söylüyor ve 5000 yıllık yazılı tarihi olan bir kültür için bunun manalı olduğunu vurguluyor hakli olarak. Benim aklıma da “geleceğimizi çok iyi biliyoruz ama geçmişimizi tahmin etmek zor” diyen Rus general geldi. Bir gün insanlık belki “ideolojik olmayan tarih” yazma irade ve ahlakını geliştirebilir fakat ellerinde ideolojiden arınmış, güvenilir veri kaynakları olacak mı bu iradeyi eyleme dökmek için emin değilim. Henüz “dün” değil “bugün” sayılan 11 Eylül hakkında yazılıp çizilenler, gelecek nesillere yaşanmışlıkları doğru nakletmenin zorluğunu ortaya koymaya yeter. Akla gelecek her turlu komplo teorisi yanında akla gelebilecek her turlu tahlil de mevcut bilumum neşriyat vasıtalarında. Bilgi teknolojisinin gelişmesi her ne kadar kibarca “alternatif görüşler” diye adlandırılan “mainstream” ya da merkezi bilgi kanallarının neşriyatları dışında kalan değerlendirmelerin de efkâr-i umumiye ulaşmasını mümkün kılmışsa da bu şekilde demokratik bir fikirler pazarı oluştuğunu söylemek için vakit henüz çok erken. Salman Rüştü’nün “Şeytan Ayetleri” kitabından aklımda kalan tek cümle hala geçerliliğini koruyor benim için: “onların tasvir gücü vardır, onlar bizi tasvir ederler ve biz boyun eğeriz”.
(devamını oku…)

Read Full Post »

11 Eylül'de Pentagon

11 Eylül'de Pentagon

Aslında 11 Eylül’ün politik değerlendirmesini yapmaktı niyetim. Fakat oldukça yakından izlediğim bu trajediyi değerlendiren bir kimse olarak kişisel duygularımdan arınmış bir tahlil mümkün olmazdı. Sadece birkaç cümle ile geçiştirmek istediğim 11 Eylül-sonrası kişisel muhakemem bir yazıya dönüştü. Bu kısa kişisel hikâyenin yârin buraya koyacağım politik tahlili üreten halet-i ruhiyenin biraz olsun tanınmasına ve dolayısı ile daha nesnel değerlendirilmesine imkân vereceğini düşündüm.

11 Eylül dünya tarihinde addedildiği gibi benim özel hayatımda da bir çeşit dönüm noktası oldu. Çalıştığım ofis Pentagon’dan birkaç yüz metre uzaklıkta idi. (devamını oku…)

Read Full Post »

Beraat Kandili

iskenderpasa.com

Günün Ayet-i Kerimesi
Onlar ki yalana þâhitlik etmezler. Boþ ve kötü sözlere rastladýklarý zaman da, vakarlý bir þekilde (onlardan yüz çevirip) geçerler.
(Furkan, 72)

   
 

Günün Hadis-i Þerifi
Allah Teâlâ Þaban’ýn onbeþinci geresi (Berâet gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah’a ortak koþanlar dýþýnda bütün kullarýný baðýþlar.
(Tirmizî, Savm, 38)

 

Günün Sözü
Bu gece önümüzdeki berat gecesine kadar, kullarýn baþýna gelecek olan, kaderin mühim olaylarýnýn tespit edilip ifasý için ilgili meleklere tevdi edildiði gecedir.
Prof. Dr. M. Es’ad COÞAN (Rh.A)

iskenderpasa.com

Sevgili dostlar,

Dualarin kabul ve makbul oldugu bu mubarek gecede Beraat Kandili’nizi tebrik eder sizler ve butun ummet icin hayirlara vesile olmasini dilerim.

Selam, saygi ve muhabbetlerimle

Read Full Post »

Israel Shamir *

Kermil Dağı’nda, köyden az büyük Zichron Yaakov adında bir sevimli kasaba vardır. Şimdi şarapları ve Fransız restoranlarıyla tanınan bu yer 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz yanlısı bir Siyonist casus şebekesi olan NILI’nin ini idi. Şebeke üyeleri öndegelen Siyonist göçmenler ve Osmanlı vatandaşı olan bu kişiler Mısır’daki İngiliz ordusu ile ilişki kurup onlara Türk kuvvetlerinin konum ve harekat bilgilerini sızdırarak sonuçta imparatorluğun yenilgisini hazırladılar. İlişkili oldukları kişilerden biri Haim Weizman’dı. O, isteksiz İngilizlerden zorla Balfour Deklarasyonu’nu koparacak ve Yahudi Devleti’nin ilk cumhurbaşkanı olacaktı. Bugüne dek NILI İsrail’de saygıyla anıldı. Okul çocukları onun müzesine götürülerek onlara Yahudilerin ancak Yahudilere sadık olacağı öğretildi; eğer bu sadak için gerekiyorsa herhangi bir güce ihanet edilebilirdi.

Onların ülkeleri Osmanlıya ihanet için iyi bir nedeni vardı; çünkü eğer imparatorluk yaşasaydı, ne Yahudi Devleti denen canavar, ne tecrit duvarı ardına sürülen milyonlarca toprağın yerlisi, ne aynı derecede ezilmiş ve gecekondulara doldurulmuş göçmen işçiler ve karşılarında malikaneler içinde birkaç zengin Yahudi olmayacaktı. aynı şekilde çaresiz bir Irak’a ABD saldırısı ve sonuçta yüzbinlerce ölü ve acı hiç olmayacaktı, çünkü Irak o güçlü imparatorluğun parçası olacaktı.

İmparatorluğun yıkılışından sade Ortadoğu çekmedi. NATO uçakları asla Belgrad’ı da bombalayamazdı, eğer imparatorluk bizimle olaydı. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan’ın şimdi Euro tarafından ekonomisi mahvedilmiş ve zengin Kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye’den İstanbul’a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var. (devamını oku…)

Read Full Post »

Daha onceki yazimda sorunun sadece “gidelimmi gitmeyelimmi” degil “hangi gaye icin” olmasi gerektigine vurgu yapmis idim. Bu tur milletlerarasi guclerin gorev yaptigi bolgelerde ne yapip ne yapilamayacagi “rules of engagement” (angajman, catisma ya da gorev kurallari) ile belirlenir. Amerika ve Fransa’nin beraber hazirladigi BM Guvenlik Konseyi karari icinde bu gorev kurallarini barindirmiyor tabiiki. Muhtemelen bu kurallar karar cercevesinde uretilip genisletilmis UNIFIL (Lubnan’daki BM Gecici Gucu) komutanligi vasitasi ile katilimci ulke birlik komutanlarina tevdi edilecektir. Anlasmazlik olmasi durumunda Guvenlik Konseyi’nin bu minvalde ikinci bir karar cikarmasi da mukundur.

Mevcut kararin Israil’in cikarlarini korumak ve ABD’nin “Yeni Ortadogu”  planlarina uygun olarak  duzenlendigi artik gun isigi kadar aciktir. Zaten status quo ante, yani karain ciktigi zamanki durum acisindan degerlendirildiginde ABD ve Fransa’nin farkli bir karar metni hazirlayacagi beklenemezdi. Her ne kadar Hizbullah’in “zeferinden” soz ediyorsak ta, Israil’in “ikinci raund” dan bahsettigi, ve icerdeki Likud lideri Netanyahu gibi “sahinlerin” (Israil’de guvercin yasarmi acep?) bu katliamlari yeterli bulmadigi, 1982 deki gibi Lubnan’i toptan yerle bir etmeyi yegledigi dusunulurse, 1701 sayili karara neden Hizbullah’in kerhen de olsa evet dedigi anlasilabilir. Nasrallah’in su bizim amiral gemisi tarafindan “pismanim dedi” diye nakledilen “bana iki askerin kacirilmasi Israil’in bu tepkiyi gostermesine sebep olacagini bilseydiniz, bu emri verimiydiniz deseydiniz, hayir, askeri, politik, ekonomik, ahlaki sebeplerden bunu yapmazdim” cevabi Hizbullah’in bolge halkinin dertleri ile hemdert oldugunu, her halukarda manevi zafer ugruna daha fazla insanin katledilmesini, Lubnan’in yerle bir edilmesine razi olmayacagini gosteriyor. Nasrallah dusmanin  cok onceden ABD ile yaptigi plandaki gayelerine ulasamadigini, yani zafer kazanamadigini bilyordu fakat ayni zamanda kurulusundan beri savas halinde oldugu dusmaninin babarlik derecesini, ve bu barbarligin sozumona milletlerarsi topluluk tarafindan de engellenemeyecegini de biliyordu. Bu ahval ve serait icerisinde Nasrallah’in ateskese razi olmasi ideale degil mevcut sartlardaki optimum cozume razi olmasi olarak telakki edilebilir. Tabiiki herkes gibi Hizbullah’ta bunun oyunun sonu olmadigini biliyor. (devamını oku…)

Read Full Post »